Vakıf ve Sivil Toplum – (Yusuf Tosun)

0
153

Vakıf; insanlık tarihinde atılan ilk doğru adımlardan biridir. Öyle ki; vakıf müessesesi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilinen en eski vakıf da Kâbe’dir.

Malum “Vakıf Haftası” içerisinde yer alıyoruz. Yakın zamanda ihya edilen Kutlu Doğum ve Kûtü'l-Amâre’den sonra bu da yeni bir “Kut”lu hafta… Aslında yeni değil, yenilenmiş haliyle karşımızda. Daha önce 5 Aralık’ta kutlanıyordu. Şimdi Mayıs’ın ikinci haftasında kutlanıyor. Öyle anlaşılıyor ki yeni rejim, yeni gün ve haftalar üzerinden kendine özgü yeni bir paradigma oluşturuyor. Yine görülen o ki; daha yeni kutlamalar da yolda…

Biz de bunu vesile kılıp “Vakıf Medeniyetini” yeniden hatırlamak ve hatırlatmak istedik. Özellikle Sivil Toplum Kuruluşlarının şekillenmeye başladığı bir dönemde vakıf geçmişimizi önümüze koymakta fayda var. Vakıflar Genel Müdürlüğü bu yıl vakıf haftasının temasını “Vakıf Ve Sivil Toplum” olarak işliyor. Vakfı sivil toplumla harmanlayıp yeni formda faydalı hale getirmek açısından yeni bir yol önümüzde duruyor.

Kaostan Çıkış Reçetesi

İnsan mekanik bir varlık değildir hiç şüphesiz. Diğer canlı ve cansız varlıklardan farklı olarak düşünebilme ve karar verebilme özelliği vardır. Bu yönüyle de yeryüzünün en değerli canlısıdır. Yine bu nedenledir ki “Yeryüzünün Halifesi”dir de aynı zamanda. Bu da insana ağır bir sorumluluk yüklüyor haliyle. O da; birey olarak sadece kendisine karşı değil, birlikte yaşadığı diğer tüm insanlara ve dahi bütün canlı-cansızlara karşı görev ve sorumlukları olduğu hususudur. Yani yeryüzünde ahenkli ve adil bir yaşam için çaba sarf etmesi gerekiyor.

Yeryüzündeki yaşamın en önemli ve dikkat çekici yönü birlikte yaşamaya mecbur olmamızdır. Çünkü bireye indirgenmiş bir hayat felaketi de beraberinde getirir. Kalabalıklar arasına sıkışmış yalnızlıklar da… O nedenledir ki geçmişten günümüze bireyi toplumsal hayata teşvik edici ve yönlendirici birçok resmi, gayri resmi organizasyon, kurum, kuruluş, idare… teşekkül etmiştir. Devletler böylesi bir ihtiyacın ürünü olarak doğmuşlardır. Kanunlar, kurallar, anayasalar… Evet, bütün bunlar da aynı menbâının ürünü.

İşte tarihi neredeyse insanlıkla özdeş olan “Vakıflar” böylesi bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Neredeyse tarihin bütün safhalarında her ne kadar ismi ve teşekkülü farklı olsa da var olagelmiş ve tesiri büyük olmuşlardır.

Tamamen gönülden gelen bu sosyal, hukuki ve ekonomik yapılanma zamanla bir medeniyet zinciri oluşturmuştur. Ve halen de o bereketle medeniyetin gölgesinden istifade etmekteyiz. Ne zaman ki vakıflar zayıfladı, işte o zaman insanlarda sosyal çalkantılar da baş gösterdi. İnsanlık felaketlerle karşı karşıya kaldı. Bu tarihi gerçeği yeniden hatırlamak, hatırlatmak ve yaşatmak önemli bir vazifedir.

Çünkü insanlık karanlık bir tünele doğru akıyor. Bir çıkmazla karşı karşıya. Bu darboğazdan kurtuluşun hal çareleri üzerinde kafa yormak zamanı. Bu yönüyle vakıf müessesini yeniden gündemimize almak gerekir. Aynıyla olmasa bile kaostan bir çıkış felsefesi oluşturma adına faydalanabiliriz.

Kurumlaşmış Bir Yardım Anlayışı

Künhüne vakıf olmak için kelime kökeninden başlayarak anlamaya çalışalım.

Kelime olarak “durmak”, “durdurmak” manasına gelen vakıf sözcüğü İslâm hukukunda, bir mülkün bütün faydasını insanların yararına bırakarak, başka birinin mülküne geçmeyecek şekilde kullanımının devamını sağlamak anlamında kullanılmaktadır. Vakıflar da bu bağlamda bir yardım anlayışının kurumlaşmış halidir. Zamanla bir kartopu gibi büyümüş, gelişmiş ve nihayetinde de müesseseleşmişlerdir.

Bir defa en başta belirtmekte fayda var: Vakıfların çıkış noktası, dayanağı tamamen dinidir.

“İyilikte ve (Allah'ın yasaklarından) sakınmada yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.”(Maide – 2)

İslam’ın yardımlaşma-dayanışma ile emir ve yasaklarından doğan vakıf, asırlarca insanlığa hizmet etmiş dini, hukuki ve sosyal bir müessesedir. Görüldüğü üzere ihtiyaç sahiplerine yardım etme düşüncesinin ürünü bu müessesinin kaynağı Kuran'ı Kerim ve sünnettir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’den nakledilen hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sas);

“İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (sadak-i cariye) sahibi, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden evlad bırakanların amel defterlerinin hayır hanesi açık kalıp kapanmaz”buyurmaktadır.

Vakıfları da sadaka-i cariye kabilinde değerlendirmek lazım. Vakıf olduğu müddetçe devam eden bir amel yani. Bu nedenledir ki bu hayırlı hizmet genel kabul görmüş ve inananlar birbiriyle yarışmışlardır adeta.

İlk Vakıf Kâbe

Vakıf; insanlık tarihinde atılan ilk doğru adımlardan biridir. Öyle ki; vakıf müessesesi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilinen en eski vakıf da Kâbe’dir. İnsanların yararına tesis edilen ilk ibadet evi olması yönüyle insanlık tarihinin ilk ortak vakıf malı gibidir. Dolayısıyla Kâbe'den sonra insanlık tarihinde insanlığın ortak yararlarına vakıf kurumları hizmet etmiştir.

“Şüphesiz ki, insanların yararına ilk konulan ibâdet evi, âlemler için mübarek olan ve doğru yolu gösteren Mekke'deki mâbeddir." (Âl-i İmran-96)

Hazreti Peygamber, Medine’de kendisine ait bulunan hurma bahçesini vakfedip gelirini İslam’ın savunma gerektiren ihtiyaçların karşılanmasına tahsis etmiştir.

Fedek'te bulunan hurmalığını da yolculara vakfetmiştir.

Böylece Hz. Peygamber vakıf yolunda ilk adımı atmış ve sahabeler de onun yolunda ilerlemiştir.

Hz. Peygamberi örnek alan Hz. Ömer Semg hurmalığını, Hz. Osman da Rume kuyusunu vakfetmiştir.

“Sevdiğiniz şeylerden    (Allah için) harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmran – 92)

Nitekim Hz. Ömer:

"Ya Rasulullah! Nazarımda çok kıymetli bir bağa sahip oldum. Bu hususta ne buyurursanız öyle yapacağım."

Hz. Peygamber:

"Bu hurmalığın aslını vakfet artık o satılmaz, hibe edilmez ve varis olunmaz. Onun mahsulü sadece infak edilip yedirilir." buyurur.

Bunun üzerine Hz. Ömer’in Semg hurmalığını -arazisini- vakfettiği rivayet adilmektedir.

Anadolu’nun Müslümanlaşmasında Vakıflar

Anadolu'nun Müslümanlaşmasında vakıflar önemli bir etken olmuştur. Anadolu Selçuklu Zamanında kurulan Altun-Aba Vakfı buna örnektir.  Vakıf Konya'da kurulmuştur. 18 odası bulunan hanın gelirinin beşte birinin yerli ve yabancı olup da İslam dinini kabul eden Hıristiyan, Yahudi ve Mecusilerin yemek, elbise ayakkabı ihtiyaçlarını gidermek ve Sünnet edilmeleri, namaz kılacak kadar Kuran öğrenebilmeleri için gerekli masrafların karşılanması amacıyla vakfedildiği vakfiyesinde yazılıdır.

Söz vakfiyelere gelmişken küçük bir hatırlama yapmakta fayda vardır:

Vakfiyelerin giriş kısmında hamdele, salvele ve hayrı teşvik sözleri yer alır. Vakfın hizmet şartları ise ikinci kısımda yer alır. Sonuç bölümünde kimsenin buna müdahale edemeyeceği ve değiştiremeyeceği ile dua ve beddua yer alır.  Sonda da imzalar vardır. Özellikle dua ve beddua kısmı vakıf hizmetinin devamı için önemlidir. Böylece vakıf malı ve hizmeti koruma altına alınmış oluyor.

Zaten vakıflar, hukukî ve kurumsal boyutu ile süreklilik esasına dayalı olarak sosyal yardımlaşma ve dayanışma işlevlerini yürüten kurumlar değil midir? Vakıflar, işte bu sürekliliğe teminat altına alma esasına dayanıyor aslında.

Ayrıca İslam dininin sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem vermesi ve İslam’ın sancaktarlığını yapmış olan Selçuklu ve Osmanlı gibi güçlü Türk devletlerinin de bu tarihi misyonu devralması vakıfların bu yönünün gelişmesinde önemli bir etken olmuştur.

Emeviler ve Abbasiler zamanında büyük gelişme gösteren vakıflar Selçuklular zamanında kurulan Nizamiye Medreseleri ile çıtayı daha da yükseltmiştir.

Böylece İslam dünyasının her yerinde Halifeler medreseler kurmada birbirleriyle yarışır hale gelmiş ve vakıf faaliyetleri böylece geçmişten günümüze kalıcı bir hal almıştır.

Yazının devamı için tıklayınız!

Haber 10

———————————-

Yusuf Tosun

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI