Vallah bu Meltemgiller eğitilmezdir – (İsmail Kılıçarslan)

0
134

‘Vallah bu Meltemgiller eğitilmezdir’ diyorum. Hayatı sadece siyah ya da sadece beyaz alanda yaşamanın getirdiği konfora talipler çünkü. Memleketi de, sanatı da, sinemayı da, politikayı da öz babalarının öz malı sanmaları tam bundan.

Önce Meltem Cumbul’un anlamasını umut ettiğimiz dilden konuşalım, nesnel bilgi verelim. Semih Kaplanoğlu, yönetmenlik, senaristlik ve yapımcılık kariyerine 2001 yılında ‘Herkes Kendi Evinde’ filmi ile başlayan, 2017 yılına kadar 6 tane çok önemli filme yönetmenlik yapmış bir sanat insanıdır.

Meltemgillerin ‘kutsal bilgi kaynağı’ saydığı İMDB isimli güvenilir sinema sitesine göre Kaplanoğlu, (2017 yılında yaptığı Buğday filminin aldıkları hariç) şu ana kadar 28 uluslararası ödül kazanmıştır. Üstelik bu ödüllerin kahir ekseriyeti ‘en iyi film’ dalındadır. Yine üstelik bu ödüllerin bazıları Berlin gibi, Sevilla gibi, Fecr gibi çok önemli film festivallerinden alınmıştır.

Meltem Cumbul ise kariyerine 1994 yılında başlamış bir oyuncudur. Film ve dizilerde oynar, sunuculuk yapar. Yine İMDB isimli siteye dayanarak konuşacak olursak Meltem Cumbul’un oynadığı film ve dizi sayısı 25’tir. Kariyeri boyunca almayı başardığı ödül sayısı ise 3’tür. Tabii, Altın Kelebek, Magazin Gazetecileri falan gibi bazı ödülleri vardır belki bilemem, ama İMDB onlara ödül muamelesi yapmadığı için ben de zikretmeye değer bulmuyorum.

Şimdi işin bir başka tarafına bakalım. Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz ve Derviş Zaim, Türk sinemasının iki binli yıllarda yaptığı atağın motor gücü olan dört yönetmenimizdir. Belki Ceylan hariç, diğer yönetmenlerin öyküsü aşağı yukarı aynıdır. İlk filmlerini bin çeşit zorlukla, bin çeşit parasızlıkla gerçekleştirmiş isimlerdir. Hatta bugün bile film yapma konusunda elleri olağanüstü rahat isimler değildir bu isimler. Zira sinema pahalı bir iştir ve bu dört isim de ‘bağımsız’ kalarak, karışanı-görüşeni olmadan film üretmeyi mesleklerinin bir gereği sayarlar. Yani yaptıkları işten para kazanıp kazanmamayı dışarıda tutarak söylüyorum, bu isimlerin salt ‘para kazanmak için’ yaptıkları herhangi bir işe rastlamak mümkün değildir.

Meltem Cumbul ise şu klasik ‘sinema çok güzel ama hayat da pahalı’ oyuncusudur. Piyasadaki hemen herkes gibi ‘her diziye oyuncu, her geceye sunucu’ olmakla ilgili herhangi bir derdi yoktur. Parasına, tatlı kârına bakar. Bu da ayıp bir şey değildir ayrıca. Sadece tercih meselesidir.

Nereden hatırlayalım biz Meltem Cumbul’u? Yavuz Turgul ustanın yaptığı Yılan Hikayesi isimli dizide sallama çay gördüğünde ‘yine mi balık tutacağız, ıha ıha ıha’ diyerek oyunculuğun belini büken köylü kız rolünden. Doğrusu, bana göre açık ara Türk sinema ve dizi tarihinin gördüğü en kötü ‘köylü kız’ tiplemelerinden biriydi. Mehmet Ali Alabora ve Görkem Yeltan gibi iyi oyuncuların karşısında tel tel dökülüyordu. Yine Yavuz Turgul’un Gönül Yarası’ndan da hatırlayalım Meltem Cumbul’u. Şener Şen ve Timuçin Esen’in şakır şakır oyunculuk dersi verdiği bu sıkı filmin en aksayan yanı Meltem Cumbul’du.

Şimdi de meseleye gelelim. Meltem Cumbul, Adana Film Festivali’nin ödül töreninin sunucusu idi. Parasıyla değil mi? Çağırmış festivali düzenleyenler, gelmiş sunuyor o da. Burası önemli olduğu için bir kez daha vurgulayalım: Parasıyla sunuculuk yapıyor Cumbul. Festivalle tek ilgisi bu.

Festival jürisi bu sene ‘en iyi yönetmen’ kategorisinde ödülü Buğday isimli başyapıtı ile Semih Kaplanoğlu’na verdi.

İşte meselenin koptuğu yer burası. Ödülünü almak için sahneye çıkan Semih Kaplanoğlu’nun kendisine uzatılmış elini havada bırakarak dönüp arkasını gidiyor Meltem Cumbul. Bu terbiyesizliği hangi hakla, ne demeye, niçin yapıyor?

Uzatmanın anlamı yok. Cumbul, kendi kısıtlı aklına, dar algısına göre Semih Kaplanoğlu’nu ‘AKP’li, muhafazakar, yandaş’ bilmem ne saydığı için yapıyor bunu. Bir insan tekine bunu yapmayı, yapabilmeyi en doğal hakkı sayıyor. Zira sanat camiasının, Türkiye’nin, hatta bütünüyle hayatın Cihangir kafelerinde konuşulandan ibaret olduğunu düşünüyor. Bir insanın AKP’li olmasının affedilemez bir hata olduğunu varsayıyor. Kelimenin bütün anlamlarını içine katarak konuşacak olursak bir ‘gündelik hayat faşisti’ olarak yaşayıp gittiğini fark edemiyor bile. Altı üstü parasını alıp programı sunması gereken bir sunucu olduğunu bu yüzden unutup, bu yüzden çakma bir V for Vendetta maskesine bürünüyor. O maskenin gündelik hayatın içinde neşvünema bulan faşizmi saklamaya yetmeyeceğini ise bir türlü anlamıyor. Kendisinin o terbiyesizliği hadsizce yaptığı gün Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın hasta yatağındaki Arif Sağ’ı ziyaret etmesine bakıp ibret de almıyor. Zira ibret, alınabilir bir şey değildir Meltemgillere göre.

Bu yüzden ‘vallah bu Meltemgiller eğitilmezdir’ diyorum. Hayatı sadece siyah ya da sadece beyaz alanda yaşamanın getirdiği konfora talipler çünkü. Memleketi de, sanatı da, sinemayı da, politikayı da öz babalarının öz malı sanmaları tam bundan. Yavuz Turgul olmasa Türkiye’nin adını dahi bilmekte zorlanacağı biri, Yavuz Turgul kadar saygıdeğer bir başka isme fütursuzca terbiyesizlik yapabiliyorsa tam bundan.

Hadi şununla bitirmiş olalım: Sen Semih Kaplanoğlu olarak ‘bir Müslüman yönetmen nasıl film yapabilir?’ sorusuna cevap verecek bir başyapıt ortaya koyuyorsan, Hızır ve Musa kıssasını muazzam şekilde sinemaya uyarlıyorsan, ‘insan uykudadır, ölünce uyanır’ hadisini bir sahneye dönüştürme başarısı gösteriyorsan bu Meltemgiller daha çok kudurur hocam. ‘Yine mi balık tutacağız, ıha ıha ıha’ oyunculuğundan başka ne beklenir ki?

Yeni Şafak

———————————-

İsmail Kılıçarslan

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI