Yeni bir toplumsal muhayyile – (İbrahim Kalın)

0
286

12 Haziran seçimleri, Türkiye`de demokratik olgunlaşma sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlediğini gösterdi.

Bütün dünyanın yakından izlediği seçimler, Türkiye`nin her alanda ölçek büyüttüğüne işaret ediyor. Doğmakta olan yeni Türkiye`nin, yeni bir toplum sözleşmesine, ondan da önemlisi bir toplumsal muhayyileye ihtiyacı var.

17`nci yüzyılda yaşamış Şirazlı bilge-filozof Molla Sadra`ya göre varlıklar, değişim ilkesini kendi özlerinde barındırırlar. Sadra`nın tabiriyle `cevherî hareket`, yani nesnelerin özünde meydana gelen değişim, onların nihai gayesi olan kemâl haline kadar devam eder. Şartlar müsait hale geldiğinde her varlık, arzuladığı o nihai gayeye ulaşır.

Türkiye`nin derin değişimi, kendi iç dinamiklerinde ve ben-tasavvurunda cereyan ediyor. Avrupa-merkezci bir tarih anlatısına düşülmüş küçük ve sorunlu bir dipnot olmak, artık Türkiye insanının aklen kabul ettiği, vicdanen razı olduğu bir tanımlama değil. Tarihte değer üretebilmiş bütün toplumlar gibi Türkiye de kendini, tarihin bir aktörü olarak görmek istiyor. Karşımızda artık tarihin akışını uzaktan ve endişeyle izleyen değil, tarihe müdahale etme gücüne ve cesaretine sahip bir özne var.

Türkiye`nin ben-tasavvurundaki bu büyük dönüşüm, ülke içindeki sorunlara nasıl yaklaştığımızı da belirliyor. Düne kadar tabu kabul edilen ve çözülemez addedilen pek çok sorun, artık bir muamma olmaktan çıkıyor. Din, devlet, birey, toplum, cemaat, kimlik, siyaset, kültür, sanat, Kürt sorunu, Aleviler, gayrimüslim vatandaşlar, demokrasi, özgürlük, insan hakları, şeffaflık, çoğulculuk; gelenek üzerinden yapılan `büyük Türkiye tartışması`; yerel ile küreselin, tarihsel olanla güncelin, geleneksel olanla modernin, birey ile cemaatin, `ben` ile `öteki`nin iç içe geçtiğini ve yeni fırsat alanları yarattığını gösteriyor. Türkiye`nin önündeki en büyük fırsat, bu dinamizmi Farabi`nin `erdemli şehir` diye tarif ettiği sosyo-politik düzlemde ve bir medeniyet tasavvuru içinde olgunlaştırabilme imkânına sahip olması. Bu fırsatın tam manasıyla değerlendirilebilmesi için Türkiye`nin büyük bir normalleşme sürecine ihtiyacı var.

Eski hal muhal!

Merkeziyetçi modernleşmeyi ve etno-seküler milliyetçiliği ilke edinen Cumhuriyet`in toplum mühendisleri, din ve milletin yerine, pozitivist bir sekülerizmi, tek boyutlu bir hümanizmi ve nüansları olmayan, dışlayıcı bir etnisizmi koydular. Tepeden inmeci modernleşme ülküsünü benimseyen kadrolar zecri tedbirlere başvurmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye`nin din ve millet kodlarına yabancılaştılar. `Aydınlanmış despotluk`, devletin resmi politikası haline geldi. Bu yüzden 50`li yıllarda köye gelen bir kaymakamı gören çocukların “Kaçın hükümet geliyor!” diye bağırmasına şaşırmamak lazım.

Bu travma hali, bir türlü yerli yerine oturtulamayan iki büyük kavramı, iki büyük korku haline getirdi: Din ve millet. Özgür dinin irticaya, kontrol altına alınmamış milletin bölünmeye yol açacağı inancı, Türk modernleşmesinin iki sabitesi, iki korkusu haline geldi. Toplum mühendisleri, Türkiye`de dinin alanı genişlediğinde Cumhuriyet`in gerici bir rejim haline geleceği, etnik ve kültürel kimlikler kucaklandığında ise ülkenin üniter yapısının yok olacağı korkusunu hâlâ taşıyorlar. Bu iki korku ve öngördüğü iki felaket (`gericilik` ve `bölücülük`), bir tarafta seküler-modernleşmeci zihniyetin, öte tarafta etnisiteye dayalı ulus-devlet ve toplum tasavvurunun boyutlarını ele veriyor.

Din korkusu, merkeziyetçi modernleşmecilik ve sekülerizm ile aşılmaya çalışıldı. İslam`ın yerine `medeniyetçi Türkçülük`ü ikame eden Cumhuriyet mühendisleri, `medenileştirme projesi`nin din sorununu kökünden halledeceğine kesin olarak inanmışlardı. Medeniyet insanlığın en ileri safhasını temsil ettiğine göre, dinin yerine onu ikame etmek mantıklıydı. Türklüğün bekası, medeniyet dairesinde kalmasına bağlıydı. Zaten modernitenin ana tezi de bunu empoze ediyordu: İnsanlık, dini aşacak bir olgunluğa ulaşmıştır. İnsanlığın ulaştığı son aşama olan muasır medeniyet ise, yakın zamana kadar, sorgulanamaz bir şekilde Avrupa medeniyeti idi.

Bu yüzden Peyami Safa “Türk İnkılâbına Bakışlar”da mantığın bütün kurallarını zorlayarak, “Türkler Avrupalılaşarak kendilerinden uzaklaşmamakta, bilakis medeniyet arayışlarını sürdürmekte ve asıllarına dönmektedirler” diyordu. Buna göre modernite aslında `Avrupa`nın Türkleşmesi` serüvenidir.

Din ile milletin birbirinden kopartılması, dinin yerine Avrupa medeniyetinin, milletin yerine etno-seküler Türklüğün konulması için yeni tanımların yapılması, yeni kurumların açılması gerekiyordu. Balkan Harbi`nin zorlu günlerinde, 1912`de kurulan Türk Ocakları, kuruluş amacını şöyle tanımlamıştı: “… akvam-i İslamiyenin bir rükn-ü mühimmi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, ictimaî, iktisadî seviyelerinin terakki ve âlâsıyla ırk ve dilinin kemaline çalışmak…” (F. Üstel, Türk Ocakları 1912-1931, İletişim Yayınları). Fazla değil, on yıl sonra Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Türk Ocağı`na “Batı`nın Doğu`daki temsilcisi” sıfatını yakıştıracak ve şöyle diyecektir: “Garp medeniyetinin beşeri bir medeniyet olduğunu idrak etmek İslam milletlerini mumya gibi içinden ölmüş bir kalıp halinde tutan ve her şeye şümulü olan muhafazakârlığı terk etmeli. Memleketi âsâr-ı atika müzesi gibi canı çıkmış, köhne müessesatın, düşüncelerin mahfazası olmaktan kurtarmalı. Maarif namına yeniden baş gösteren irticaın ne korkunç bir hortlak olduğunu çok vakit geçmeden takdir etmeli. (…) Ruhumuza vaazdan, edebiyattan, ağlar bir musikiden, mezarlık üstüne bakan köy, kasaba ve mekteplerden gelen mevt ve fena felsefesi yerine aşk-ı hayat ikame eden yeni bir felsefe sokmaya çalışmalı.” (İlk Meclis Anketi, TBMM Yayınları).

Etno-seküler ulusalcığın tanımladığı `Türklük`, sadece İslam`dan kopartılmış değildi. O aynı zamanda `ağa ve şeyhlerin hükümranlığı altında terakki edememiş`, geri ve ilkel etnisitelere de karşıydı. Bu yüzden Cumhuriyet mühendisleri Anadolu sathında `Türk`ten başka kimse görmek istemiyorlardı. Bu yeni `Türk` tanımına uymayan ve kendini uyduramayan herkes bir kalemde düşman ilan edildi. Bu düşman tasavvuru, genç Türkiye devleti kurulduktan sonra da devam etti. Zira bu toplumsal muhayyilede `millet` demek, bir tarafta din, öte tarafta etnisite ötesi bir kimlik demek. `Millet` demek, Cumhuriyet elitinin artık terk etmek, aşmak istediği tarih demek. `Millet` demek, unutturulmak istenen toplumsal hafızanın kaynağına geri dönmek demek.

İlk meclisin gizli oturumlarının birinde konuşan Gazi Mustafa Kemal ise şöyle diyordu: “Suret-i umumiyede prensip şudur ki hudud-u millî olarak çizdiğimiz daire dâhilinde yaşayan anasır-ı muhtelife-i İslamiye yekdiğerine karşı ırkî, muhitî, ahlakî, bütün hukukuna riayetkâr öz-kardeşlerdir. Binaenaleyh onların arzuları hilafına bir şey yapmayı biz de arzu etmeyiz. Bizce kat`i olarak muayyen bir şey varsa o da hudud-u milli dâhilinde Kürt, Türk, Laz, Çerkez vesair bütün bu İslam unsurları müşterekü`l-menfaadir” (TBMM Gizli Celse Zabıtları, İş Bankası Yayınları).

1920`lerin Atatürk`ü burada Türkiye`nin etnik yapısına ilişkin “normal” olan bir hali tasvir ediyor. Sonraki yıllarda yaşanan acı tecrübeler, İstiklal Harbi`ni vermiş ve bağımsızlığını kazanmış genç Cumhuriyet`in bu ilkelerden nasıl hızla uzaklaştığını ve bunun için büyük bedeller ödemek zorunda kaldığını gösteriyor. Bugün Türkiye bir kriz dönemi ideolojisinin ürettiği korkuları aşmaya ve bunların kronik hale getirdiği sorunları çözmeye çalışıyor.

Türkiye`nin normalleşmesi

Bu manada Türkiye`nin son on yılda yaşadığı değişim
tecrübesi, bir normalleşme sürecidir.

Türkiye, devletiyle, bürokratıyla, siyasetçisiyle, askeriyle, aydınıyla, din adamıyla, toplumun tüm aktörleriyle, kendi kendine ürettiği korku ve vehimlerinden kurtulduğu oranda normalleşecek, kendine ve etrafına yeni bir özgüvenle ve açık bir zihinle bakabilecektir. Türkiye ekonomik ve siyasî manada küçüldükçe toplumsal ve siyasal mekân sıkışacak ve farklılıklar bir çatışma unsuru haline gelecektir. Türkiye büyüdükçe farklı etnik gruplar, yaşam tarzları, siyasî düşünceler bu büyük resimde kendilerine daha geniş bir yer bulacaktır.

Bu yüzden Türkiye`nin normalleşerek büyümesini “birinden alıp ötekine verme” diye yorumlayanlar yanılıyorlar. Ekonomik pastanın herkese açık hale gelmesi, İstanbul sermayesinden alıp Anadolu sermayesine vermek değildir. Dinî özgürlüklerin güvence altına alınması, laik yaşam tarzını benimseyenlerin hayat alanını daraltmak değildir. Kürtlerin haklarını tanımak, Türklerden bir şeyler eksiltmek değildir. Gayrimüslimlerin sorunlarını çözmek, Müslüman çoğunluktan alıp başkasına vermek değildir. Zira hak ve hukuk, paylaşınca azalmaz, zenginleşir.

Devlet ve millet düzeyinde bir normalleşme için Türkiye`nin yeni bir toplumsal sözleşmeye, fakat ondan da öte yeni bir toplumsal muhayyileye ihtiyacı var. Türkiye tarihî birikimini, kültürel derinliğini ve coğrafî konumunu bir zemin kabul ederek evrensel hukuk kurallarına, adalete, insan haklarına dayalı katılımcı ve paylaşımcı bir düzen inşa etmek durumunda.

Kürt sorunu, sivil-asker ilişkileri, azınlık hakları, başörtüsü dâhil dinî özgürlükler gibi temel sorunlarını çözebilmek için yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç duyduğumuz açıktır. Bu sözleşmenin çerçevesi, temel hak ve hürriyetleri esas alan, hesap verebilirlik ve şeffaflık ilkelerine dayalı bir siyasî-hukukî düzen tarafından çizilecektir. Bu hedefi taçlandıracak olan en önemli başarı ise, Türkiye`nin en kısa sürede yeni bir anayasa yazması ve bunu Türkiye`nin en geniş toplumsal mutabakat metni olarak vazetmesidir.

Fakat hiçbir toplum sadece bir dizi hukukî ve siyasî düzenlemelerle hayatiyet bulmaz. En mükemmel sistemi dahi işletmek için bir duyuşa, ruha, empatiye, kısacası insana ihtiyaç var. `Toplumsal muhayyile` adını verdiğimiz tasavvur ve değerler bütünü, bireyin ve toplumun varlık karşısındaki tutumunu ve diğer insanlara karşı ahlakî sorumluluklarını ortaya koyar. Fizik bilimlerin matematiksel kesinliğinden çok sanatsal hayal gücüne dayanan toplumsal muhayyile, Türkiye`nin ben-tasavvurunu, toplum duygusunu, tarih algısını, kültür kodlarını ve değerler sistemini inşa eden ve derinleştiren bir ufuktur. Bu bir `açık ufuk`tur. Bu yüzden her daim gelişmeye ve tekâmüle açıktır.

Türkiye`nin toplumsal muhayyilesi, değer-merkezli ve erdemli bir toplumun inşası için gerekli olan zemini ifade eder. Özgürlük-anlam ikilemini aşmak ve bireysel özgürlüklerimizden feragat etmeden belli ilkelere bağlı olarak (yani kendimizi kendi irademizle sınırlayarak) anlamlı bir hayat yaşamak, modernitenin temel sorunlarından biridir ve Türkiye`nin toplumsal ve ahlakî tercihleri üzerinde derin bir etkiye sahip olmaya devam etmektedir. Özgür olmakla anlamlı bir hayat yaşamak arasında denge kurabilen bir toplumsal muhayyile mümkündür. Özgürlük, yenilik ve yaratıcılık adına geleneği ve `topluluğu`, `milleti` reddetmek demek değildir.

Türk modernleşmesinin temel çıkmazı, Kant`ın `antinomi`lerine benzer ikilemler üretmesi ve bunlardan kurtulamamasıydı. Birey ile cemaati, din ile bilimi, özgürlük ile ahlakı, millet ile devleti, tarih ile gelecek tasavvurunu, kimlik ile aidiyeti karşı karşıya getiren modernleşme tecrübemiz ortaya yarım kişilikler, karışık zihinler, daralmış vicdanlar ve sonuç olarak parçalanmış bir toplumsal muhayyile çıkarttı.

Bu ikilemleri aşmak ancak yeni bir toplumsal muhayyile inşa etmekle mümkün olacaktır. Aslına bakılırsa bu muhayyile, artık bir zaruret haline gelmiştir. Türkiye`nin yeni gerçekleri, genç nüfusu, demokrasi talebi, katılımcı kültürü, ekonomik potansiyeli, güvenlik kaygıları, bölgesinde ve dünyada yükselen profili, yeni bir toplumsal muhayyilenin doğuşunun işaretlerini zaten vermektedir. Önümüzdeki on yıllarda Türkiye`nin temel mücadelesini, eski korkularının neden olduğu akıl tutulmasından kurtulması ve yeni bir toplumsal muhayyileyi inşa etmesi şekillendirecektir.

Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa`da bu inşa sürecinin bir yönünü şöyle anlatıyor: “Mekân ile zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. Birlikte düşünmek kişiliği ortadan kaldırmaz, geliştirir. Ama düşüncelerini başkalarınınkilerle birleştirmek için onları sevmek, onlarla kaynaşmak gerek. Kurtuluş bu şuurlanışta. Düşünen insanlığı hayata bağlayacak olan, maddi bir rahat değil, kendi kendini aşma, bütünleşmesidir.”

Bu inşa sürecini başarıyla yürüten bir Türkiye, yirmi birinci yüzyılda kendi sıkletiyle mütenasip bir konuma gelecek ve Kürt sorunundan sivil-asker ilişkilerine kadar bütün sistemik sorunlarını çözecek kapasiteye ulaşacaktır. Kendi tarihinden utanmayan, coğrafyasından sıkılmayan, insanının derin aklına ve maşeri vicdanına güvenen bir Türkiye, toplumsal muhayyilesini kendi his, hayal ve akıl dünyasından hareketle inşa edecek ve kendi gücünün farkına varacaktır.

Haber10

———————————-
İbrahim Kalın
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI