Zindan İki Hece Ankara Üç

0
206

Hukuk buyuruyor ki; prosedür ne, evvelce hangi evrak oluşmuş, hangi kararlar verilmiş, kararı kim, hangi yüce kurum, hangi tanrılar vermiş. Ona bakıyor hukuk. Hep ona bakıyor. Mesele bu.

Hipokrat yeminli hekimin Latincesinden; cüppeli hukukçunun mevzuat tutkusundan; üç düğmesi ilikli bürokratın her üç düğmesinden; ipe un seren devletlunun ipinden ve unundan; erbabı siyasetin kalın kaburgasından, erbabı ticaretin battal bedeninden; emir komuta halatının uzunluğundan; devlete akıl ve ruh atfedenin akla zarar aklından; kurumlara ruh atfedenin deforme olmuş ruhundan; devlet aklının ve ruhunun zimmetine geçtiğini zanneden ecmainin zavallı halinden; devlete ruh üfleyenden; devlet üretme çiftliğinin harasında devletin hamağında sallananın rehavetinden; mevzuatı, kanunu, kanun adamını, çiti, çalıyı dolaşmaktan; ihtiyattan, tedbirden, maslahattan, ehemden, mühimden, lazımdan, elzemden, adaleti merhameti, bile-isteye erteleyen korumadan, savunmadan bıktık usandık.

 

Belki sınanmadığımız, unutmadığımız, ezberimizi belki değiştirmediğimiz için biz hâlâ aynı yerdeyiz. Halâ Hıra’da, Sebeb Ey’de, Hızırla Kırk Saatte’yiz. Şimdi dünya bildiğimizden belki çok daha cazibedar, yatırım değeri yüksek bir yerdir. Lakin bir hayatımız daha olsa biz yine aynı yol, aynı güzergâh üzere yürürüz.Yine nadana boyun eğmez, yine imkânsızı ister, yine alçağa müdana ve mudara etmeyiz. Bir hayatımız daha olsa akdimiz, misakımız, hatıramız, derdimiz, dünyamız, ukbamız adına gerekirse, istenirse yine Palandöken’den “kolları gürgen”, Beydağı’ndan “gözleri çiğdem, gözleri kekik” iner, “bundan gayrisini giymedik, giymeyeceğiz” diye “sakalımızı yele” “boynumuzu ipe” veririz. Yine hasır taburelerde, yine duvar diplerinde, yine bodrum katlarında, yine gecekondularda kendimizden, ülkemizden büyük düşler kurar, yine fakülte amfilerinde, yine talebe evlerinde çay içerek, ‘Fizilal’ okuyarak bereketlenmeye bakar; yine pilav yiyerek ‘Mesnevi’ okuduğumuz eski görkemli günlere özlemimizi yâd eder, yine yoksul çocuklara yer soframızı açar, yine uzun kış gecelerinde teoriye, reel-politiğe, dünyanın gidiş yönüne uymayan, dünyaya ters, dünyevileşmeyecek bir nizam, kalbi kırık olan herkesi sarıp sarmalayan ve kimsenin kalbini kırmayan bir devlet ve bize ait, bize özgü bir ince medeniyet tasavvur eder ve o istikamette akıntıya kürek çeker ve o istikamette düşlerimizi büyütür ve o istikamet üzere düşlerimizle büyürdük.

 

Adaletin aheste yol alışı

 

Heyhat, ömrümüz şifa aramakla,adaleti beklemekle geçti. Hep bir bahanesi, bir mazereti oldu da gelmedi. Ömrümüzün gidişine değil de adaletin aheste yol alışına, geç kalışına, gelmeyişinedir hüznümüz. Kendimiz için değil,vallahi değil; yeni nesiller için, yeryüzü için, insanlık için, sadece insanlık için de değil kurdun kuşun mutluluğu için adaleti, merhameti bekledik, istedik, özledik. Gün gördük, günler gördük gelmedi. Sakalımıza, saçımıza ak düştü gelmedi. Godot’yu, İsa’yı, Mehdi’yi bekler gibi bekledik, gelmedi. ‘Demir kapı’, binlerce kez açıldı kapandı, ‘kör testere’ binlerce kez bilincimizin üzerinden gitti geldi; görüşmecilerimiz binlerce ‘beyaz haber” getirdi, lakin adaletin kendisi gelmedi. Okullar açıldı kapandı, sandıklar açıldı kapandı, kaybettik kazandık gelmedi. Gardiyanlar manidar bakışlarla binlerce kez yüzümüze baktı gitti, gökyüzü sayısız kez açıldı kapandı; cemre, defalarca havaya, suya, toprağa düştü ama bize açılmadı kapı, bize açmadı gökyüzü.

 

Zindan iki hece Ankara üç. Eşiğimize kadar geldi de adalet bir türlü açılmadı kapı. Bahar geldi, içeride bile iliklerimize kadar hissettik gelişini, sonsuz hamdolsun, şükür olsun. Kapımızsa henüz açılmadı. Bahara rağmen açılmadı. Kolbastılara, horonlara, halaylara, müzayedelere, ihalelere, plazalara, devlete, mürüvvete, şenliğe hasretliğimizden değil; inanın değil, günlük güneşlik bir güne, günlük güneşlik bir geceye, bir vahdet baharına hasretliğimizden açılsın açılacaksa kapımız, yoksa böyle iyiyiz. Böyle, burada bu hapishanede artık düş görmeyen arkadaşlarımız adına da düş görebiliyoruz. Biz “güneşimizi ceketlerimizin astarında” taşımak üzere aşılandık. Ye’s yok bize, umutsuzluk yok bize. Her şey Allah’tandır. Beden, ruh Allah’ındır… Biz burada da iyiyiz, burada da, bu mahpus damında da düş görebiliyor, dilediğimiz kadar düşlerimizi büyütebiliyoruz. Biz böyle iyiyiz. Yanlış anlaşılmasın, biz özgürlüğün, hürriyetin, güneşin esiri, kölesi, zebunu değiliz. Biz burada da elimizin, dilimizin, gönlümüzün yettiği kadarıyla Hak bildiğimizi üstün tutma gayretindeyiz. “Kaderin üstünde bir kader var” ve biliyoruz ki Allah dilediğini dilediği yerde istihdam eder. O ne güzel vekildir. Bir cenabetin elinden bir cenabetin eline geçen bu dünyada nelerden esirgenmek, nelerden sakınmak, korunmak üzere burada olduğumuzu bilmiyoruz.Alnımızın akıyla bildiğimiz ve söylediğimiz, gayrı meşru ve hukuksuz hiçbir fiil ve eylemimiz yoktur. Kapının üstümüze, özgürlüğümüzün üzerine, kapının E tipinin, F tipinin üzerine kapanması değil de adaletin, merhametin üstüne kapanması bize giran geliyor. Her derde deva bildiğimiz aşkımız, sevdamız, rüyamız adına bize giran…

 

Mevsimler değişiyor: “El fakr-u fahri”.Yoklukta Varlık Vardır. Allah büyüktür ve “Fesabrun cemil.” Sabır Güzeldir. Mevsimler değişiyor, baharlar geldi, bahar geldi, biliyoruz… Bize de gelecek biliyoruz. Allah dileyecek ki gelsin bahar, biliyoruz. O dileyecek ki, bahar bahar olsun. O dilerse kış, o dilerse zemheri bahar olur. Sadece O dilerse bahar bahar olur. Biz hep baharı, hep dirilişi diledik; altmışlı, yetmişli, seksenli, doksanlı yıllardan beri, o zor yıllardan beri, şiddetin canlar civanlar aldığı, saf tutmanın, sürüye sayılmamanın zor olduğu, nifakın kol gezdiği yıllardan beri biz hep Ümmet büyüklüğünde büyük düşünme gayretinde olduk, biz hep bütünü düşündük, biz hep baharı, dirilişi, uyanışı özledik. Hayatımızı askıya alarak, diz kırarak çocuklarımızın yaşındaki çocuklarla, dedelerimizin yaşındaki ihtiyarlarla bütün söyleşilerimiz bahara, dirilişe dair oldu. Bahara dair, buhurumeryeme, Verd-i Handana, Verd-i Muhammediye’ye dair, kardeşliğe, kardeşlik hukukuna dair. Biz daima bir Gülistan özleminde olduk. Hatta gülistan özleminden yakamıza bir gül takmadık, elimize bir gül almadık, sevdamıza bir gül uzatmadık. Utandık. Biz kalbimizden bile hicap duyduk. Biz, utanmayanlar adına da utandık. Öyle işte, O dilerse bize de bahar olacak. O, ne güzel vekildir ve ne güzel diler…

 

Hakikat minderinde oturmak

 

Beydağı’nda karlar eridi, Hasırcı’da, Hatunsuyu’nda, Dilek’te, Eski Malatya’da, Çırmıhtı’da kayısılar baştanbaşa çiçek açtı, bazı yerde çağlalar bile oldu. Bazı dostlarımızın balkonlarında sümbüller, bazısının bahçesinde şakayıklar bile açtı. Şakayıklar… Avukat “bekleyin” dedi, hakim “beklemeyin”, yüksek hakim “çok dosya var zaman alır” dedi, başkan “ben konuştum”, vekil ”o iş tamam” dedi. Olanı biteni anlamadık. Ankara halen nasıl uzak anlamadık. Bu niye böyle bilemedik. Orada arkadaşlarımız var, taburelerimizde oturmuş, battaniyelerimizde ısınmış, yer soframızda diz kırmış, birlikte Erzurum çarşı pazar leylim amman kol kola dolaştığımız, birlikte Palandöken’e, birlikte Beydağı’na, birlikte Erciyes’e baktığımız, bize yar yaran olmuş, elimizden avucumuzdan kuş gibi su içmiş de uçmuş çocuklar, çocuklarımız var. 0kudular, büyüdüler,aşlarını ekmeklerini kazandılar, cemiyette söz aldılar, itibar edindiler çok şükür. Bizim arkadaşların kişisel derdi, şahsi meselesi olmaz. Onlar oradayken biz burada emniyette ve güvende oluruz. Bizim orada burada, ötede beride arkadaşlarımız var.

 

Biz birazken, koridorlarda, amfilerde, yurtlarda biz çok azken, birazken, biz meydanlarda, sokaklarda dayak yerken; Palandöken üstümüze çullanırken, çifte minare bizi saklayamazken, biz bir avuçken; bin dokuz yüz yetmişlerde, seksenlerde, doksanlardayken biz; birliğimizin, derneğimizin, vakfımızın odasındaki duvar saatimiz dondu kaldı. Kol saatimizi yeni zamanlara kurmak yerine sabitkadem olmayı, istikamet üzere olmayı esas aldık, bunu diledik, buna dua ettik. Biz, reel politiği, dünyanın gidiş yönünü, borsayı, başarıyı, reytingi bilmedik, istemedik. Biz suları tersine akıtmak istedik. Büyük anlatılar, büyük rüyalar, büyük idealler devri bitti, tarih bitti derken başkaları;başkaları dünya gerçeklerine, reel politiğe entegre olurken ve kayıp yıllarını telafi ederken biz düşlerimizi, rüyalarımızı, hayallerimizi büyüttük. Elbet iyi ettik. Allah mühlet verirse yine öyle edeceğiz. İyi ama Ankara bize halâ neden uzak?Bu nasıl oluyor sayın gardiyan kardeşim. Bu nasıl oluyor insan kardeşim. Beni ezen soru neden burada, bu hapishanede olduğum, bu kapının neden açılmadığı değil, beni ezen benim arkadaşım nasıl gardiyan sorusu.Ben arkadaşlarıma, yol arkadaşlığına, dostluğa bunca düşkünken,ben başka hiçbir şeye düşkün ve tutkun değilken, içlerinden birinin, herhangi birinin tırnağına taş değsin istemezken ben, ben gece gündüz onlar için duadayken, benim arkadaşım bana nasıl gardiyan?… Ben dedim bağışlayın, benliğim beni kuşattığından ben demedim, lafın gelişi ben dedim. Değilse, bendeniz ben demekten haya ettiğim için savunma hakkının bir hak olduğuna inandığım halde eni konu bir savunmam bile olmadı. Ateş her defasında düştüğü yeri yakıyor efendim. Ateş oldum olası hep düştüğü yeri yakıyor. Biraz da ateşten mi besleniyoruz yoksa efendim. Ateş düştüğü yeri yakarın manası ateş ocağımıza düştüğünde yalnızız mı demek efendim. Dostlarımız, bağlanmamız, kıblemiz, istikametimiz birken, varken biz burada ya da orada olsak da, gardiyanla ya da sizinle olsak da yalnız olabilir miyiz? Olamayız efendim. Biz yalnız olamayız.

 

Ne tuhaf efendim. Ateşin yaktığı yeri, mahkemenin kestiği parmağı, yanık kesik işaret parmağımızı uzatarak uzmanlarına gösteriyoruz da parmağımıza değil de tüzüğe, mevzuata, hiyerarşiye bakıyorlar. Taburelerimizde, hakikat minderimizde oturmuş, Vahap’ın, Zülkif’in çayını içmiş uzmanlar bile bize mevzuattan, halatlardan söz ediyorlar. İşlerimiz sarpa sardığında yani devletin ayağına bastığımızda avukata gidiyoruz, devlet ayağımıza bastığında nereye, kime gidebiliriz efendim. Bendeniz bir öğretmenim efendim. Ömür boyu talebelerim zihnimi işgal eder. İnsan endişe ediyor, kaygılanıyor, dertleniyor; taburelerimiz boşuna mı,bizim çocuklar devlet dersinde sınıfta mı kaldı?

 

Kimi bulursak utana sıkıla yen içindeki yaramızı gösteriyoruz. Yüzümüze bön bön bakıyorlar. Bön, boş… Nasıl yani diyorlar, yani nasıl? Sil baştan anlatıyoruz: topluma ve devlete balans ayarı yapan darbeciler eliyle zehirlenen 28 Şubat sürecinde şehrimiz Malatya; bile isteye bir laboratuar olarak kullanıldı; üniversite yönetimi ve kamu yöneticileri eliyle baştanbaşa terörize edildi, yüzlerce masum insan sorgusuz sualsiz derdest edildi, açık bir darbeyle çökertildi, bizimle birlikte yüzlerce insan en ağır işkencelere maruz bırakıldı, şehrin gönüllü teşekkülleri, vakıfları suç örgütü kılındı… diye anlattıkça biz elbet ıskalıyoruz binlerce kez anlattığımız detayları.

 

Hukukçularsa detay istiyor, detay. Kılı kırk yardıklarından değil, hakikate ulaşmak için değil, adalet terazisinin dengesini bozmamak için değil; terazi daha evvel nasıl tutulduysa öyle tutmak için, iç tutarlılık için, mevzuata, prosedüre, alınmış kararlara, yani yerleşik düzene, rejime uygunluk için. Hukukun üstünlüğünü hukukçu kendi üstünlük hanesine kaydediyor. Haklılık ya da masumiyet hukuk terazisine konmuyor ve bir şey ifade etmiyor, hukuk ve hukukçu, hakim ve savcı o kısmıyla ilgilenmiyor zaten. Hukuk buyuruyor ki; prosedür ne, evvelce hangi evrak oluşmuş, hangi kararlar verilmiş, kararı kim, hangi yüce kurum, hangi tanrılar vermiş. Ona bakıyor hukuk. Hep ona bakıyor. Mesele bu. Hukukun adalet, hak ve hakkaniyet kriteri evvelce verilmiş evvelce alınmış kararlar. Kararlara tapınıyor hukuk. Kendi kendine tapınıyor. Ne hazin, içtihat kapısı bir ona açık, o da puta tapıyor. Hak ve hakkaniyete göre değil verilmiş karara göre karar veriyor. Mevzuata hukuk, kanuna adalet, verilmiş karara nihai karar diyorlar: NİHAİ KARAR.

 

[Yedi buçuk senedir Malatya Hapishanesinde adalet bekleyen Zekeriya Şengöz’e (Zeki Baba’ya) sevgiyle ve özlemle]

 

mustafasahin2012@gmail.com

 

Açık Görüş-Star

 

Mustafa Şahin – Yazar