Yarışmasız- danışmasız bir meydan `projesi` – (Kürşat Bumin)

0
153

Uğur Tanyeli`nin bizi Taksim`de ortaya çıkacak görüntünün şu sözlerle adını koyması da çok hoşuma gitti: `Sürekli meydanlarla oynama hali olumlu sonuç vermiyor, bu 19. yüzyıldan beri alışkanlık oldu. Taksim`i, Pekin`in zırva Tienanmen

Yeni Şafak okurları olarak `şehir`i konu alan yazılara yabancı değilsiniz. Köşe yazarlarımızdan Yusuf Kaplan ve Mustafa Kutlu bu konuyu sıklıkla gözden geçiriyorlar. Hatırlatmak babından söyleyecek olursak: Mesela Kutlu`nun yakınlarda yayımlanan `Siteler İstanbul`u uçuracak` başlıklı güzel yazısı… Mesela Yusuf Kaplan`ın yine yakınlarda Neşet Ertaş`tan hareketle yayımladığı `Bozkırda gök ekini biçen toprağın sesi ve meyvesi` başlıklı yazısı.

Kaplan`ın yazısından iki satır da olsa alıntı yapmak da isterim: `Modern kent, kibirle yoğruldu ve hayatımızı beton`a mahkûm eden taşla yoğruldu. Zamanla, çelikle ve cam`la öldürdü insanı…`

Yazarımız belirtmese de, kendisine bu satırları yazdıran `modern kent`in özellikle de İstanbul başta olmak üzere bizim kentlerimiz olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.

Kent-şehir meselesiyle uğraşan amatörlerden birisi de benim. 1986`da (Murat Karayalçın dönemi) Kent-Koop Yayınları (sonraki basımlar Ayrıntı, İz ve Çizgi yayınlarında) arasında yayınlanan `Demokrasi Arayışında Kent` adlı çalışmamla katılmıştım bu kervana.

Kitabın yayınlandığı dönem ana muhalefet partisi SHP`nin (CHP ile birleşmesinin ne büyük bir hata olduğunu hatırlayalım) yerel yönetimlere özel bir ilgi gösterdiği yıllardı. Nitekim bu ilginin (de) bir sonucu olarak bu parti 1989 yerel seçimlerinde Ankara, İstanbul, İzmir büyükşehirlerinin dışında 39`u il olmak üzere 600`den fazla belediyede yönetimi devraldı. SHP`nin yerel yönetimlere ilgisi o zamanlar çokça (hatta `fazlaca` diyelim!) kullanılan `katılımcı belediyecilik` kavramının da canlanmasına neden oldu. `Demokrasi Arayışında Kent` de zaten kenti bu açıdan, yani politik-felsefi diyebileceğimiz bir açıdan okumaya çalışan bir çalışma olduğu için, bu dönemde ben de bu amaçla düzenlenen epeyce toplantıya-tartışmaya dahil olmuştum.

Türkiye, diğer benzer güzel kavramlar gibi `yerel yönetimlerde katılımcılık` kavramını da kısa zamanda hızla eskitmeyi becerdi doğrusu. Oysa kavram bu çocukluk yıllarında dönemin Refah Partisi tarafından da nasıl hızla benimsenip partinin yerel yönetim anlayışının temel direklerinden birisi olmuştu.

Bugüne gelince, bu kavramın o çocukluk (hadi biraz da `ilk gençlik` diyelim) yıllarındaki haliyle anlaşılıp, kendisinden hareketle bir yerel yönetim politikasının oluşturulması tabii ki imkansızdır. Şehirler büyümekle kalmayıp devleşmiş, yereli yönetmek merkeze çeki düzen vermekten bile zor bir hale gelmiştir. Kürt siyasetinin `demokratik özerklik` kavramıyla ifade ettiği yeni talepleri hatırlatmıyorum bile. Ancak ?yine bugüne gelince- Türkiye`nin geleneksel ifrat-tefrit tutumundan kaynaklanan biçimde, söz konusu kavramın papucunun hepten dama atıldığına şahit olmuş durumdayız. Yani özetle, o dönem farklı siyasal tercihlerin hemen hepsinin gözdesi olmaya aday bu kavram hepten unutulup yerini `katılımsız yerel yönetim` tercihine bıraktı.

Bu hatırlatmayı sözü Radikal`den (yine o!) Elif İnce`nin Taksim Meydanı`na kazmanın vurulmasına ancak günlerin kaldığından bizi haberdar eden haberine getirmek için yapıyorum. Habere göre 15 bin kazıklı ilk `dalış tüneli`nin inşaatı 5 gün içinde başlıyormuş. İhaleyi Kalyon İnşaat adlı firma kazanmış. Maliyeti 50 milyon civarındaymış. Söz konusu tünel Cumhuriyet Caddesi ve Tarlabaşı Bulvarı arasında inşa edilecek ve Tarlabaşı`ndan gelen araçların kesintisiz şekilde Harbiye, Taşkışla, Dolmabahçe yönüne taşıyacakmış.

Bu `kesintisiz` sözcüğüne bayılıyorum doğrusu! Sanırsınız ki Tarlabaşı`ndan gelen araçların `kesintisiz` olarak Harbiye, Taşkışla ve Dolmabahçe`ye ulaşmalarında söz konusu tünel sanki `sihirli` bir rol üstlenecek… Trafik akışında (artık sadece sabah-akşam saatlerinde değil, günün her saatinde) bu yoğunluk olduğu müddetçe, yani Harbiye, Taşkışla ve Dolmabahçe`nin trafik yoğunluğu sınır tanımaz biçimde arttıkça zavallı `tünel` tek başına kesintisizliği nasıl sağlasın! Tünel`in önü dolu ise, araç trafiği nasıl `kesintisiz` aksın?

`Kesintisizlik` sözcüğünün İstanbul trafiğinde kolayca kullanılmaması gerektiğine ilişkin bir örnek verecek olursam: Biliyorsunuz, İstanbul Belediyesi Dolmabahçe`yi Bomonti`nin alt sınırına bağlayan bir tünel inşa ettirdi. Bomonti`den (dere yatağı) tünele giren araçlar `kesintisiz` biçimde Dolmabahçe`ye ulaşsın diye. Ama bugün bakın bu tünelin özellikle trafiğin özellikle yoğun olduğu saatlerde nasıl `kesintili` bir rol oynadığına. Bu sonuç çok tabii, çünkü tünelin Dolmabahçe`ye açılan ucundaki trafik yoğunluğunun tünele giriş yapmış araçların `kesintisiz` çıkmasına izin vermesi imkansız. (Yeri gelmişken: Sözünü ettiğimiz tünel ve onu izleyen Kağıthane tünelleri üç metre daha geniş tutulup içlerine bir şerit hafif metro hattı yerleştirilemez miydi? Hem de nasıl… Böylece Beşiktaş`dan metroya binen yolcular iki tüneli geçip oradan da Haliç`in ray döşemeye son derece müsait kıyısını takiben Eyüp`e ve oradan da Eminönü`ne uzanacak bir ring ile rahat bir şekilde seyahat edebilme imkanına kavuşurlardı.)

Devamı için Yenişafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI