Zincidere’den Atina’ya, Basra’ya yol – (Akif Emre)

0
179

Her şeyi ulus devlet anlayışıyla sınırlanmış bir muhayyile içinde büyüdüğümüz için daha dün gibi yakın bir geçmişin vatan bilinen coğrafyasını düşünmek hayal ötesi kalıyor.

Çoğu zaman doğrudan bizi ilgilendirmediğini varsaydığımız gelişmeler aslında hayatımızın bir parçası. Çok uzakta duran bir resim bir anda hayatımızın, iç dünyamızın parçası haline gelebilir. Kayıtsızca tesadüf diye geçiştirilen her olay bizi aşan bir iradenin tayin ettiği yolun taşları…

Elimde her sayfasını heyecanla okuduğum Zincidereli bir Rum'un 'Belki Bir Gün Dönerim' başlıklı anıları. O bir mübadil. Sadece koptuğu topraklardaki hayatına dair anıları değil, bir göçmen olarak yeni memleketinde yaşadıkları, çocukluğunda oluşan kişiliğinin hayatındaki izleri… Çözülme dönemi Osmanlı ülkesinin merkezinde bir Hristiyanın hayatı, Müslümanlarla ortak ve ayrılıkları, siyaset, toplumsal yapı… hepsi bir film şeridi gibi akıyor. Felsefe tahsili görmüş Zincidereli Kostas E. Tsolakidis'in 1917'de Osmanlı ordusunda 'amele taburu'na gidişi ve dönmeyişini, 'Birinci Dünya Savaşı'nda şehit oldu' şeklinde anlatımı.. Yahut bir Müslümanla evlenen Rum kızı için 'Türk oldu' ifadesi… Mübadele sırasında tel kopar, ahenk biter… Her şeyin ayrıştığını düşündüğünüz yerde karşınıza iç içe geçmiş bir kültür çıkar.

Bu anılara dalıp gitmişken Zincidere'deki askeri birlikten çarşı iznine çıkan askerlere yapılan hunhar saldırıyla sarsıldım. Tarihin hüznü içinde gezerken birden hayatın insanı çaresiz bırakan acı gerçeği ile sarsılıyorsunuz.

Üstelik daha yakın zamanlarda dostum Yusuf Yerli, Zincidere'deki birliğin tarihine dair ilginç bir ayrıntı paylaşmıştı. Dışardan bakılınca savaş görmemiş bir şehirdeki askeri birliklerinden biriydi. Oysa bir imparatorluğun varlık yokluk mücadelesi verdiği dönemde, hele söz konusu Anadolu ise, savaşın ateşinin değmediği bir köşenin olması imkansızdı.

Bu yıl 100. yılı vesilesi ile yeniden keşfedilen Kut'ül Amare zaferinin Zincidere ile nasıl bir bağlantısı olabilirdi? Anadolu bozkırının ortasında, dünyanın en yakışıklı dağı karlı Erciyes'in eteklerindeki bir birliği, Basra çöllerinde hayal etmek imkansız bugünkü coğrafya anlayışımızla… Her şeyi ulus devlet anlayışıyla sınırlanmış bir muhayyile içinde büyüdüğümüz için daha dün gibi yakın bir geçmişin vatan bilinen coğrafyasını düşünmek hayal ötesi kalıyor.

Bugün mevcut olan Zincidere Komando Tugayı'nın temelini, Osmanlı ordusundaki 44. Alay oluşturuyor. Çanakkale Savaşı'nda aktif görev alan 44. Alay büyük başarılar gösterir. Çanakkale savaşı sona erdiğinde başarılı muharip birlik olarak bu alay da diğer cephelere takviye olarak gönderilir.

Doğu Cephesinde Ruslarla, Irak'ta ise İngilizlerle savaş tüm hızıyla devam etmektedir. İngilizler Şattülarap'tan kuzeye doğru ilerlemektedir. Takviye alamayan Osmanlı ordusu bin bir zorlukla geriye doğru çekilmektedir. Basra'nın dışına kadar çekilmiş orada yeni bir cephe hattı oluşturarak, savunma yapmaya çalışmaktadır.

İşte bu sırada Çanakkale'de savaşan 44. Alay cepheye intikal edecektir. Savaşta subay olarak görev alan Tavlusunlu Mustafa Erciyes'in anıları sadece savaşı değil genel durumu da resmediyor:

“Gece toplandığımız Selmanpak'ta ertesi günü, anayurttan daha evvelce oraya gelmiş olan Türk çocuklarından terekküp eden kıtalarla karşılaşıyoruz. Teçhizat, intizam ve sıhhatli görünüşleriyle bizi hayran bırakan bu Anadolu yavrularından rastgeldiğimizin boynuna sarılıyoruz.

İkinci günü, Irak Çölü semasında parlak renklerle tanyeri ağarırken İngiliz taarruzu başlıyor. Karşılıklı toplar, ateş ve cehennem kusuyor. Bir müddet sonrada piyade ateşi her tarafı kaplamıştır. Bu kan ve ölüm dolu boğuşma iki gün iki gece fasılasız devam ediyor. Son gecesi solumuzdan cephe gerisine doğru sarkmaya çalışan düşmanla bir kıtamız arasında müthiş bir mücadele var. Top, mitralyöz ve piyade ateşleri içinde süngülerin pırıltısını görüyor ve işitiyoruz. İki günden beri bu kan ve ateş cehenneminden sanki korkarak bize aylar kadar uzun gelen bütün geceyi, Batı'nın karanlıklarına gömülü geçirmiş olan güneş, kızıl renkli şuaları ve kan deryası üzerine doğarken düşman cephesinde ateş kesiliyor. Fakat verdiğimiz büyük zayiatın birkaç bine yaklaşan şehit ve yaralıların azameti karşısında öğleye doğru geriye çekilme emri tebliğ ediliyor ve çekilme başlıyor.

Az sonra bir şayia (düşman ricat etmiş geriye dönüyoruz) gerçekten şayia tahakkuk ediyor ve biz iki gün iki gece devam eden kanlı boğuşmanın harap ettiği insanlar aç, yorgun ve bitkin cenuba doğru yürümeye ve kaçan düşmanı takibe koyuluyoruz. Bu takip Kut'ül Amare'de tahassüs eden General Townshend'ın 35000 kişilik ordusunu muhasaraya kadar devam ediyor.

Selmanpak muharebesinden sonra anlıyoruz, o kanlı harpte İngilizler on bini mütecaviz ölü yaralı vermişler. Son gece, çöl sol cenahımızı çevirmek isteyen düşmana karşı o öldürücü müdafaa ve taarruzu yapan da 44. Kayseri Alayı imiş. Bu alay Birinci Dünya Harbinin devamınca girdiği bütün harplerde düşmanı mağlup ederek mutlaka zafer kazanmasının ifadesi olarak 'Kasap Alayı' diye de şöhret almıştır” (Fuat Erciyes, 44. Alay, İstiklal gazetesi 28-29 Nisan 1954).

Hâlâ her biri mimari değeri olan taş konakların terk edilmiş halini gezerken bir zamanlar burada yaşayanları, bir zamanlar Irak çöllerinde can verenleri hatırladıkça bu topraklara aidiyetimizi bütün ruhumuzla yaşıyoruz.

Yeni Şafak

———————————-

Akif Emre

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI