Yargı ve Kürt sorunu – (Osman Can)

0
116

Kürt sorununu bugünkü noktaya getiren en önemli aktörlerden olan Yargı, demokrasi ve özgürlükler ortak paydasında buluşan Türkiye toplumunun da önündeki en büyük engel olarak görünüyor.

Kürt sorununu bugünkü noktaya getiren en önemli aktörlerden olan Yargı, demokrasi ve özgürlükler ortak paydasında buluşan Türkiye toplumunun da önündeki en büyük engel olarak görünüyor.

Geçen haftaki yazımda Kürt sorununun Kemalist Cumhuriyetin karakterize ettiği, bir bakıma cumhuriyetin adeta kendisiyle birlikte var ettiği bir sorun olduğunu ifade etmiştim. 1938 Dersim katliamıyla birlikte başlayan süreçte Cumhuriyet kendine yakın ağalar ve eşraf ile bölgede hakimiyetini tesis etmişti. 1925 Takrir’i Sükun ve 1934 Zorunlu İskan Kanununun yarattığı dehşet ortamı, inkarcı-asimilasyoncu politikanın tek parti meclisi ve hükümeti tarafından  rahatlıkla yürütülmesini sağlarken, yargının Kürt sorunu karşısında ayrıca bir aktör olarak devreye girmesine gerek olmazdı. 1950 yılına kadar tek partinin ideolojik silahı olan yargının, ideolojik aktör haline dönüşmesi tabii ki “aktörler koalisyonu” ürünü olan 27 Mayıs darbesinden sonraya denk gelir.

1960’lı yıllardan itibaren Kürt sorununun parametrelerinde değişmeler yaşanır. Feodal unsurların etkinliği kaybolurken, Kemalist cumhuriyetin araçsallaştırmaya başladığı “sol” söylem zamanının modasına da uygun olarak Kürt entelektüellerini esaslı bir biçimde etkiler. Kürt ulusal hareketi milliyetçi ve laik bir dile bürünmeye başlar, şeyhlere, mollalara ve ağalara savaş açar; bir bakıma Kemalist Cumhuriyetin 1930’larda Kürt bölgelerinde boşladığı modernliğin yeni bir taşıyıcısı olur. Aradaki fark var gibi görünür. Kemalist Cumhuriyeti karakterize eden Nasyonal Sosyalizm ve (ağırlıklı olarak) Faşizm iken, yeni Kürt ulusal hareketinin söylemini esas itibariyle Stalinizm ve Leninizm belirler. Yöntem de buna göre farklılaşır. Gerçekte ise antidemokratiklik, jakobenlik, laiklik ve anti muhafazakarlık özellikleriyle ortaklaşırlar.

1990’larda özellikle stalinist-leninist “sol” söylemin çökmesiyle birlikte grotesk Türk solunda başlayan kaba ulusalcılaşmanın ardından Kürt siyasal seçkinlerinin de aynı gelişimi izlemesi bu nedenle şaşırtıcı değil. Doğu ve güneydoğu bölgesinde tüm köylerin boşaltılmasının gerek Kemalist Cumhuriyet seçkinlerinin, gerekse Kürt ulusal seçkinlerinin arzuladığı “feodalizmin çözülmesi” sonucunu yaratmış olması da başka bir hedef birliği olarak göze çarpıyor. Ancak feodalizmin çözülmesi, bir çok faktörün de devreye girmesiyle birlikte artık iyice gericileşmiş ulus devlet anlayışından beslenen her iki cephenin siyasal seçkinleri bakımından “nihai” zafere işaret etmiyor. Muhtemelen tarihi bir yok oluşa tekabül ediyor.

Demokrasi, liberal değerler ve özgürlükler ortak paydasında buluşan Türk, Kürt ve diğer Türkiye Toplumu unsurları bakımından yeni bir geleceğin inşa edilmesinin de imkanlarını yaratıyor. Ki bu imkanın Osmanlı döneminde mevcut olduğunu da hatırlatalım.

Ancak bu süreçteki en büyük engelin yargı olduğunu yeniden hatırlatmakta yarar vardır. Kemalist Cumhuriyetin ideolojik silah olarak kurguladığı Yargı’nın Mahmut Esat Bozkurt zihniyetinden kurtulduğunu söylemek pek mümkün değildir. Yargı, Mahmut Esat Bozkurt’un faşizmi önceleyen boyutundan 2010 Anayasa değişiklikleriyle önemli ölçüde temizlenmiş olsa da, milliyetçiliğinden temizlenmiş değil. Zira 27 Mayıs sonrası bağımsız “siyasal aktör” gibi davranabilecek şekilde yapılandırılmış  yapısı değişmiş değil. Askeri vesayetin gerilemesi, azınlıkların gasp edilmiş haklarının iadesi gibi çok önemli gelişmeler yaşanırken, bu sorunların üretilmesine katkı sunan kurumsal yapılar neredeyse yerli yerinde duruyor. 27 Mayıs Yargısının, Kürt sorununa ilişkin bugünün dili, algısı ve varsayımlarının üretiminde, Kemalist Cumhuriyet’in Kürt siyasal hareketini karakterize etme çabasına paralel olarak, Kürt milliyetçiliğinin yükselişine ciddi katkıları oldu. 1971 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin “Kürt sorunu” ile ilgilendiği için Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasını Kürt siyasal elitlerinin kriminalize edilmesi ve Türk sol hareketinden ayrışması takip etti. Bunun bilinçli bir öngörü değilse bile çok önemli… Kürt’lerin “Kürt” olduklarına ilişkin tüm söylemleri “halkı dil ve bölge farkı gözeterek düşmanlığa tahrik” olarak nitelendirilip cezalandırıldı. Yani bildiğimiz meşhur TCK 312/2 maddesi Recep Tayyip Erdoğan’dan çok önce Kürtleri kriminalize etti. “Kürtçe özgün bir dildir” veya “Kürtler ayrı bir halktır” benzeri söylemler bir çok siyasi partinin kapatılmasının gerekçesi yapıldı. 1991 yılından Türkiye Birleşik Komünist Partisiyle başlayan “Kürt” söylemli kapatmalar en son 2009 Aralık ayında DTP’nin kapatılmasıyla “şimdilik” sonlanmış gözüküyor.

Tüm bu yargısal pratiklerin Mahmut Bozkurt Esatçı bir milliyetçilik anlayışından beslendiği ve 27 Mayısçı yapılanmayla etkin olabildiği çok açık. Bu yargı pratiklerinin Kürt Sorununun bugüne taşınmasında, bugünkü siyasal tartışmalarda esaslı bir payının olduğu bir gerçek.

Peki 2010 Anayasa değişikliklerinden sonra yargı pratiklerinde bu yönde esaslı bir değişimden söz etme imkanımız var mı? Bu soruya “evet” demek bugün itibariyle mümkün görünmüyor. Hal böyleyse yargı bu haliyle geleceğin Türkiye’sinde sorun kaynağı olacak demektir.

Türkiye toplumunun ramazan bayramını kutlarken, gerçek bir bayramın Kürt sorununun demokratik bir siyasal yapılanmanın ardından kutlanabileceğini de hatırlatmak gerek…

İlk üç madde İttihatçı geleneğin devamıdır

Gazetelerde Anayasanın ilk üç maddesinin siyasi partilerin ortak görüşü olduğu haberi verilirken, aynı zamanda anayasanın insan merkezli ve kısa bir metin olacağı da muştulanmış oldu. 100 yıllık ittihatçı geleneğin ürettiği bütün yıkıcı ve faşizan unsurları içinde barındıran, Anayasa Mahkemesinin 1970’lerden itibaren verdiği kararlarıyla kutsiyet kazanan ilk üç maddeyi muhafaza ederken, bir yandan “insan” merkezli anayasa yapımı sözü yalnızca kötü bir şaka olabilir.  Herhalde bu toplumun %70’ine, “ teşekkür ederiz, ancak karar bize aittir” denmiş olacak. Bu durumda “biz” yeni yükselen sınıfa şirin gözüküp sembolik jestlerle bir bahar havası yaratırken bir yandan da iktidarını sağlamlaştırmaya başlayan üniformalı, cüppeli ve kravatlılardan başkası olmayacak. Yeni Anayasa, bu toplumun geleceğine ilişkin bir karardır. Bu geleceği Ankara’ya teslim
ederek karartmak vatanperverlik olmasa gerek!

 Star Gazete

———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI