Yeni Ortadoğu`nun mumyaları ve modelleri – (Pepe Escobar)

0
115

Gelecek belirsiz fakat belki bundan bir on veya yirmi yıl sonra, Mısırlılar ve diğer Arap halklarının ne Türk, ne Brezilya veya Endonezya modeline değil bir dizi yeni yollara yöneldiklerini söyleyebil

Geçtiğimiz günlerde Mısır, Luxor’da bir yeraltı tapınağında üç yeni mumya bulundu. Tercüme edilmiş hiyeroglifler onları Medeniyetler Çatışması, Tarihin Sonu, İslamfobi ile özdeşleştirdiler. Bunlar 21. yüzyılın ikinci on yılında, ölmeden ve mumyalanmadan önce ki Batı’nın etki alanını çizdiler.

Ancak bu bir karara bağlanmıştır. Onlarsız, Ortadoğu şimdiden yeni bir yolda olduğu anlaşılması gereken, yeni bir dünyadır. Bir şey var ki; Mısır, Ortadoğu’nun Yeni Büyük Oyununun içine fırlatılmış; öncelikle “istikrar”ın can çekişmekte olan arazisi ve Washington`da iktidarda olan kim varsa onun koynundaki dostuydu. Soru şu: Mısır’daki Ocak ve Şubat aylarında gerçekleşen toplumsal değişimi barışçı gösterilerle sağlamayı amaçlayan şiddetsiz agresifliğin şaşırtıcı gösterisinde sokaklara dökülen milyonlarca Mısırlının kaderi ne olacak?

Özellikle gölge oyunu oynamak bir kaide iken ve kuralla gerçeği ayırt etmek bu kadar zorken bunu söylemek mümkün değildir. “Siyasetin” on yıllardır ordu anlamına sahip olduğu bir ülkede, Yüksek Asgari Şura’dan Field Marshall Mohamed Hussein Tantawi’nin; Firavun Hüsnü Mübarek`in atayıp da değişmeden kalan, “demokrasiye geçiş” sürecinin sözde koordinatörü olan bir kilit aktör olduğu belli. En azından, toplumsal baskı Tantawi’nin askeri cuntasını, Tahrir-Square’in sevilen ismi (devrime destek veren) eski Ulaştırma Bakanı Essam Sharaf’i geçiş sürecinin yeni başbakanı olarak ataması yönünde zorluyor.

Mübarek döneminin Mısır isyanının çıkmasına sebep olan provokasyonların bir parçası olan, nefret edilen olağanüstü hal kanunları bu ülkenin zihninde hala olduğu yerde duruyor, siyasi partilerin, sendikaların ve medyanın hepsi sessiz bir karşı devrimden korkuyor. Aynı zamanda, fırsatçılar tarafından gasp edilmeyecek ve tekrar dağlanmayacak bir Tahrir Meydanı devrimi için adeta devamlı diretiyorlar.

Liberalizm, laiklik ve İslamcılık arasındaki ideolojik bölünme, ülkenin psikolojik Korku Duvarı yıkılınca parçalandı; avukatlar, doktorlar, tekstil işçileri gibi bir dizi sivil toplum örgütü tek bir şey üzerinde mutabıklar: Teokrasiye veya askeri diktatörlüğe asla razı değiller. Hepsi tam demokrasi istiyor.

Batılı diplomatik çevrelerin ürpermesinin neyi ima ettiğinin önemi yok.

Seçilmiş bir sivil hükümete karşı uzaktan da olsa sorumlu olan bir Mısır ordusu; mesela, İsrail’in Gazze, Filistin kuşatmasında veya Amerika Merkezi Terör İstihbarat Teşkilatına terör şüphelilerinin ülkenin hapishanelerini kullanmaları yönünde veya İsrail-Filistin’in korkunç “barış süreci” saçmalığında körü körüne işbirliği içine girmeyecektir.

Bu esnada, baş edilmesi gereken daha fazla yayan konular var: Mesela ordu Eylül ayında yapılacak seçimlere doğru yönettiği geçiş sürecinin ekonomik rakamlarıyla nasıl toplama yapacak? 2009 yılında Mısır’ın ihracat poliçeleri(senet/bono) sadece 29 milyar $ iken, ithalat senetleri 56 milyar $’dı. Turizm, dış yardımlar ve borçlanma boşluğu doldurdu. Ayaklanma turizmi kargaşaya(paniğe) dönüştürdü ve kim bilir gelecek aylarda kim ne çeşit bir yardım veya borç ödemesi yapacak?

Bu arada, (Tahıl fiyatları yükselmeye devam etmezse) ülke halkın yarısını beslemek için, 2011 yılında 3.3 milyar $’a, en az 10 milyon ton buğday ithal etmek zorunda olacak. Bu, Mübarek`in neredeyse yarısının günü 2 $ ile geçirdiği, gece ise bu durumun hiçbir surette değişmediği; 40 milyon Mısırlıyı içine alan, bayağı mirasının küçük bir parçası oysa.

Yuvarlayıp hedefe isabet ettirerek, (Orta Doğu ve Kuzey Afrika için yeni popüler kısaltma) MENA’nın tamamında büyük ölçüde barışçıl bir değişim içinde yaşamak; korku dolu Washington ve yaşlanan bir Avrupa kalesinde ise şaşkınlığın çamuru içinde debelenmektir.

Hatta bu isyankâr Kuzey Afrika rüzgârlarından esen toz yerleştikten sonra, yıllarca Ortadoğu’yu ifade etmek için kullanılan tüm kültürel önyargıları idrak etmek ve hatta yok etmeyi başarmak zordur.

2011 yılındaki büyük Arap ayaklanmalarına ait olan benim favori satırlarım hala Tunuslu bilim adamı Sarhan Dhouib’ye ait olanlardır: “Bu isyanlar [George W] Bush`un Arap dünyasını şiddet kullanarak demokratikleştirme niyetine verilen bir cevaptır.” Eğer “Şok ve dehşet” hala eski dünyanın insan eliyle yapılan eseriyse, şimdi sırada ne var?

Kiralık veya satılık modeller

3 Şubat günü, Türk Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı, yedi Arap ülkelerinde ve İran`da yapılan bir anket yayınladı. Katılımcıların en az % 66sı Ortadoğu için İran’ı değil, Türkiye’yi ideal model olarak göz önünde bulundurdular. Le Monde’den Financial Times’a verilen demeç şimdi açıkça uyuşmakta. Sonuçta, Türkiye gibi hâkim çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede cami ve devletin birbirinden ayrılması fonksiyonel bir demokrasidir.

Oxford`da yıldız olan bir İslam âlimi, Müslüman Kardeşler`in kurucusu Hasan el-Benna’nın torunu, Tariq Ramadan da, yakın zamanda “Türk tarzını” bir “esin kaynağı” olarak nitelendirdi. Şubat ayının sonunda, Türkiye Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu; yeni Türkiye’nin emellerini zar zor gizleyen kanıtsamış bir tevazu ile ülkesinin bölge için bir model olmak istemediğini ısrarla belirterek “fakat biz bir ilham kaynağı olabiliriz” şeklinde bir yanıt vererek bu durumu kabul etti.

Gelişen dünyada çok saygın bir yeri olan, Mısırlı Marksist iktisatçı Samir Amin, diğerlerinin Türkleri ve pek çok Mısırlıyı da içine alan ümitleri ne olursa olsun, Washington’un Mısır’ın kaderi hakkında her yönüyle faklı fikirleri olduğundan şüpheleniyor. Türk modelini değil, askeri bir diktatörlük ile “İslami güç” karışımı bir ülke olduğunu söylediği Pakistan gibi bir ülke olmalarını istediklerine inanıyor. “Mısırlılar şu an çok siyasileştirildikleri” için Amin bu fikrin uçmayacağı(tutmayacağı) kanısında.

Türkiye 1950`li yıllarda başlayan gerçek demokratikleşme sürecinin uzun bir süreç olduğunu kanıtladı. Bununla birlikte, periyodik askeri darbeler ve Türk ordusunun devam eden siyasal iktidarına rağmen, seçimler serbest bırakıldı. Mısır’daki bugünün Müslüman Kardeşler`ine benzer bir ideoloji ile çok daha muhafazakâr bir İslami grup olan Refah Partis’nin eski üyeleri tarafından, Ağustos 2001’de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi veya AKP, şimdi Türkiye’nin dümeninde.

AKP olgunlaşırken ise, çeşitli merkezi sağ politikacılar ile ülkenin Avrupa Birliği ve iş dünyası yanlısı İslamcı kanadı birleşti ve 2002’de AKP sonunda Ankara’da hükümeti devraldı. Böylece 1920’den beri iktidarı elinde tutan geleneksel İstanbul merkezli laik Türk elitinin ve askerinin boğucu hâkimiyetini yavaş yavaş zayıflatmaya başladı.

Oysaki AKP, ilk olarak 1924’te Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından düzenlenen laik sistemi bozmayı hayal etmedi. Atatürk’ün oluşturduğu Türk Medeni Kanunu, vatandaşlık hakları ile laik hukuka dayalı İsviçre’den esinlenilmiştir. Din ile yönetilen Humeynist İran’da olduğu gibi, büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede tabi ki, halkın böyle bir sistemi kabul etmesi kolay değildi.

Dini kökleri olan dinamik, iş dünyasına odaklı muhafazakârları ile AKP, 1950’nin sonlarındaki Avrupa`daki Hıristiyan Demokratlara eşdeğer olarak görülebilir. Mısır`da, Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadının AKP`ye pek çok benzerliği var ve ilham almak için AKP’ye bakıyorlar. Müslüman Kardeşler Yeni Mısır’da, nihayet yasal bir siyasi parti olacak ve birçok uzman, yeniçağın ilk seçimlerinde bu partinin % 25 ila % 30 arası oy toplayab
ileceğine inanıyor.

Bütün yollar Tahrir’e çıkar

Genellikle Batı odaklı teknik ve yönetsel toplumsal sınıftan olan Türk eleştirmenler devamlı, başarılı bir pazarlama taktiğinden daha ufak veya Rusya’nın Orta Doğu versiyonundan daha kötü olan Türk-İslam modelindeki demokrasiyi itham ederler. Sonuçta, ordu sahne arkasından hala devletin laik çerçevesini garantörü olarak kullanmaktadır. Ve (Eylül 2010 yılında Türk seçmeninin, Hıristiyanlara ve Kürtlere daha fazla hak veren anayasa değişikliğini onaylamasına rağmen) ülkenin Kürt azınlığı sisteme tam olarak uyum sağlamış değil.

2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Orhan Pamuk; şanlı Osmanlı geçmişi notlarında Türkiye’nin dünya çapında hiç bir güç tarafından kolinize edilmediğine ve böylece Orta Doğu ve Kuzey Afrika`nın geri kalan büyük bölümünde Frantz Fanon ya da Edward Said tarafından tasvir edildiği gibi “Avrupa’ya saygı duyulmasının veya Batı`nın taklit edilmesinin asla aşağılayıcı çağrışımların” olmadığına yer vermiştir.

Türkiye’nin 2002 yılındaki askeri-özgürlükçü demokrasiye giden yol ile Mısır`ın genç göstericileri ve doğmakta olan siyasi partiler için ilerleyen intizamsız patika yol arasında keskin farklılıklar var. Türkiye’deki kilit aktörler; iş dünyasından İslamcılar, muhafazakârlar, neo-liberaller ve sağcı milliyetçilerdi. Mısır’da ise; emekçi İslamcılar, solcular, liberaller ve sol-kanat milliyetçileri Tahrir Meydanı`nda devrim aslında iki gençlik grubu tarafından ortaya çıkmıştı: (Grev işçileri ile dayanışmaya yönelik) 6 Nisan Gençlik Hareketi ve (polis vahşetine karşı seferber olmuş) Hepimiz Halid Saidiz. Sonrasında, onlara Müslüman Kardeşler aktivistlerinin, senelerdir Uluslararası Para Fonu’nun “Yapısal uyum” zehrinden zarara uğramış olan ciddi şekilde örgütlenmiş emekçilerin, işçi gruplarının(ve işsizlerin) katılımı olacaktı. (Nisan 2010’un sonlarında, Uluslararası Para Fonu heyeti Kahire’yi ziyaret etti ve Mübarek`in “yükselişini” övdü.)

Tahrir Meydanı`ndaki devrim derinlemesine anlaşılır şekilde gerekli bağlantıları yaptı. Çok düşük olan ücretleri, toplu işsizliği ve Mübarek’in ahbaplarının (Ve aynı zamanda ordu teşkilatının) kendilerini zenginleştirmelerine fırsat sağlayan, artan sefaleti sıralayarak olayın kalbine gitmeyi başardı.

Er ya da geç, plan bir şekilde açığa çıkarılacak, askerin ekonomiyi bu kadar kontrol ediyor olması kaçınılmaz bir konu olacak, böylece mesela askeriyeye ait şirketler zeytinyağı, çimento, inşaat, otel ve petrol sanayisini suda öldürmeye devam ederler veya bu arada asker, rejimin istikrarını güvence altına almak için “hediye” olarak Nil Deltası ve Kızıl Deniz üzerindeki önemli arazi parçalarına sahip olmaya gelmiş olur.

Mısır’da “güvenli” bir Türk modeli için Batı’daki kilit sektörlerin baskı yapıyor olması şaşırtıcı değil. Ama ülkenin yoksullaştırılması göz önüne alındığında, bir Türk tarzı, neo-liberal, İslami-demokratik sistemin olasılığının bile, genç protestocuları ve onların işçi sınıfından destekçilerini yatıştıracağı, ihtimal dâhilinde değildir. Bu, bir emek dostu, bağımsız, gerçekten egemen bir demokrasi için savaşan, solcu / liberal / İslamcı koalisyonudur.

Mevcut statüko için yeni bir bağımsız bakış açısıyla bu büyük değişimin nasıl olabildiğini görmek için, Seyfülislam Kaddafi’nin yaptığı gibi Londra Ekonomi Üniversitesi’nden doktora derecesi almaz.

Ayna, ayna söyle bana

Yanlış anlaşılmasın: Tahrir Meydanı`ndaki eylemciler Türkiye’deki sistemi oluşturmak istesinler veya istemesinler, Arap dünyasında giderek daha da genişlediği gibi Türkiye`nin kendisi orada son derece popüler. Liderleri, 2003’te Irak’ı işgal etmek için Türk topraklarını kullanmayı arzulayan George W Bush`un isteğini geri çevirerek bağımsızlıklarını onayladığından beri, bu Ankara`nın siyasilerine belirgin bir şekilde artış gösteren, bölgedeki liderlik rolünü pekiştirmek için mükemmel bir senaryo sunuyor.

Bu popülerlik, Gazze özgürlük filotosunda İsrail komandoları tarafından vurulan dokuz kurbandan sekizinin Türk olduğu anlaşılınca iyice arttı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İsrail’i yaptığı “kanlı katliam” için kınadığını bağırarak dile getirince anında “Gazze Kralı” oluverdi.

Mübarek Tahrir Meydanı`nda gösterilere nihayet, 2011 yılında cumhurbaşkanlığına yeniden aday olmayacağını da bildirerek yanıt verdiği zaman, Başkan Barack Obama fazla bir şey söylemedi ve eski İngiltere başbakanı Tony Blair, Mısır’ı “Seçimlere için acele” etmemeleri yönünde uyardı. Erdoğan’a gelince, o bütün dünyanın gözü önünde al-Jazeera’dan canlı yayında, Mübarek’e fiilen istifa etmesini önerdi.

Washington, her ne kadar gönülsüz ve kaotik olsa da, Mübarek’in sadık savunucuları İsrail ve Suudi Arabistan şirketlerinde, tarihin yanlış tarafını kucaklayarak boşa zaman harcarken; Erdoğan – bölgesel politikayı açıkgöz bir değerlendirme ile- kendi kaderlerini çizmeye gayret eden Mısırlıların arkasında durmayı tercih etti. Ve bu işe yaradı.

Amerika’nın şimdi “kaybettiği ” nokta ne Türkiye ne de bazı eleştirmenlerin itham ettiği gibi, (ne anlama geliyor olursa olsun) Erdoğan neo-Osmanlı halifesi olma hayali kuruyor olması değil. Burada anlaşılması gereken yeni bir Türk bir kavramdır: Stratejik Derinlik:

Bunun için; o zaman Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü, şimdi ise Türkiye Dış İşleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu tarafından 2001 yılında İstanbul’da yayınlanan Stratejik Derinlik: Türkiye`nin Uluslararası Konumu adlı kitabı açmamız gerekir.

Bu kitapta Davutoğlu, şimdi daha yakın gibi görünen üç eşmerkezli dairenin merkezinde Türkiye’nin gelecekteki yerine bakmıştır:

1) Balkanlar, Karadeniz havzası, Kafkaslar

2) Orta Doğu ve Doğu Akdeniz;

3) İran Körfezi, Afrika ve Orta Asya

Davutoğlu 2001’de bile, bu etkinin gelecek yüzölçümüne ulaştığında Türkiye’nin potansiyel olarak sekizden az talebi olmayacağına inanıyordu: Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Hazar, Türk Orta Asyası, İran Körfezi, Orta Doğu ve Akdeniz. Bugün, o anahtar bir oyuncu ve potansiyel etkisinin aynı olduğu bu alanlarının çoğunda, insanlar gerçekten Türkiye`ye arıyor. Bu, Ankara’nın Orta Doğu’ya hükmeden bir güç olacağına inanan Davutoğlu için fevkalade önemli. Davutoğlu’nun “Burası bizim evimiz” demesi her şeyi açıkça anlatıyor.

Türkiye`nin “stratejik derinlik” fikrini alıp, 2011 büyük Arap isyanı ile birleştirdiğinizde Erdoğan’ın neden Türkiye’nin, Mısırın veya bir başka Orta Doğu ülkesinin modelini oluşturmak için değil, bölge ve Batı arasında gelecekte arabulucu olmak üzere, dikkatleri Mısır’ın üzerinde toplayan bir teklifte bulunduğunu anlarsınız.

Geçtiğimiz birkaç sene içinde, Erdoğan ve Davutoğlu’nun bu yönde üstünlük sağlamaları bu açıdan yeteri kadar açık. Onlar İsrail ile Suriye arasında arabulucu olarak kendilerini araya eklemek için çalıştı ve İran`a yönelik diplomatik, politik ve ekonomik bir kompleks açılımı başlattı.

Ve tarihi ironilerden bahsedersek, tam da Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ziyareti sırasında, İran`ın köktendinci liderlerinin Mısır rejiminin düşüşünü derinden bir düşmanlıkla izlediği İran’da, “Yeşil” hareket tarafından yapılan protestolar Tahran’ı birdenbire yeniden sallamaya başladı. Protestolara (Tahran`ın standartlarına göre) bir kadife eldiven (ölçüsü) ile dokunuldu çünkü mullahtariat askeri diktatörlüğü kendini, Arap kitle harek
etleri için bir numaralı ilham kaynağı olan Türk müttefiki ile rekabeti potansiyel olarak kaybederken bulmuştu.

Java: Kahvenizin yanında demokrasi

Eğer Mısırlılar demokrasi kurmak için ders almak isterlerse, Türkiye zar zor ilham verecek tek yer. Mesela onlar Latin Amerika’dan medet ummuşlardı. 500 yıl boyunca, Güney Amerika tamamen demokratikti. Mısır`da olduğu gibi, Soğuk Savaş sonrası dönemde pek çok Latin Amerika ülkelerinde bu yüzden, diktatörlükler kuruldu ve askeri düzenle idare edildi. Mesela Brezilya’da, askeri diktatörlüğü geride bırakan “yavaş, kademeli ve güvenli” bir siyasi açılım neredeyse on yıl sürdü.

Bu sabır gerektiren bir süreçtir. Aynı uygulamanın olduğu başka bir model de Endonezya’dır. Orada, 1998 yılında 32 yıl görevde kalan ABD destekli yaşlı diktatör Suharto, Kahire’nin her yerini ziyaret edip döndükten sadece birkaç gün sonra istifa etti. Endonezya daha sonra, Şubat 2011’de Mısır’da olduğu gibi: Bir Batılı dostu, çoğunluğu Müslüman olan millet yoksullaşmış ve siyasal İslam’ın yanında solcu aydınları da ezen mega-bozuk bir askeri diktatörden yaka silkmişti.

On üç yıl sonra, Endonezya laik bir devlet, gelişen bir ekonomi ve siyasetten bağımsız (ayrı) bir askeriye ile dünyanın en büyük üçüncü demokratik ve Güneydoğu Asya’nın en hür ülkesi olmuştur.

Benim hâlâ 1998’de bir Mayıs günü, şehir tam anlamı ile yanarken, sonu olmayan dumanlı yollarda öfkeler patlarken, Endonezya’nın başkenti Cakarta’da bisiklete bindiğime dair yaşayan anılarım var. Daha sonra ne Washington, ne Çin, ne de Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin 10 ülkesinden biri müdahale etmedi. Endonezyalılar kendi işlerini kendileri için yaptılar. Geçiş sürecini daha önce büyük ölçüde göz ardı edilen anayasaya izledi. (Mısır`daki anayasanın artık bir referandum yoluyla değiştirilmesi gerekir.)

Gerçekte, Endonezyalılar Suharto`nun seçilmiş başkan yardımcısı, nazik BJ Habibi ile bir süre yaşamışlardır (Mübarek tarafından seçilmiş, ardılı uğursuz Ömer “İşkence Şeyhi” Süleyman’dan tamamen farklı olarak) Yeni seçimler düzenlemek, seçim yasalarını değiştirmek ve Meclis`te atanan koltuklardan kurtulmak bir yıl sürdü. İlk doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimleri altı yıl sürdü. Ve evet, yolsuzluk, hala büyük bir sorun ve zenginlik ve doğru ilişkiler (ABD’de bazılarının söylediği gibi) uzun bir yolu kat ediyor.

Ama bugün orada hukukun üstünlüğünü hâkim.

Bir “İslam Devletinin” hiç şansı olmadı. Müreffeh Adalet Partisi, Müslüman Kardeşler’in ideolojik soyundan gelen iyi-örgütlenmiş bir parti iken, bugün Endonezyalıların sadece % 25’i İslami partiler için oy kullanıyor ama şimdi resmen gayrimüslimlere açık iken Yudhoyono kabinesinin 37 sandalyesinden sadece dördü dışarıda kalıyor ve onlar 2014 seçimlerinde oyların en fazla % 10’unu kazanmayı umuyor.

Endonezya ABD`ye yakın dururken ve Çin`e karşı bir denge olarak Washington tarafından şiddetli olarak kur yapılırken, Brezilya son derece popüler Luis Ignacio “Lula” da Silva başkanlığında, Latin Amerika’nın çoğuna örnek olarak, kendileri için bağımsız bir yol çizdiler. Bu süreç hemen hemen bir on yıl sürdü. Geleceğin tarihçileri bunu, en az Berlin Duvarı`nın yıkılması kadar önemli olarak görebilirler.

Doğu Avrupa`da, küresel pazara ulaşmaya hasret insanlar tarafından, ayaklanmanın bir zinciri olarak, 1989 kısmen görülebiliyordu. Diğer taraftan Büyük Arap ayaklanmasının önemli bir bölümü aynı piyasa diktatörlüğüne karşı başlatılan bir isyan oldu. Bahreyn Tunus arası Protestocular sosyal kapsam ve yeni, daha iyi sosyal ve ekonomik sözleşmeler lehine işe koyuluyorlar. “Biz yaptık, şimdi onlar yapıyorlar” hissi ve çok büyük bir empati ile Latin Amerika çapında kabul edilen, devam eden kargaşa şüphesiz şaşırtıcı.

Gelecek belirsiz fakat belki bundan bir on veya yirmi yıl sonra, Mısırlılar ve diğer Arap halklarının ne Türk, ne Brezilya veya Endonezya modeline değil bir dizi yeni yollara yöneldiklerini söyleyebileceğiz. Belki gelecek, Kahire’den Tunus’a, Bingazi’den Manama’ya, Cezayir’den (inşaAllah) Suudi Arabistan’a, kendine özgü ve inşaAllah yeni ve şaşırtıcı yöntemlerle demokratik olmak üzere, yeni bir siyasi kültür ve onunla birlikte yeni ekonomik mukavelelerin icadına yol açacaktır.

Türkiye’ye geri dönecek olursak; mükemmelen uygulanabilir ki, İslam, tamamen yeni, bugünden kimsenin hakkında bir ipucuna sahip olmadığı, Avrupa’dakine benzer şekilde siyaset ve dinin ayrıldığı bir şeyin temel ilkelerinden (yapı taşlarından) biri olacaktır. Mayıs 1968 ruhunda, hatta belki tüm Arap başkentleri arasında bir şablon, “Arab Banksy” sıvası resmedebiliriz: İktidarda Hayal (Kuruntu)!

*Pepe Escobar: Gazeteci-Yazar. Küreselleşme: Küresel dünya nasıl Bozucu sıvı savaşa gidiyor (Nimble Kitapları, 2007) ve Kızıl Bölge Mavileşiyor: Kuvvetlerin geçici olarak güçlendirilmesi sırasında bir Bağdat enstantanesi kitaplarının yazarı. Yazarın, Obama Küreselleşme Yapar (Nimble Kitapları, 2009) yeni çıkan kitabıdır.

Bu makale Zehra Ulucak tarafından Timeturk için tercüme edilmiştir.

———————————-
Pepe Escobar
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI