Ana Sayfa Kategoriler Dosyalar Üç Şehir, Üç Âkil İnsan ve Bir Şiir

Üç Şehir, Üç Âkil İnsan ve Bir Şiir

0
Üç Şehir, Üç Âkil İnsan ve Bir Şiir

Bir fizik öğretmeni olan Ubeyd’e bağlı birlikler, dört ayrı cephede savaşmaktaydı. Gençliği, güleç yüzü ve sempatik tavırlarıyla, üzerinde bir komutandan çok, eşitler arasında birinci olmanın havası vardı.

Dergimizin yazarlarından oluşan bir heyet, Suriye’de süregitmekte olan savaş şartlarını yerinde görmek ve yine bu konu ile ilgili bir program çerçevesinde, 13-15 Nisan’da Antep,

Azez ve Halep’deydi. Sınırdan geçişin olağanüstü şartlarından itibaren başlayan yolculukla, daha bu noktadan itibaren bir trajedinin içerisine girildiği fark edilmekteydi. Nitekim dönüşte, heyete bu noktada mihmandarlık eden iki kişiden birinin, heyet ayrıldıktan sonra rejim yanlısı güçlerce vurulduğu öğrenildi.

İlk ziyaret, Azez şehrindeki mücahidlerin komutanı olan Ahmed Ubeyd’in karargâhına gerçekleştirildi. Bu aynı zamanda, daha yakın zamanlarda yaralanmış olan Ubeyd’e bir geçmiş olsun ziyareti oldu. Burada hazırlanmış olan yer sofrasındaki yemek davetine teşekkür ederek, etrafındaki askerlerin kendisine olan saygı ve sevgisini fazlasıyla hak ettiğini fark ettiğimiz Ahmed Ubeyd’den savaş hakkında bilgi alındı. Bir fizik öğretmeni olan Ubeyd’e bağlı birlikler, dört ayrı cephede savaşmaktaydı. Gençliği, güleç yüzü ve sempatik tavırlarıyla, üzerinde bir komutandan çok, eşitler arasında birinci olmanın havası vardı. Bir an önce

Halep’e gidebilmek için burada fazla oyalanmadan yola çıkıldı. Yol kenarında yıkılan camiler, binalar ve milis güçler dışında, savaşın varlığı hissedilmemekteydi. Elbet bir de birkaç varil benzinden oluşan seyyar petrol istasyonları. Onun dışın-da halk, olağan gündelik hayatını sürdürmekteydi.

Ancak bu ilk izlenimler Halep’e yaklaştıkça değişmeye başladı. Şehrin içlerine girildikçe, giderek ıssızlaşan sokaklar, yalnızlaşan insanlar, kapalı dükkânlar ve terk edilmiş binalar, savaşın yıkımlarının ne denli ağır olduğunu ortaya koymaktaydı. Yıkılan evler, camiler, uzaklarda patlayan bombalar ve yükselen dumanlar, şehrin derinle-rinde sürdürülmekte olan savaşın ilk işaretleriydi. Bu noktadan itibaren heyete mihmandarlık eden, bölgedeki mücahidlerin liderlerinden olan komutan Âkil ise, oldukça genç bir İngilizce öğretmeniydi. Aynı zamanda Ezher’de öğrenim görmüştü ve bu nedenle, Halep’teki mücahidler tarafından teşkil edilen mahkemenin de bir üyesiydi. Üç kardeşinin şehit edildiği evinin yıkıntılarını bize gösterirken takındığı ve aslında yüzünden hiç eksilmeyen o mahzun tebessümüyle, bu dünyadaki hayatın çoktan öte-sine geçtiğini, ölüm kadar hayatı da umursamadığını, üzerindeki o bir savaşçıdan çok bir arifin tavırlarıyla bu dünyada sadece bir misafir olarak bulunduğunu anlatmaktaydı, hâl dilince.

Rast gele atılan Scud füzelerinin yol açtığı yıkımları da gördükten sonra, cephenin sıfır noktasına doğru ilerledik. Hızla geçtiğimiz boş sokaklarda, süre girmekte olan savaşa aldırışsız, belki de kimsesiz çocuklar, her şeye rağmen oyunlarını sürdürmekteydiler.

Yanımızda getirdiğimiz hediyeleri almak için bir açgözlülük içerisine girmedikleri gibi, oldukça vakur bir tavır içerisindeydiler. Uğradığımız Suriye Kızılay’ının hastanesi ise, biz orada iken bile ardı ardına getirilen yaralıları tedavi etme kapasitesinden oldukça yoksundu.

Türkiye Kızılay’ının ya da benzeri başka kuruluşların, buralara acilen destek götürmesi gerektiği halde, neden bu konularda duyarsız kaldıkları ise, kelimenin tam anlamıyla, şaşırtıcıydı.

Geçtiğimiz her bölge, farklı mücahid gruplarının denetimi altındaydı. Cephenin sıfır noktasında ise yine değişik grupların savaşçıları, tamamıyla yıkılmış ve boşaltılmış olan mahallelerin en ucunda, rejim yanlısı güçlerle burun buruna sürdürmekteydiler mücahedelerini. Öyle ki ölen bazı insanların cesetleri bile alınamamaktaydı. Uzaklara konuşlanmış olan keskin nişancılar, buna bile müsaade etmemekteydiler. İki yılı aşkın bir zamandır ve oldukça zor şartlarda sürdürülmekte olan savaşa rağmen, çoğu genç olan savaşçıların yüzlerinden hiç eksik etmedikleri tebessüm, samimi tavırları ve umursuzlukları, moral motivasyonlarının oldukça yüksek olduğunu göstermekteydi.

Bir savaşçıdan çok gerçek bir “âkil insan” olan Âkil komutan, heyete harita üzerinde savaşın gidişatı hakkından bilgi verirken, bir yandan da keskin nişancılara karşı uyarmaktaydı. Kendilerine destek olan tüm insanlara teşekkür ederken, Türkler için teşekkürlerini ifade etmenin bile kifayetsiz kaldığını belirtmekteydi. Özellikle kendilerine cephenin bu noktasında doğrudan ulaştırılan Bülbülzade Vakfı’nın yardımları yanında, bir de Hollandalı iki kadının (bu kadınlar Müslüman değillerdi) topladıkları paralarla aldıkları ve kendilerine kadar ulaştırdıkları konservelerin, cephenin bu noktasında çok işlerine yaradığını da vurgulamadan edemedi. Cephenin bu noktasına kadar ilk kez sivil bir heyetin geldiğini de belirten Âkil komutan, Müslümanların kendilerine güvenmelerini ve desteklerini beklediklerini vurguladı.

Âkil komutanın geçici olarak ikamet ettiği boşaltılmış evlerden birinde namazlarımızı kıldıktan sonra, bu şartlarda bize ikram ettiği yemek, belki de hayatımızda en mahcup kalarak yediğimiz yemeklerden biriydi. Vedalaşırken kalbimizin bir yarısını orada bıraktık ve bize refakat eden korumalarla dönüş yoluna çıktık. Gece karanlığında bizi sınır ötesine kadar ulaştıran bu insanların içtenlikli ilgileri, Suriye’deki sürecin artık asla eskiye döndürülemeyeceğini, korku duvarını aşmış bu insanların daha şimdiden yüzlerine yerleşmiş olan o bilgece tebessümüm ve kalplerini dönüştüren bir irfanın, Suriye’yi de o korku, baskı ve zulüm dolu yıllardan kurtaracağının en bariz işaretiydi.

Antep’te ise, aynı zamanda Anadolu Platformu’nun da riyasetini yürütmekte olan, Bülbülzade Vakfı’nın Başkanı olan Turgay Aldemir’in akıl dolu gayretleriyle inşa edilen öğrenci yurdunda, öğrencilerle olan programlarımız ve sohbetlerimizin dışında, yine aynı gayretlerin bir ürünü olan vakfın yeşerttiği ormanlık alanda da, daha şimdiden meyvelerini vermeye başlayan ağaçların altında yılın ilk pikniğine de çıkmış olduk. Hava serindi belki daha ama insanlar coşkulu, umutlu ve gayretliydi. Taşlar temizlenmekte, yollar yapılmakta, sular çıkarılmakta ve bu çorak araziye dikilen ağaçlar giderek büyümekte; hatta daha şimdiden meyve bile vermekteydi. Nedense bu sahne, Şevket Süreyya Aydemir’in, belki de Cumhuriyet ütopyasının en önemli romanlarından biri olan “Suyu Arayan Adam” romanını hatırlatmaktaydı. Kemalist kuşak Anadolu’nun derinliklerinde, kendi ümitlerini yeşertecekleri suyu arayıp durdular. Ancak onların arayışları yeterli olmadığı için, şimdilerde bu topraklarda başkaları, başka bir kuşak aramakta o cansuyunu. Antep’de, Azez’de ve Halep’de, mayınlanmış olan sınırların yüreklerini ve gayretlerini bölemediği bu âkil insanlar, şimdilerde, bir zamanlar üstlerine örtülmeye çalışılan o “ölüm toprağı”ndan, yeni bir hayatı yeşertmenin çabası içerisindeler.

Bu âkil insanlar, bir zamanlar yaban güçlerin aralarına döşedikleri mayınları temizleyerek yeni bir tahayyülün peşinde ve daha derinlerde, Kemalist ütopyacıların ulaşamadıkları bir derinlikte aramaktalar o cansuyunu. Ve hatta bizzat Kemalistlerce çizilmiş olan, Osmanlı’dan kopmak istemeyen Kürtlerle Türkler arasındaki o iç sınırları ve yine Osmanlı’dan kopmak istemeyen Suriye halkıyla aramızdaki o mayınlanmış sahaları aşmak isteyen, bu sınırları aşarak yarım kalmış bir hayali yeniden canlandırmak isteyen bir tahayyül bu. Ve, gün gelecek, bu kuşağın tahayyülleri, o kıraç bozkırları yeşerttiği gibi, aramızda döşenmiş olan o mayınlı sahaların sınırlarını da aşarak, şimdi tarihin derinliklerinde bir yerlerde uyumakta olan bir rüyayı, o asli rüyayı uyandırarak hayata dönüştürecek. Bu âkil insanların tahayyülleri, savaşları ve mücadelelerinin, bozkırları yeşerteceği, insanları özgürleştireceği ve aramızdaki o yapay sınırları da ortadan kaldıracağı o gün, Allah’ın izniyle, rüyalarımızın gerçekleşeceği gerçek bir bayram günü de olacaktır.

* * *

Yıllarca önce, bir şair, Eugenio Montale, belki de savaş yıllarında gittiği Suriye’de, şu şiiri yazmıştı:

Eskiler derdi ki şiir

Tanrı’ya yükseltir bizi. Acaba öyle

Olmuyor mu sen beni okurken?

Ama biliyorum ki bugün

Buldum senin için o sesi, yamaçlardan aşağı

Böğürtlen ve saz kemirmek için inen bir bulut

Ve keçi sürüsünde dağılan o sesi; güneşle ayın

Eriyordu soyulmuş yüzleri

Araba durmuştu ve bir kan oku

Gösteriyordu kayaların üstünde

Halep yolunu.

Eugenio Montale’nin tanığı olduğu o kanlı tabela mıydı bizim de gördüklerimiz ve acaba hangisi daha kanlıydı bilinmez ama hâlâ kanlı bir ok göstermekte Halep yolunu. Gökyüzünde yine solgun bir güneş ve puslu bir ay vardı. Utançlarından mıydı kim bilir bu kadar solgunlukları, bilinmez. Ama belli ki Suriye’de uzun yıllardır bir şey değişmiş değil. Döndüğümüzde içimizde belki bir zafer duygusu yoktu ama tuhaf bir sevinç vardı, hüzünle dolu. Bu kez artık o kanlı ok fırlatılıp atılacak diyen bir ses; Ubeyd’in, Âkil’in, Hollandalı o isimsiz kadının, sokaktaki o vakur kız çocuğunun, Suriye Kızılay’ındaki doktorun ve ardı arkası kesilmeyen yaralıların sesleriydi sanki içimizde çınlayıp duran bu ses: umudun, direnişin, inancın, tevazuun, vakarın ve samimiyetin sesi. Bu kez olacak, bu kez kurtulacak Halep o kanlı nişandan, bu kez şiirler başka türlü yazılacak, tabelalar ise yalnızca özgürlüğün yollarını gösterecekler. Ve bir başka gelişimizde, kaçaklar gibi değil de onurumuzla gireceğiz bu kapılardan ve orada bizleri karşılayanlar da, bu utanç dolu yazgıyı değiştirdik artık diyerek zafer dolu bir sevinçle bakacaklar yüzümüze. Yıkılmış bir ülke de olsa onlara miras kalan, özgürleşen toprakların üzerine emin bir şekilde basarak adımlarını; kalanlar elbet ve anarak artık yanlarında olmayan o güleç yüzlü şehitlerini.

Özgün İrade / 109. Sayı