Yasama görev ve yetkisine sahip çıkmalı – (Kürşat Bumin)

0
187

`Parlamentonun bütünlüğü` ilkesinin öneminden dolayı, seçilip mazbatasını alıp Meclis`teki yerini alan milletvekilleri içinden vefat edenlerin de yerinin boş bırakılmaması gerekir. `Bütünlük` bozulmasın diye tabii ki. Seçilen vekillerden 4 yıl

`Anayasa / 75`: Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beşyüzelli milletvekilinden oluşur.`

İyi güzel ama bugün TBMM Genel Kurulu bu sayısı tutturamıyor, nicelik olarak `Büyük`lüğünde küçümsenmeyecek bir temsil eksikliği var.

Geçenlerde bayağı eski bir köşe yazarı `tutuklu milletvekilleri`nden söz ederken sayılarına ilişkin `Galiba 9`(!) diyordu. Yani diyeceğim, `millet` olarak konuya o derece kayıtsızız ki, kaç temsilcimizin görev başında olmadığında `Galiba` diye söz edebiliyoruz.

Oysa demokrasilerde `parlamentonun bütünlüğü` esas değil midir? `Genel kurulun 8 eksikle toplanmasının ne zararı var?` diyebilir miyiz?

`Parlamentonun bütünlüğü` ilkesinin öneminden dolayı, seçilip mazbatasını alıp Meclis`teki yerini alan milletvekilleri içinden vefat edenlerin de yerinin boş bırakılmaması gerekir. `Bütünlük` bozulmasın diye tabii ki. Seçilen vekillerden 4 yıl hayata kalacaklarına dair senet alınamayacağına için demokrasilerde temsilin bütünlüğünün vefatlardan dolayı bozulmaması için `yedek vekil` uygulaması vardır. Milletvekili adayı yanına bir yardımcı alarak seçime girer. Seçildiği dönem içinde vefat dolayısıyla yeri de kendisiyle birlikte seçilmiş yardımcısı tarafından doldurulur.

Yani özetle, anayasanızda milletin iradesinin 550 milletvekili tarafından temsil edileceğini hükme bağlamışsanız Meclis`i bugün TBMM`de karşımıza çıktığı gibi vefat eden bir milletvekili (Harun Çakır) ve tutuklu milletvekilleriyle birlikte 9 eksikle açamazsınız. Eksik olan o milletvekillerini temsilcileri olarak Meclis`e göndermiş olan seçmenleri ise bu eksik temsilin meşruluğuna asla ikna edemezsiniz…

`Tutuklu milletvekilleri`ne ilişkin kayıtsız tutumumuzdan son günlerde uzaklaşıyor gibiyiz. Konu özellikle `eksik temsil` problemi yarattığından, daha fazla gecikmeden (çünkü biraz daha ağırdan alınırsa, 24. dönemin ikinci yarısını idrak edeceğiz) ele alınmasında yarar var.

Geçenlerde ABD`nin Ankara Büyükelçisi`nin söz konusu milletvekillerine ilişkin açıklama yaparken kullandığı bir sözcük dikkatimi çekti. Büyükelçi, tutuklu milletvekillerinin tutukluluk halleri sürerken milletvekili adayı olup seçilebilmelerini `tuhaf` buluyordu.

Büyükelçinin söz konusu süreci `tuhaf` olarak nitelendirmesini tuhaf bulmadım. Gerçekten de bildiğim -ve sorup öğrendiğim- kadarıyla demokrasilerde milletvekili adaylığına cezaevinden talip olma durumunun (seçilip-seçilmemiş olması önemli değil) durumuna ilişkin çok az örnek olsa gerek. Benim bu çerçevede (önceden de bu köşede söz ettiğim gibi) hatırlatabileceğim tek örnek IRA militanı Bobby Sands`ın 1981`de açlık grevini sürdürürken milletvekili seçilmesidir. Ancak ne yazık ki, 1977`de 14 yıl hapis cezasına mahkûm olduktan sonra cezaevinin şartlarını ve siyasi mahkûm statülerinin ellerinden alınmasını protesto etmek için arkadaşlarıyla başladığı açlık grevinde ölümün eşiğine gelmiş olan Bobby Sands, milletvekili seçilmesinden üç hafta sonra hayatını kaybetmişti. Ama unutmayalım: Bobbş Sands milletvekili seçildiğinde 14 yıl hapis cezasına çarptırılmış bir mahkûmdu. Margaret Thatcher`ın bu seçime fena halde bozulduğunu ve gecikmeden bir yıldan fazla cezası olan hükümlülere seçimlere katılma yasağı getirdiğini de hatırlayalım.

Türkiye`ye dönecek olursak: ABD`nin Ankara büyükelçisi -Bobby Sands örneği ortada dursa da- cezaevinden Meclis`e geçişe izin veren düzenlemeyi `tuhaf` bulurken çok haksız değil bence de. Ama Türkiye söz konusu olduğunda bu `tuhaflık`ın doğrudan çok daha kuvvetli tuhaflıklardan kaynaklandığını unutmamak şartıyla. Anayasal ve yasal mevzuatımızın barındırdığı tuhaflıklardan yani. Bir demokraside `terör` de içinde olmak üzere hapis cezası gerektiren belli suçlardan hüküm giymiş ya da tutuklanmış kişilerin Meclis`e geçiş yaparak dokunulmazlığa kavuşmasına izin verilmemesinin makul, kabulünün ise `tuhaf` nitelenebilecek bir düzenleme olduğu bellidir. Ancak ceza yasasında `terör` suçunu son derece keyfi ve gevşek olarak tanımlanan, anayasasını -14. ve 76. maddelerde olduğu gibi- yenisinde asla yer verilmemesi gereken birbirinin tekrarı otoriter (`totaliter` mi diyelim yoksa?) hükümlerle dolduran bir devlet söz konusu ise söz konusu `tuhaflık`ın başka yerde aranması gerekmez mi?

Konu parlamenter demokrasi çerçevesinde `eksik temsil` gibi son derece önemli bir problemle doğrudan ilişkili olduğu için konuya ilişkin son gelişmeleri de yarınki yazıda gözden geçirelim.

 Yeniaşafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI
[catlist name=”Kürşat Bumin”]