Üretilmiş Radikalizm, Enstrümantal Gelenekçilik ve ‘İslam’ın Entelektüel İç Savaşı’ – (Nihat Karademir)

0
489

Tarih şahittir ki Batı, İslam Dünyası’nı yaklaşık üç asırdır işgal etmekte ve sömürmektedir. Batı’nın emperyalist seferleri başladığında ise ne IŞİD ne de Boko Haram vardı. İşgal edilen hiçbir coğrafyayı Selefiler veya adına radikal denilen İslami hareketler yönetmiyordu.

Henry Kissenger, 11 Eylül'ün hemen ardından, "Bundan sonra savaş İslam'ın kendi içinde olacak" dediğinde, ABD'nin emperyal aklının işleyişine yabancı olan birçok insan bu cümleyi, Süper Gücün diplomasisine hâlâ yön vermekte olan kurt bir politikacının geleceğe yönelik bir tahmini olarak değerlendirmişti. Ancak emperyal akıl için "Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu yaratmaktı" ve bu aklı temsil eden sembol kişilerden biri olarak Kissinger da bir tahminde bulunmaktan öte, bir temennide/tavsiyede bulunuyordu.

Kissinger'ın ifadelerindeki yenilik ve dehşet İslam'ın düşmanlaştırılmasından değil, tavsiye edilen yöntemden kaynaklanıyordu. Nitekim İslam Dünyasına yönelik düşmanca söylemler Berlin Duvarı'nın yıkılmasından hemen sonra daha açıkça dile getirilmeye başlanmış ve Soğuk Savaş'ın bitişi ile bir meşruiyet krizi yaşamaya başlayan NATO, yeni düşman konseptini (radikal) İslam olarak belirlemişti. Ancak ABD'nin şeytani zekâsı, NATO'yu yeni düşman ile mücadele yöntemlerini revize etmeye zorluyor ve Müslümanlarla savaşmak yerine İslam-içi bir savaşı tavsiye ediyordu. Bu yeni yöntemin sadece ABD'de değil, NATO'da da benimsendiğine dair en üst düzey itiraf ise çok sonraları, daha birkaç hafta önce; Suriye İç Savaşı'nın en kritik döneminde, NATO Genel Sekreteri'nden gelecekti. Genel Sekreter Stoltenberg, IŞiD'e karşı Suriye'ye asker göndermeyeceklerini ve kurbanların çoğunluğunun Müslüman olduğu bu savaşta Müslümanlar için savaşmayacaklarını vurgulayarak tüm dünyaya net bir mesaj vermiş oldu.

Batı'da bu yeni düşmanlık ve çatışma konseptinin ideolojisi, stratejileri ve yöntemleri geliştirilirken; İslam Dünyası, kaçınılmaz olarak neredeyse tüm dikkatini Afganistan, Irak, Suriye, Filistin ve dünyanın farklı bölgelerindeki savaşlara, iç savaşlara, işgallere ve insani trajedilere yöneltmek zorunda kaldı. İslam'la mücadelenin aynı zamanda entelektüel/fikri bir savaş ve bununla birlikte entelektüel/fikri bir iç savaş olduğu gerçeği çoğu zaman ıskalandı. Hâlbuki Kissinger'ın mesajını alan ABD devlet aklı ve aklın hizmetinde olan düşünce merkezleri, bu tavsiyeyi kısa süre içinde kapsamlı projelere dönüştürmeye başlamışlardı.

Söz konusu projelerden, içerisinde en dikkate değer olanı ise RAND Corporation tarafından hazırlanmıştı. Hem projeyi hazırlayan kurumun kimliğinden hem de projenin içeriğinden dolayı basında da ayrıntılı olarak tartışılan "Uygar ve Demokratik İslam: Partnerler, kaynaklar ve stratejiler/Civil and Democratic İslam: Partners, resources and strategies" adlı rapor İslam Dünyasını köktenciler (radikal islamcılar), gelenekçiler, modernistler ve laikler olarak dört gruba ayırıyor ve ABD devlet aklına İslam'a yönelik politikasını modernistler üzerinden kurmasını ve laikleri desteklemesini tavsiye ediyor.

Buraya kadar olan kısım Batı-İslam Dünyası ilişkilerinin son birkaç yüzyıllık gelişimi bağlamında değerlendirildiğinde bir çelişki ve tutarsızlık içermiyordu. Dahası (radikal) İslamcılar ile modernistler/laikler arasındaki bir çatışmayı İslam-içi bir savaş olarak değerlendirmek de doğru olmayacaktı. Çünkü neredeyse iki asırdır gündelik yaşamımızın bir parçası haline gelen bu çatışma, Batı'nın İslam’la olan kavgasının bizim coğrafyamızdaki izdüşümden fazla bir şey değildi. Her ne kadar onlar için de kabul edilmesi zor bir gerçek olsa da, modernistler -ama özellikle de laikler- İslam(cılığ)a karşı Batı adına vekâlet savaşı yürütmekteydiler.

Bundan dolayı raporun asıl vurgulanması gereken kısımları radikalizm ile gelenek arasında bir çatışma çıkarılmasını tavsiye eden sonraki kısımlarıdır. Çünkü bu bölümler bugün yaşamakta olduğumuz entelektüel iç savaşın nerelerde kurgulandığı ve bu savaşta taraf olanların aslında, bilerek veya bilmeyerek kimlere hizmet ettiği hususunda önemli ipuçları barındırmaktadır.

Raporun İslam Dünyası'na yönelik temel vizyonu radikal İslamcıların "ortak düşman" olarak benimsetilmesidir. Bunun ilk adımı olarak da gelenekçilerin köktencilere/radikallere karşı desteklenmesi tavsiye edilmektedir. Bir taraftan radikal grupların aşırılıklarını ve şiddetini eleştiren gelenekçiler kamuoyuna pazarlanırken; diğer taraftan gelenekçilerle radikaller arasındaki anlaşmazlıklar teşvik edilmeli ve aralarındaki her türlü ittifakın önüne geçilmelidir. Rapor ABD hükümetinin fırsat buldukça gelenekçilere fikri alanda eğitim ve donanım hizmetini vermesini de gerekli görmektedir. Buradaki temel amaç radikalizm ile daha nitelikli bir mücadele yapmak ve onların İslami yorumlamalarına itiraz edip tutarsızlıklarını açığa vuracak grupları takviye etmektir.

RAND raporunun diğer önemli tavsiyeleri ise radikallerin illegal grup ve eylemler ile ilişkilerinin ortaya koyulması, radikallerden kaynaklanan şiddet eylemlerinin neticelerinin kamuoyuna duyurulması,  bölgelerini yönetmeye ilişkin yetersizliklerinin gösterilmesi ve aralarındaki bölünmelerin desteklenmesidir. Ayrıca radikal grupların laik, solcu ve milliyetçi gruplarla ABD karşıtlığı üzerinden işbirliği yapması da engellenmelidir. Şüphesiz bütün bunlar yapılırken kimlerin radikal veya gelenekçi olduğunu belirleme ve tanımlama hakkı başını ABD’nin çektiği Batı’nın imtiyazı olacaktır.

Batı'nın laboratuvarlarında üretilmiş IŞİD, Boko Haram ve benzeri matris/proje örgütler üzerinden yürütülen tartışmalar ve İslam coğrafyasının içinde bulunduğu üç asırlık yenilmişliğin en önemli sorumlularından biri olan muhafazakâr gelenekçiliğin, yine bu örgütler üzerinden tecditci İslami hareketlerden rövanş almaya çalışması, yukarıda zikredilen raporda vurgulanan tavsiyelerin neredeyse kusursuz bir şekilde uygulandığını göstermektedir. İslam Dünyası'nın genelindeki solcu, modernist, milliyetçi ve mezhepçi yapıların, İslami hareketi boğmaya çalışan Batı emperyalizmi ile yine aynı örgütleri bahane ederek işbirliği yapmaya koşmaları da; adına radikalizm, fundamentalizm veya Siyasal İslamcılık denilen yerli ve sahih İslami hareketin "ortak düşman" olarak benimsetilmesi projesinin, şimdilik başarılı olduğunun işaretlerindendir.

Tarihinin bu en önemli projesinin en küçük ayrıntısını dahi ihmal etmemeye kararlı olan Batı, İslami hareketin şeytanlaştırılması aşamasında mevcut yerli hareketlerle mücadelenin istenen sonuçları sağlayamayacağını hesap etmiş olmalı ki, kendi laboratuvarlarında ürettiği matris/proje terör örgütlerini sahneye sürmüş ve bu örgütlerin barbarlıkları sayesinde Küresel İslami Hareketin birkaç asırlık kazanımlarını kısa bir süre içinde yok etmeye ve anti-emperyalist İslami mücadeleyi itibarsızlaştırmaya çalışmıştır.

Bu stratejisinde modernist, laik, milliyetçi ve mezhepçi yapıların önemli bir kısmını kolayca yanına alabilen Batı'nın en önemli müttefiki ise pusuda bekleyen muhafazakâr ve sinsi gelenekçilik olmuştur. RAND'ın stratejistlerini yanıltmayan ve Batı’nın İslam ile savaşında araçsallaştırılma pahasına ümmetin iç savaşını bir rövanş ve intikam fırsatına dönüştüren Gelenekçi İslam, adeta tarihi tersyüz edercesine; İslam coğrafyasının maruz kaldığı tüm işgallerden ve müdahalelerden “mezhepsiz, Vahhabi, Selefi ve aşırıcı” vb. sıfatlarla nitelendirdiği ve/veya kendince itham ettiği tecditçi/sahih İslami hareketleri sorumlu tutmuştur. Tecditçi damarın entelektüel meydan okumasına hiçbir zaman kayda değer bir karşılık veremeyen gelenek, her zaman olduğu gibi yine iktidara yaslanarak ve bu sefer Batı'dan da beslenerek rövanş almaya çalışmaktadır. Yaklaşık dokuz yüz yıl önce yaşamış ibn Teymiye'den Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi çağdaş İslam öncülerine ve Vahhabi hareketinden İhvan-ı Müslimin'e kadar birbiriyle mekânsal ve zamansal olarak çok uzak olan birçok kişi ve yapının bir araya getirilerek Selefilik üst başlığıyla ve IŞİD gibi üretilmiş bir örgüt üzerinden itibarsızlaştırılması sadece Batı'nın oyununun değil, geleneğin kininin de büyüklüğüne işarettir.

Bu söylemin tarihe ve Selefiliğe ilişkin iddiaları ise anakronik ve muharreftir. Tarih şahittir ki Batı, İslam Dünyası'nı yaklaşık üç asırdır işgal etmekte ve sömürmektedir. Batı’nın emperyalist seferleri başladığında ise ne IŞİD ne de Boko Haram vardı. İşgal edilen hiçbir coğrafyayı Selefiler veya adına radikal denilen İslami hareketler yönetmiyordu. Cezayir, Tunus, Mısır ve diğerleri işgal edildiğinde bu bölgeler kokuşmuş, çürümüş, hurafeci ve donmuş geleneğin etkisi altındaydı. Yakın zamanlarda Afganistan, Irak ve Suriye Batı müdahalesine ve işgaline maruz kaldıklarında yine Selefiler veya radikaller yoktu. Bu ülkelerin başında radikallere göz açtırmayan modernist ve laik yöneticiler ve bu yöneticiler ile gayet iyi geçinen mezhepçi, meşrepçi ve konformist gelenekçiler vardı. Bu yüzden "radikallerin veya Selefilerin aşırılıkları Batı işgalini davet ediyor" sözü doğru değildir. Bilakis Malik Bin Nebi'nin "Sömürünün sebebi bizim sömürülmeye yatkın olmamızdır" sözü özellikle muhafazakâr/gelenekçi toplumlar için doğrudur.

Kaldı ki bu söylemde kullanılan Selefilik tabiri de tarihi gerçeklere uygun değildir. Çünkü Selefilik yoktur. Selefilikler vardır. Nasıl ki tasavvuf yoktur ve tasavvuflar vardır, dediğimiz gibi. İslam ümmeti Zahidlerin Selefiliğinden, Vahhabilerin Selefiliğine ve hatta Nakşibendi Selefiliğine kadar sayılamayacak kadar Selefilik türüne şahit olmuştur. Ortaya çıkan her hareket ne kadar yenilikçi olursa olsun kendine hedef olarak Selef-i Salihin yaşantısını ve samimiyetini örnek almış ve bir yüzü geleceğe bakmışsa da diğer yüzü hep geçmişe dönük olmuştur. Bu yüzden, şayet Selefilik kavramı İslami hareketleri kriminalize etmek için kullanılmaya devam edilirse, kendini bundan kurtarabilecek çok az İslami yapı vardır. İçeriğini ve sınırlarını Batı çıkarlarının belirlediği esnek ve manipülatif kavramsallaştırmalar, kısa vadede bazı ulusların veya grupların işine yarasa da son kertede ümmetin geneline zarar verecektir.

Kategorik ve manipülatif bir Selefilik düşmanlığı üzerinden ve IŞİD bahanesi ile İslam tarihinin ve bugünün mücahit ve muvahhit şahsiyetleri ve hareketleri itibarsızlaştırılırken, gerek geçmişteki Moğol ve Haçlı işgallerinde gerek ise son üç yüzyıldır karşı karşıya olduğumuz Batı işgallerinde, işgalci ile işbirliği yapan veya sanki hiç bir şey olmamış gibi kendi “manevi karantinalarına” çekilen geleneklerin İslam’ın tek sahih yorumu olarak dayatılması, öncellikle biz Müslümanların itiraz etmesi gereken temel sorunlardan biri olarak evirilmiştir. Ancak bu itiraz yapılırken bile İslam’ın iç savaşını körükleyecek ve Batı’nın projelerine hizmet edecek yöntemler ve söylemlerden kaçınılmalı ve ümmetin maslahatı için daha kucaklayıcı ve daha kuşatıcı bir dil geliştirilmelidir.

———————————-

Nihat Karademir

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI