Ziya Dolaş yüzlerce nüshasını bırakarak aramızdan ayrıldı

0
541

Her ölüm erkendir şüphesiz. Ama bazı ölümler daha erken…

Her ölüm erkendir şüphesiz. Ama bazı ölümler daha erken. En son geçtiğimiz yıl aniden aramızdan ayrılan Hüseyin KARTAL ile bu durumu kanıksadım. Ölüm haberini aldığımda uzun bir süre dona kaldım. O Malatya’da ecel terlerini dökmüştü ve ben İstanbul’dan cenazesine yetişememiştim. İçime akıttığım gözyaşlarını bir kenara bırakacak olursak ancak bir telefon ile taziye dileklerimi ailesine iletebildim. Basiretim bağlanmıştı ve cenazesine gidememiştim. Bundan dolayı her hatırlayışımda kendimi affedemedim. EZCÜMLE dergisi aramızdaki son bağ oldu ve onun anısını yaşatmak da boynumuzun borcu. Sağ olsun Ankara’dan Ömür Çelikdönmez ipi göğüsledi ve Ezcümle dergisi çıkmaya devam ediyor.

Bu sabah daha ağırını yaşadım. Gelen telefon yüzlerce öğrencinin, esnafın, gencin yetişmesine emek harcayan bir değerimizi daha kaybettiğimizi haber veriyordu: Adıyaman’dan Ziya Dolaş… -İnna lillah ve inna ileyhi raciun.- Bu haberle odanın kapısını kapattım ve Üsküdar’ın tepesinden adalara bakan pencereden denize doğru bir kanal açtım gözyaşlarıma. Bütün hayallerim bir bir aktı. Hayat filmini yeni baştan sardım.

Bu sefer acı daha büyük ama basiretime aldanmadım. Hemen kendimi kontrol ederek ilk uçakla Urfa üzerinden Adıyaman’a indim. Cenazesine yetişemedim fakat ailesine ve yakınlarına taziyelerimi ilk elden ilettim. Böylece bir parça vicdan azabından kurtulmuş oldum.

Bütün kelimeler anlam kaybına uğruyor ve her şey bayağılaşıyor böyle anlarda. Uğruna dişinizi tırnağınıza taktığınız hayatın beş para etmediğini bir kez daha idrak ediyorsunuz layıkıyla. Ama nisyanla malul ya insan, bir süre sonra unutuyor. Ve yeniden dalıyor o debdebeli hayata.

Ölüm erken değil, kasırga gibi geldi sefer. Gençliğimizin o mümtaz ismini genç yaşta O’na teslim ettik. Hayatımıza bir ışık gibi girmiş ve o tılsımlı bakışlarıyla bir anda dünyamızı değiştirmişti. Yüzlerce öğrencinin Ziya’sı olmuştu o. Beynimizin bütün kıvrımlarında izi vardı. Bir aşı yapmıştı gençliğe ve kenara çekilmişti. Adın kalleş olsun ey ölüm!” diyesim geldi. Diyemedim boğazımda düğümlenen kelimelerle. Ne yutkunabildim, ne de dışarı çıkarabildim o kahrolası kelimeleri.

Ortaokullu yıllarda bir Hoca-i Hızır gibi karşımıza çıkmış ve yüzlerce gençle bir dünya kurmuştuk kendimize. Tevhid vardı, şuur vardı. Sohbet vardı ve yılmadan dava uğruna mücadele etmek… 1980’li yılların o puslu havasında nefes alıp vermeye çalışıyorduk. Küçücük bir yüreğimiz ama kocaman bir dünyamız vardı. Okuduk, araştırdık, tartıştık, kavga ettik ama yılmadık. Kanımız aksa da zafer İslam’ın, dedik.

Sohbetten sohbete, ders halkasından ders halkasına koştuk. Gayretimizin dünyayı değiştireceğine inandık. Mekke ve Medine dönemi İslami anlayışından İslam Ekonomi Doktrinlerine varıncaya kadar yeniden önümüze serdik postu. Bu enerjiyle kapıyı zorlayıp üniversite koridorlarında kavga verdik. Çünkü bin Ziya vardı içimizi bakışlarıyla aydınlatan. Bir ilham doğmuştu duygularımıza ve geleceğe koşar adım gidiyorduk. Doktor olduk, mühendis olduk. Öğretmen, avukat, müdür, esnaf, işadamı… olarak hayata katıldık. Ama insan olduk mu?

Ziya Dolaş’lar hep içimizde oldu bir virüs gibi. Kurtulmak isteyenler bile kurtulamadı o aşıdan. Bir kıyamet aşısıydı damarlarımıza karışan. Bir Sezai Karakoç inceliğiyle dirilmiştik hayata ve her sabah “Dirilişin Amentüsü” ile uyanıyorduk güne. Bir Seyyid Kutup vardı hayat damarlarımızdan gürül gürül akan. Müslümanlar Kardeş olmuştu Hasan el Benna ile. Said Havva, Suriye’den nefes veriyordu bize. Ali Şeriati, Mutahhari, Zeynep Burcerdi… Fars topraklarından bir ışık gibi doğmuştu içimize. Afganistan bir cihat iklimiydi bizim için. İçimizde Ziya’lar Dolaş’ıyordu adeta.

Bu topraklarda değişim ve dönüşüm kendiliğinden olmadı. Nice insan diz kırdı, alın teri döktü ilayi kelimetullah uğruna. Önce birey denildi akabinde eğitim ve şuurlanma… Tevhid ve şirki tanıdı önce bu insanlar. Tağutlar yerle bir edilmeliydi. Bir kalpte hem Firavun, hem Allah olmazdı. Önce arınmalı, özüne dönmeliydi insanoğlu. Örnek sahabeydi.

Bir beklenti içerisine girmedi asla bu insanlar. Bir gelecek kaygısı da taşımadı. Adalet olsun, özgürlük olsun ve tevhid hâkim olsun istendi. Görevini yaptı ve kenara çekildi. Zaman bir kartopu gibi topladı insanları çevresine ve yürüdü geleceğe.

Bütün bunları ve daha nicelerini isimsiz kahramanlar yaptı ve halen de yapıyorlar. Ekranlarda görülenler sadece demo! Bugün kürsülerde nutuk atanlar varlığını o isimsiz kahramanlara borçlular. Herşey masa başında cereyan etmiyor. Bunlar cephede çarpışanlar.

İşte ben Ziya Dolaş’ı bu isimsiz kahramanlardan görüyorum. Onlar hep mutfakta ve perde arkasında oldular. Hayatları cephede geçti. Dünyalık diye bir kaygıları olmadı. Bu uğurda görevinden istifa edip onlarca yıl evladı yaşındakilerle diz dize yeni bir neslin tohumunu attı/lar. Gün geldi tohum meyve verdi. Başları göğe erdi.

Ziya Hoca genç yaşta aramızdan ayrıldı. En son ölümünden iki hafta önce telefonla aradı. Bir yazımı okumuş ve tebrik ediyordu beni. Mahcup bir edayla İstanbul’a davet ettim. O anladı: “Hayır, beni canı gönülden davet etmiyorsun, dil ucuyla davet ediyorsun Yusuf” dedi. Onca ter dökmem onu ikna edemedi.

O aramızdan ayrıldı ama geride yüzlerce şahidini ve nüshasını bıraktı. Biz ondan razıyız, sen de razı ol rabbim.

Tek tesellimiz Necip Fazıl’ın dizelerinde;

Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber,

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

Mekânın cennet olsun ey güzel insan!

Yusuf Tosun