`Yargı` mı dediniz? – (Kürşat Bumin)

0
145

Bu çerçevede 83. Maddede yer alan `Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır` koşulu kafanızı karıştırmasın, çünkü hiçbir aklı başında anayasada karşımıza çıkmayan bu `alaturka` koşul maddenin 3. fıkrasında yer alıyor ve özellikle milletvekillerinin `yargılanması`nı ilgilendiriyor

Günümüzde her ülke gibi Türkiye`nin de yerinde saymadığı, ilerlediği muhakkak… Misal mi? Önümde ülkemizin `Yargı`sını farklı biçimde gözden geçiren bir yazı (Radikal İki, 16 Eylül 2012) var. Yazının altında yazarı (Kemal Şahin) tanıtan şu bilgiler yer alıyor: `Yargıç, Demokrat Yargı Genel Sekreteri`.

Düşünün ya da hatırlamaya çalışın: Türkiye gibi `Yargı` denilince milletin `Bana müsaade!` diyerek ortamı terk etmeyi tercih ettiği bir ülkede çok yakın bir zamana kadar bir yargıcın (yanlış anlaşılmasın emekli değil, görev başında) mensubu olduğu `kuvvet`i `yerden yere vuran` (lafın gelişi tabii ki) bir yazıyı kaleme alıp yayımlatması akla hayale gelir miydi?

Bana göre de `Yargı`nın içeriden bizzat yargıçlar tarafından değerlendirilmesi-eleştirilmesi çok önemli ve yararlı bir yenilik.

Kemal Şahin`in yazısından şu cümlelerin altını çizmişim: `Türkiye`de yargı, güç ve iktidarların sınırlarını değil, toplumsal grupların temsil sınırlarını çizegelen bir araç olarak kullanılageldi. Böyle bir gelenekten ise ne doğru dürüst meclis tezahür eder, ne de aklı başında bir yargı.`

Yazarın bu değerlendirmesini demokrasi tartışması çerçevesinde karşılaştığımız Yargı ve genel olarak Hukuk`un `Ekonomi` ile birlikte `Politika`nın rolünü çalması sürecine ilişkin yeni sayılabilecek eleştiriler çerçevesinde anlamamak gerekiyor tabii ki. Yazarın ülkedeki `Yargı`dan söz ederken ona yüklediği nitelikler-tam tersine- çok eskiden beri varlığını sürdüren `Yargı-İktidar` ilişkisinden ?tabii ki olumsuz bir ilişki- kaynaklanıyor. Olması gerektiği gibi `iktidarların sınırlarını` çizen değil, tam tersine, olmaması gereken bir biçimde `toplumsal grupların temsil sınırlarını çizegelen` bir araç yani.

Yazının şu cümlesini de işaretlemişim: `…yargıyı, politik mücadelenin konusu olarak ele almaya devam etmek. Yönünü güç ve iktidarlara dönerek toplumsal grupların sınırlarını belirleyen ve halka karşı olan `Devlet Adalet Müdürlüğü` olarak tarif edebileceğimiz bu aygıtı, sınırları toplumsal gruplar tarafından belirlenen ve toplumsallaştırılan bir yargı haline dönüştürmenin başka yolu yok.`

Şahin`in ülkedeki `Yargı`dan `meclisin politik sınırlarını toplumun çok çeşitli kesimlerinden koruyan bir araç` söz etmesi de dikkate değer bir gözlem ve değerlendirme. Yani `güç ve iktidarlar nezdinde işlevselleşen` bir `Yargı`.

Nasıl bir `işlevselleşme` olabilir bu?

Katılır mısınız bilemem ama bu `Meclis-Yargı` bahsi açılınca benim aklıma BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncer`in `PKK üyeliğinden` 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılması ardından ortaya düşen farklı yorumlar geldi. Mahkeme kararının `davanın bitimine doğru ortaya çıktığı` ileri sürülen `gizli tanık`ın katkısıyla oluşması gibi `Yargı`nın benzer davalarda da benimsediği yeni yöntemin şaşırtıcılığı ya da Tuncer`in `PKK üyeliğinden` hüküm giymesi gibi insanı gerçekten gülümsetecek yönü (Şu yön yani: Tuncer`in PKK`ya yakınlığı-hısımlığı tabii ki bir sır değil. Ama bu `üyelik` meselesi de neyin nesi? Sanırsınız ki PKK yasal olarak oluşmuş ve üyelerini `üye defterine` işlemek zorunda olan bir dernek ya da parti!) bir yana, BDP milletvekilinin karar Yargıtay`ca da onaylanırsa Meclis`te dönem sonuna kadar mı kalacağı ya da Meclis`ten doğruca cezaevine mi gönderileceğine ilişkin başlayan tartışma gerçekten de `Meclis-Yargı` arasında gözlendiği söylenen ilişkiye ilişkin iyi bir örnek.

Tuncel`in mahkeme kararının Yargıtay tarafından onaylanması durumunda Genel Kurul`da ne kadar zaman geçirmesi gerektiğine ilişkin hukukçulardan alınan mütalaalar farklılık arz ediyormuş. `Bazı hukukçular` Anayasa`nın `Yasama dokunulmazlığı`na ilişkin 83. Maddesinin 4. fıkrası gereğince Yargıtay tarafından da onanmış cezanın Tuncer`in `üyelik sıfatının sona ermesine` bırakılması gerektiğini belirtirken, `bazı hukukçular` ise Anayasa`nın `Milletvekilliğinin düşmesi` başlıklı 84. maddesinin 2. fıkrasına atıfla mahkeme kararının Genel Kurula ulaşmasıyla birlikte BDP milletvekilinin Meclis ile vedalaşması gerektiğini ileri sürüyorlarmış.

İşte size benim yakınlardaki bir yazımda sözünü ettiğim `Anayasa`nın birbirleriyle tanıştırılmamış maddeleri` meselesine ilişkin ikinci bir örnek!

Gerçekten de 83. Ve 84. Madde birbiriyle tanıştırılmamış, birinin diğerinin varlığından haberi yok…

Adı `Anayasa` olan önümüzdeki metinden hareket ederek söyleyecek olursak:

83. madde apaçık biçimde `Türkiye Büyük Millet Meclis üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır..` (4. fıkra) buyururken, 84. maddesi bir önceki maddeden bihaber olarak `Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme ve kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur` diyor ki, aferin doğrusu!

Bu çerçevede 83. Maddede yer alan `Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır` koşulu kafanızı karıştırmasın, çünkü hiçbir aklı başında anayasada karşımıza çıkmayan bu `alaturka` koşul maddenin 3. fıkrasında yer alıyor ve özellikle milletvekillerinin `yargılanması`nı ilgilendiriyor.

Bu `sözleşme` (Anayasa) karşısında `bazı hukukçular` gibi diğer `bazı hukukçular`ın mütalaaları da doğru ve haklıdır! Bu durumda sorunun çözümü de tabii ki Meclis`teki `parmak hesabında` aranacaktır. Gerçekten de Kemal Şahin`in sözünü ettiği türden bir `güç ve iktidarlar nezdinde işlevselleşen` bir mevzuat ve bir `Yargı` ile karşı karşıyayız.

Göreceksiniz; Yargıtay işi ağırdan almaz ise bugün hukukçular arasında yaşanan tartışma Genel Kurul`a da yansıyacak ve konuya ilişkin alınacak karar Genel Kurul`un tercihi yönünde çıkacaktır

 Yenişafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI