V. OTURUM: Geçiş Dönemlerinde Siyaseti Yeniden Düşünmek

0
151

12. Anadolu Buluşması’nın V. Oturumunda; Ahmet Turan Koçer, Ümit Aktaş ve Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu birer sunum yaparak düşüncelerini katılımcılarla paylaştı.

12. Anadolu Buluşması’nın “Geçiş Dönemlerinde Siyaseti Yeniden Düşünmek” başlıklı V. Oturumu 16 Ağustos 2017 Çarşamba günü yapıldı.

Yusuf Tosun’un moderatörlüğünü yaptığı V. Oturumda; Ahmet Turan Koçer “Yeni Dünya, Yeni Türkiye ve İslam Dünyası”, Ümit Aktaş “Hilafet Sonrası Bir Dünyada Siyasetin Yeniden Düşünülmesi” ve Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu “Perspektif Sorunu” başlıklı birer sunum yaptı.

İslam dünyasının bugünkü sorunlarını konuşmak için bir araya geldiklerini belirten oturum başkanı Yusuf Tosun sunumcular hakkında kısaca bilgi verdikten sonra ilk sözü Ahmet Turan Koçer’e bıraktı.

“Şu an dünya büyük bir krizin içerisinde, İslam dünyası büyük bir saldırı altında, Türkiye büyük bir bağımsızlık mücadelesi veriyor” diyen Koçer; “Eğer bir şey adına bir şey söyleyeceksek bu dönemde söylememiz gerekir. Sözümüzün de bedelini ödemeye hazır olmamız lazım. Bedeline hazır olmadığımız şey bizim namusumuz değildir. Söz namustur. Sahip çıkılması gereken, uğrunda ölünmesi gereken yeğene şeydir" şeklinde konuştu. 

İslam dünyası güçsüz değil, politikasızdır

Ahmet Turan Koçer’in konuşmasının satır başları şöyle:

-Öncelikle Allah’a sığınarak başlıyorum. O’nun sözünden daha yüce bir söz bilmiyoruz. İnşallah O, bizim çabamızı gerekli hedeflere ulaştıracaktır. Katkımıza da gerekli muameleyi yapacaktır diye umut ediyoruz.

-Türkiye şu an kendini teslim almaya çalışan Batılı politikalara karşın, kendini teslim etmeyen birtakım politikalara ihtiyaç duymaktadır.

-Türkiye tek başına kendi ulusal sınırları içerisine bağlı olamaz, beka sorununu çözemez, devam ettiremez. Zaten bugün geldiğimiz noktada ulus devlet formatı, bizzat ulus devletin kurucuları ve inşa edicileri tarafından da bir kenara bırakılmış durumda. Onlar da yeni bir çözüm, yeni bir yol, yeni bir gelecek perspektifi arıyorlar.

-Bu dönemde tabi ki bizim de söyleyecek sözlerimiz var.  

-Geleceğe dair konuşmak konusunda, özellikle Müslümanlarda büyük bir çekingenlik var.

-Tarihi tecrübeyi göz önüne almamız gerekir. Tecrübe, daha önce olanın tekrar olabileceğini gösterir.

-Türkiye, tarihinde batı eksenli olarak misak-ı milli sınırlarında, Eti medeniyeti ve Akdeniz tarihi olan, doğu ekseninde ise Selçuklu, Osmanlı turanı tecrübesi olan bir ülkedir.

-Batı, kafayı İslam dünyasına takmış durumda…

-Düşman, bizi geliştiren rakiptir. O yüzden maksatlarını takip etmemiz, planlarını sezmemiz gerekir.

-Osmanlıdan bugüne İslam dünyası adeta köpeksiz köy gibi… Üzerinde Batılıların cerrahi operasyon yaptığı bir alana dönüşmüştür.

-Dünya geriye doğru gidiyorsa biz niye bu haritaları tekrar düşünmeyelim?

-Onların haritası varsa bizim de var. Gönlü bu işten yana olan herkes bu haritalar üzerinde çalışmalı… Gâvurlar şaşırmalı, hangisini engelleyeceklerini bilememelidir.

-Yaptığımız her güzel işte askeri, siyasi, ekonomik tedbirler alıp onu engellemek için durmaksızın çalışıyorlar.

-Türkiye’nin hayat alanından bahsedeceksek; Türkiye, Kafkasların, Balkanların hayat alanıdır.

-Türkiye’nin etki alanına dikkat edelim. Örneğin İyilikder’in götürdüğü projeler… Biz onları oraya, “ismimiz gitsin” diye yapmıyoruz, Allah rızası için yapıyoruz.

-Bizde; “haksızın yanındayım, mazlumun zulüm görmesine dayanamam” anlayışı vardır. Mazlumun Venezüellalı olması veya gayrimüslim olması bize bir şey ifade etmez, onun yanındayız.

-1500’lü yıllarda toplumlar birbirleriyle tanışarak, kaynaşarak yaşıyordu. Müslüman dünyası da öyle…

-Dinler haritası bile “İslam dünyası var mıdır” sorusuna cevaptır.

-Batılılar üşenmemiş bir de mezhepler haritası çıkarmışlar.

-Gelir haritasında İslam dünyası en düşüklerin içindedir.

-Kaynak haritasında İslam dünyası en fazladır.

-Hiçbir kaynağa sahip olmayan Batının gelirinin fazla olmasına dikkat edin.

-Ağlaşmayı bırakalım.

-Bize nasıl muamele edilmesini belirleyen bizleriz.

-Nüfus yoğunluğunda, nüfus artış haritalarında İslam dünyası avantajlı…

-Allah kendi üzerine aldığını yapıyor, nüfus, kaynak veriyor.

-İslam dünyasında gözünü kırpmadan kendini feda eden insanları var. Ama Batılılar bunu alıp kendi çıkarlarına kullanıyor.

-Ortalama ömür haritasında Müslümanlarda yine yaşlar küçük…

-Büyümeye değer olan yerler haritasında yine İslam ülkeleri değmeyen kısımda…

-Bireysel özgürlük haritalarında en özgür yerler Batı…

-İslam dünyasının biraz özgürleşmesi söz konusu olduğunda hemen budanıyor.

-Pasaportu en kıymetli ülkelerde en açık renk yine Müslümanlar…

-Haçlı, Moğol seferleri oldu bir zamanlar, ama şimdi hepsi birden var.

-İslam dünyası güçsüz değil, politikasızdır.

-Türkiye değişti, İslam dünyası da değişir.

-Politik dünya azınlığı (Yahudiler) apolitik çoğunluğu yönetmektedir.

Siyasal krizi Muaviye başlatmıştır

Ahmet Turan Koçer’den sonra, “Hilafet Sonrası Bir Dünyada Siyasetin Yeniden Düşünülmesi” başlıklı sunumunu yapmak üzere yazar Ümit Aktaş söz aldı.

Aktaş konuşmasında özetle şunları dile getirdi:

-Her kriz, krizlere hazırlıklı olanlar için bir fırsat teşkil eder. Eğer değerlendirebilirsek krizler bizim için bir fırsat oluşturur. Ama değerlendiremezsek, kriz daha da derinleşir. 1924’te hilafet denilen yönetim biçimi sona erdirilirken daha sonra birkaç hilafet kongresi düzenlendi. Burada sonu gelmeyen tartışmalar yapıldı. Ama ortaya paramparça bir İslam dünyası çıktı.

-O dönem farklı düşüncedeki çok sayıda insan daha sonra bu parçalanmışlığın bir bütünlüğe dönüşmesini umut ettiler. Ama aradan geçen yüzyıla rağmen böyle bir umut maalesef gerçekleşmedi.

-Bunu bir kenara koyalım, bu süre içerisinde yani yüzyıl içerisinde hilafet kavramı veya hilafet yönetimi kavramı üzerinden derin analizler bile yapılmadı.

-Hilafet yönetimi derken ne kast ediyoruz? Diyelim ki bir ülkede gerçekten iktidara gelsek, hilafeti gerçekleştirsek, nasıl bir yönetim ortaya koyacağız? Bunu sorduğumuz zaman, yüzyıllık sürece rağmen maalesef bu soruya verilecek somut cevaplar da yok.

-Bir takım siyasetnamelerde halifenin özelliklerine dair bir takım özellikler var. Ama bunlar sadece halifenin özelliklerini sayan şartlar. Hilafet yönetiminin ne olduğuna dair somut bir şey yok. Bildiğim kadarıyla bu süreç içerisinde buna dair bir çalışma yapılmadı.

-İslam dünyası dediğimiz coğrafyada ellinin üzerinde ülke var. Her birisi çok farklı yönetimlerle hatta yönetim bile sayılmayacak idarelerle yönetilmekte.

-Gerçekten hilafet yönetimi denilen şey var mı peki? Hilafet kavramı Kur’an’da geçiyor, biliyoruz. Ama Kur’an’da yönetim olarak geçmiyor. Kur’an’da daha çok insanın bireysel, toplumsal açıdan sorumlu bir varlık olarak yaratılışını kastediyor hilafet kavramı.

-Halife kavramı, Hz. Ebubekir yönetime seçildiği zaman ortaya çıkan bir kavramdır, siyasal açıdan.  Hz. Ebubekir’e halife seçildiğinde, bazıları “ey Allah’ın halifesi” diye hitap ediyorlar. Hz. Ebubekir şiddetle reddediyor. Onun yerine, “Peygamberin halifesi” hitabını kabul ediyor. Ki bu, doğru bir tanımdır. Yani peygamberden sonra gelen… Çünkü halife kavramı “sonra gelen”, “halef” anlamına gelen bir kavramdır. Hz. Ebubekir’in, “Allah’ın halifeliği” kavramını reddetmesi daha sonra ortaya çıkacak olan, ortaya çıkacağını iddia ettiği halifelik kavramına yüklenmek istenen ve yüklenen o kutsallaştırma operasyonuna çok yerinde bir tepkidir.

-1924’te hilafet ortadan kaldırılırken, aslında bu kutsallaştırma kavramına bir tepki olarak ortadan kaldırılma operasyonu gerçekleştirilir. Çünkü Kemalizm de Mustafa Kemal büyük ölçüde Fransız laisizminden ve pozitivizmden etkilenmiş bir akım, bir cereyan… O akım sadece Türkiye ile sınırlı kalmış bir akım değil. Bütün İslam dünyasında etki göstermiş, halifelik sonrası dünyada nasıl bir yönetim olacağına dair batılı bir model olarak kurulmuş bir akım.

-Mesela İngiliz dünyası Anglosakson dünya böyle değil. Oradaki anlayış bu anlamda kutsalcı değildir. İngiliz aklı, aslında kapitalist akıl da diyebiliriz. Hiçbir zaman kirli suyla birlikte, -onların deyimiyle- birlikte bebeği de fırlatıp atmazlar. Ama Fransız ideolojik yapı, ideoloji için gerekirse bebeği de fırlatıp atabilir. Nitekim Türkiye’de de yaşanan aynı şey oldu.

Burada bebek neydi? Bebek halifelikti. Ama daha önemlisi alfabe… Çünkü bunlar bizim için hakikaten kaybedilmemesi gereken değerlerdi.

-Hz. Ebubekir’den sonra Ömer, Osman ve Ali yönetime geçiyorlar ve onlar kendilerini “emir’ül müminin” olarak tanımlıyorlar. Artık halifelik kavramı yok. Ancak bu sırada daha sonra ortaya çıkacak olan İslam dünyasındaki ilk ciddi krizi, siyasal krizi başlatan Hz. Osman’ın katledilmesi öncesinde, Hz. Osman’ın “Allah’ın giydirdiğini ben çıkaramam” diyerek muhaliflere tepki göstermesinde ifade edilen cümle aslında halifelik kavramına yüklenen ilk kutsallaştırıcı işlevi ortaya koyuyor.

Yani burada zımni olarak şu sonuç çıkıyor; Halifeliğin veya yöneticiliğin bir kader olduğu, Allah’ın tarafından giydirildiğine göre ve aynı zamanda yöneticinin ölümüne kadar iktidarda kalacağına dair de bir çıkarım yapmak da mümkün ki neticede daha sonraki yönetimlerde de fiili olarak bunu gözlemleyebiliyoruz.

Halifelik kavramını bilinçli olarak ilk kullanan kişi, kendisini yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tanımlayan Muaviye’dir. İslam dünyasındaki siyasal krizin başlaması onunla birlikte olmuştur. Aslında Muaviye seçimle gelmemiştir. Fiili olarak yönetime el koymuştur ve daha sonra yazılan siyasetnamelerdeki halifelik kavramı onunla birlikte başlayan sürecin bir tasviridir.

-Halifelik aslında Kureyşli olmayı gerektiren bir durumdur. Osmanlılar Kureyşli olmamalarına rağmen halife kelimesini kullanmıştır. Fakat ilginçtir bu şarta kimse karşı çıkmamıştır. Osmanlıya halifelik geçince bu konu üzerinde durulmamıştır.

-Muaviye’nin yaptığı tanrı-krallık…

-“Raina” gütmekle ilgili bir şeydir. Muaviye’nin kurduğu o kutsal devlet, Kur’an’daki birçok kavramı iktidar prizmasından geçirerek değiştirecektir. Cihat kavramı örneğin, müminin içiyle ilgili olandan savaşçı bir söyleme dönüşmesi…

-Emir kelimesi mesela… Bunun gibi birçok kavram iktidardan geçerek yamultulmuştur.

-Sizin peygamberle ilişkiniz güdülme değil, birlikte davranma, istişare şûra ilişkisidir. Burada yamultulan kavramlardan biri de istişaredir. Bu kavram sonradan padişahların birilerine danışması oldu.

-“Raina” ve “unzurna” meselesi temel iktidarla ilgili bir meseledir. Muaviye’ye kadar yöneticilere bile “unzurna” diye hitap ederken, muhalefet ederken, Muaviye’yle birlikte “unzurna” yerini “raina”ya bırakacaktır.

-Tefekkürün olmadığı yerde üretimin olması mümkün müdür?

-Kant’ın dediği gibi düşünmeye cesaret edin. Edemezsek sorunları nasıl çözeceğiz?

-Muaviye’yle birlikte çıkan şeylerden biri de her şeyin üstüne gücü, iktidarı koymaktır.

-O süreçten 1924’e kadar birçok âlim yaşadı, ama peygamberin iktidarı, yöneticiliği konusunda ciddi bir çalışma yapılmadı.

-Şunu açıklıkla söyleyelim; demokrasi problemsiz bir sistem değil, birçok problemleri var. Ama günümüzde uygulanan iyi-kötü en iyi yönetimlerden birisi…

-Ömer divan sistemini alınca oluyor da bugünkü yöneticiler demokrasiyi alınca neden kâfir oluyor. İyi nerdeyse onu almalıyız.

-Kendi aklıyla düşünen, kendi kalbiyle iman eden insanlardan oluşan iman toplumu dünyanın hiçbir gücünden korkmaz. Onun ne nükleer silahlara ne de şuna buna ihtiyacı yoktur.

Yeryüzünde bunun birçok örneği var. Mesela Vietnam örneği, Cezayir örneği… Bu halklar nasıl bağımsızlıklarına kavuştular? Çok mu silahları vardı, çok mu güçleri vardı?

-ABD Vietnam’da yenilip gittikten sonra, bir Amerikalı sinema sanatçısı şunu söyledi: “Biz Çin’den, Biz Vietnam’dan çekilmiş olabiliriz, ama yine de bizim bluejeanimiz, yine de bizim Cocacolamız hâlâ orada.”

Perspektifteki sapmalar

Ümit Aktaş’tan sonra “Perspektif Sorunu” başlıklı sunumunu yapmak üzere son olarak Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu söz aldı ve özet olarak şunları dile getirdi:

-“Ahirzaman İlmihali” kitabımızda bu kavramı mecazen kullanmıştık. Ama şimdi şu soru ciddi olarak tartışılıyor; Ahir zaman gerçekten yaklaştı mı? Yani gezegen ciddi olarak tehdit altında mı değil mi? Şu anda bütün dünyada ciddi olarak bu tartışılıyor ve ciddi bir tehditle karşı karşıya olduğumuz giderek daha fazla dile getiriliyor. Bu perspektiften, yani sahipsiz olan gezegene sahip çıkmak anlamında nasıl bir bakış açısı geliştirebiliriz, bu noktada özellikle İslam dünyasının şaşılıklar, bakış açılarındaki sapmalar, perspektif bozuklukları nelerdir, bunlar üzerinde bir deneme yapmak istiyorum.

-“Ahirzaman İlmihali”nde, İslam’ı iki anlamda kullanmıştık:

1- Genel olarak, bütün dinlerin adı olarak İslam.

2- Özel olarak, bizim dinimizin adı İslam.

Fakat Aliya sayesinde İslam’ın yeni bir adı, yeni bir kimliği, yeni bir boyutu da belki ortaya çıktı. O da; dünyada iyi, güzel, doğru olan ne varsa onun ikinci adı olarak İslam…

-İslam dediğimde büyük daireden bahsedeceğim. Perspektif kaybımızın en büyük sebebi bu büyük daireye bakamamak… Ağacı görüp ormanı görememek…

-İslam dünyasının müzmin güncel sorunları… 100 yıldır tartışıp neden ilerleme olmadığı sorulmalı…

-Bu kadar çok ağza alındığı, bu kadar varoluş amacının tersyüz edildiği dönem İslam tarihinde aransa bulunamaz.

-57 İslam ülkesi bağımsızlığını kazandı, ama gerçek anlamda değil, kâğıt üzerinde…

-Emperyal ülkelere bağımlı olmayan bir İslam ülkesi bulunmamaktadır.

-İslam ülkeleri için “gelişmekte olan” diye bir kavram oluşturuldu.

-İslam ülkeleri şu anda ulus devlet gibi yapılanmış gibi görünse de kabile olmayı aşamamış… Üretim değil, tüketim toplumu…

-Bilim-sanat gibi konularda bir şey ortaya koymadı…

-İslam dünyası neden bu halde? Perspektifteki sapmalar:

1-Bakanın durduğu yer,

2-Bakılan nesneye uzaklık,

3-Bakanın yüksekliği,

-Bakış açımız sabit olmadığı için perspektif sorunu yaşıyoruz. Dün “küfürdür” denilen demokrasiye bugün “Allah’ın emri” deniyor.

-En büyük perspektif bozukluğu; İslam’ın, nasılsa Müslüman olduğumuz için çantada keklik olduğu anlayışı… İslam’ın keşfedilecek bir şey değil, tekrar edilecek bir şey olduğu anlayışı…

-İslam konusundaki bilgimiz İslam konusundaki bilgimiz cahilliğimizden ibarettir.

-İslam artık, Müslüman olmayanların üzerinde kafa yorduğu bir duruma dönüşmüştür. Bununla yüzleşmek yerine kafayı kuma gömmek tercih edilmektedir.

-İslam dünyasının kültürel sorunlarıyla yüzleşirken, içe kapanmak gibi bir hataya düşmemek gerekir.

-İslam dünyasına en büyük kötülüğü Müslümanların kendisi yapmıştır. Birbirlerini tekfir eden, boğazlayan, öldüren Müslümanlar en büyük kötülüğü İslam’a yapmıştır.

-Bir başka perspektif yanlışı; nasdan olguya değil, olgudan nasadır.

-Kur’an konuşmaz, onu konuşturacak olan insandır.

-Kendi görevimizi naslara, Kur’an’a bırakmak yerine, kendimiz çözmeye çalışmalıyız. Yani olgudan nas’a…

-Türkiye dindarlığı şirkle karışık bir dindarlıktır.

-Sadece Müslümanlardan oluşan bir İslam dünyası hiç olmadı.

-Müslümanlar her zaman diğer din mensuplarıyla birlikte yaşadı. Her zaman ilk başlangıçta Müslümanlar azınlıktaydı.

-İslam ümmeti yerine, İslam medeniyetinin çocuğu olmak kavramını öneriyorum.

-İslam dünyasının tek başına çözüm üretmesi mümkün değil, hayalcilikten kurtulunmalı… Hılful fudul mantığıyla diğer dinden insanlarla da birlikte iş yapılmalıdır.

-Pasif iyi, aktif kötünün en büyük destekçisidir. Aktif kötü karşısında yeryüzündeki tüm iyilerle birlik halinde hareket etmeliyiz.

V. Oturumun videosu: