Üç Sath-ı Siyaset-I: Üç Sol; Genç, Köylü, Seçkin – (Ahmet Özcan)

0
185

Türkiye gibi değişmekte olan yarı demokratik yarımadalarda siyasetin coğrafyası oldukça karmaşıktır. Ancak uzun bir tarihi geçmişi olması itibariyle ülkemizin siyaset geleneğini farklı ölçütlerle kategorileştirerek analiz edebilmek

“Üç Sath-ı Siyaset”

“Uzun Zamanlar Tarihçisi” Fernand Braudel, tarihi coğrafyada durarak okur, denizlerin, göllerin, dağların ve vadilerin, toprağın ve güneşin belirleyici rolü ve olayların/olguların coğrafya üzerinde gerçekleşen oluş sürecini inceler. G. Delauze benzer bir yorumu felsefe için uygular ve düşüncenin toprakla/bölgeyle ilişkisini kurar. İngiliz, Fransız ve Alman felsefesinin kökenleri ve yapısını bir “Geofelsefe” çerçevesi içerisinde ele alır. Coğrafyanın, tarih ve felsefeyle kurulan bu tür ilişkisinin bir benzeri de siyaset için kurulabilir. İktidar, iktidar mücadelesi ve siyasal etkinliğin de kendine özgü bir coğrafyası ve coğrafyaya bağımlı bir gerçekleşme süreci vardır. “Jeopolitik” bir dış siyaset kavramı olarak değil de, iç siyasi yapıyı anlamamıza yarayacak bir yöntem olarak uygulanabilir.

Türkiye gibi değişmekte olan yarı demokratik yarımadalarda siyasetin coğrafyası oldukça karmaşıktır. Ancak uzun bir tarihi geçmişi olması itibariyle ülkemizin siyaset geleneğini farklı ölçütlerle kategorileştirerek analiz edebilmek imkanı vardır. Örneğin bir dış politika kavramı olarak “jeopolitik”i bir iç siyaset metodu olarak kullanmak ve siyasi zeminleri ve kazandırdığı özellikleri bu perspektiften çözümlemeye çalışmak mümkündür. Siyaseti bir coğrafya olarak düşünüp, çeşitli özelliklerini coğrafi faktörlerin birbiriyle ilişkisine benzer bir tarzda yorumlama denemesinin temeli, siyasetin beslendiği toprak, yani üzerinde durduğu yer ve kendisini ayakta tutan, yönünü çizen zemindir. Bu anlamda sath-ı siyaset, iç jeopolitiğin ana kategorilerini tespit etmemizi de sağlar.

Ülkemizdeki siyasi oluşumların, özellikle de tepkisel olduğu için rengini ve özelliklerini daha açık belli eden muhalif siyasetlerin genel olarak üç temel coğrafyası vardır: kıyılar, dağlar ve vadiler. Kıyılar, ılıman iklimi ile dinginlik ve huzur arayışını, düzen ve istikrar isteğini simgeler. Denizle olan yakınlığı denize göre sert ya da yumuşak bir huy verir. Verimlilik derecesine göre de zenginlik ve dolayısıyla üstünlük ve ayrıcalık güdüsünü tatmine dayalı bir iktidar olma ruhu barındırır.

Dağlar ise yükseklik derecesine bağlı olarak sert, serin ve kaba iklimine uygun bir ruh verir. Kıyıya, dolayısıyla iktidara uzaklığına göre çevreyi, kenarı oluşturur. Huzurdan çok güven arayışını, iktidardan çok salt güç talebini, verimlilikten çok başarıyı, düzenden çok geleneği simgeler. Kıyılara oranla kırsal alandır.

Vadiler ise, dağların arasında yer alan geçitler olarak, kıyıya açıldığı ölçüde karmaşık, düzensiz ve güvenliksiz zeminlerdir. Bir yanda kıyıya özentiyi , öte yanda dağların tartışılmaz ve değiştirilemez etkisini taşır. Tedirginlik, hırçınlık, geçicilik ve istikrarsızlık mekanlarıdır.

Sosyolojik anlamda kıyılar yerleşik mekanlar olarak kentlere, dağlar göçebeliğe ve kırsala benzetilebilir. Vadiler ise göçebelikle yerleşikliğin ara yerinde duran geçici konaklama mekanları gibidir.

Bu jeopolitiğin toplumsal – sınıfsal karşılığı şudur; yönetici elit, kıyıları; köylüler ve kentteki taşra olarak gecekondu bölgeleri, dağları; ve ara tabakalardan oluşan gençlik, vadileri oluşturur. Kültürel yapı, algılama biçimi, bakışaçısı, dil üslûp, usul, teori ve pratik, bu coğrafi duruş tarafından şekillendirilir.

Türkiye’deki siyasal akımlar; ister milliyetçi, batıcı ve islamcı olarak, isterse sol, sağ ve islamcı olarak veya merkez, çevre ve ara bölgeler olarak alınsın, bu coğrafi zeminlere tekabül eden ayrışmalara sahiptir. Her siyasal akımın seçkinleri, dağlıları ve gençleri bulunur. Bütün siyasetlerin elit, köylü veya hırçın kanatları vardır. Her tür düşünce hareketi kendi içerisinde statükocu, evrimci ve devrimci eğilimler barındırır. Örneğin Türk solu merkezde duran kemalist, gecekondulara yurtlanan alevici/populist ve gençliğe dayanan küçük burjuva, radikal damarlardan oluşur. Sol kemalizm, ortodoks marksizm ve romantik sosyalizm bu üç ayrı damarın ideolojik türünü temsil eder.

Genç, köylü ve seçkin damarlar, islamcı akımlar içerisinde de neşvû nema bulmaktadır. İktisadi bağlamda müslüman burjuvazi, kültürel bağlamda müslüman aydın/alim/şeyh/hoca gibi kesimler, siyasal bağlamda cemaat liderleri önemli ölçüde “kıyıları” yani seçkin ve seçici iktidarları-merkezi temsil ediyor. Yine yığınsallaşma ile belirlenen yoksul ve orta sınıflar, gecekondu kitlesi ve taşralı müslümanlar dağları yani kenarda kalmışlığın acısını, horlanmışlığın öfkesini, zayıf ve güçsüz bırakılmışlığın geleneksel rüzgarını simgeliyor. Ayrıca birikimi zayıf ama heyecanı, ataklığı ve söylemi güçlü “genç”lik islamcılığı, vadileri oluşturuyor. Seçkin İslamcılık, kendisini vareden statükoları korumayı, taşralı-gecekondu islamcılığı evrimci değişimi, gençlik islamcılığı ise devrimci değişimciliği öne çıkarıyor.

Bu üç sathı siyasetin tayin ettiği özellikler Türkiye’nin esas siyasal coğrafyasını oluşturuyor. Bu coğrafi haritaya bakıp, durulan yere ve duruş şekline göre siyasi oluşumları kategorize etmek ve çözümlemek mümkün. Doğrusu böyle bir çözümleme sistemin yapısını kavramak ve geleceğini kestirebilmek için de ilginç ipuçları veriyor. Ancak üç sathı siyasetin herhalde en önemli özelliği siyaset yapma tarzını da belirliyor olması. Örneğin üç sathı siyaset, üç solculuk tipi ve üç tarz-ı islamcılık anlamına geliyor.

Üç Sol: Genç, Köylü, Seçkin

Türkiye’nin Siyasal coğrafyasının fiziki bir haritasını çıkarmak için Türk solu elverişli bir imkan sunacaktır. Zira siyasal ömrü tarihsel açıdan kısa olsa da coğrafi etmenlerin tepkilerini ve eğilimlerini yansıtması açısından solun fotoğrafı Türkiye toplumunun muhtem
el karakterini anlamamıza yardımcı olabilir. Türkiye solunun toplumsallaşma sürecini yaşadığı 1960’lı yıllarda, özellikle 1965 TİP, 1968 Dev-Genç ve 1970 DİSK eylemlerinin gösterdiği bir yaygınlaşma-yerleşme döneminden söz edilebilir. Bu durum suyun yatağını bulması gibi, siyasal bir akımın “yurtlanması” olarak tanımlanabilir. Bu “yurtlanma” döneminin sosyal yapıdaki karşılığı Sol’un üç temel kitleye, işçi, köylü-gençlik ve politik elitler arenasına dağılması anlamı da taşır. Sosyal dağılımın beraberinde getirdiği siyasal kültür ve davranış kalıplarındaki değişim, örgütsel ve politik çizgi farklılıkların ötesinde Türk sol hareketini sosyolojik olarak üçe böler.

1-Siyasal coğrafyanın, kırsal’ını, köylü ve köylünün kent varoşlarındaki kimliği olarak işçi sınıfını yansıtan ve gecekondu mekanlarında yurtlanabilen bir sol.

2-Kentleri ve özellikle üniversite kentleri olarak metropolleri yurt edinen ve mekanın devinimini dinamik bir siyasal etkinlik olarak yaşayabilen kültürlü ama tecrübesiz gençlik kitlesi içinde yerleşen küçük burjuva sol.

3-Bu iki sol’un varlığını merkezde durarak politikaya dönüştürülebilen ve “Devlet” bağlamında “Devlet İçin” sol siyaset yapan seçkin sınıfların kemalist sol’u.

Gecekondu solu, sistemin “çevre”sinde oluşan kırsal ilişkileri ve acil ve temel yaşam ihtiyaçlarını içeren talepleri ile siyasal kültürün en hareketli ve karmaşık boyutunu temsil ediyor. Eski ile yeni, değişebilenle değişmeyen, düşkünlük ve başarı, sevinç ve hüzün, dağlar ve sokaklar, itaat ve isyan diyalektiğini kurabilen mekanlar olarak gecekondular da yeşeriyor. Sınıfsal çelişkilerin hissedilebildiği ama çatışmadan çok uzlaşma eğiliminin de öne çıktığı “gecekondu” solunun emek-sermaye diyalektiği, sınıf bilincinden çok ve sınıf bilincini engelleyecek şekilde yoksulluk yüceltisi/zenginlik özlemi eksenine oturuyor. Başarıya ve güce tapan bir sosyal psikoloji üreterek arasına aldığı siyasal akıntıyı kendi potasında şekillendirebiliyor. Gecekondu sol’u bu nedenle derinlikten çok gösteriş’e, uzun vadeden çok gündelik gelişmelere, akıldan çok zeka’ya, değişimden çok karışıma, teoriden çok pratiğe dayanıyor. Sistemin genel çerçevesi olarak batılılaşma ile bir tür aşk ve nefret ilişkisi olduğu için, bütün kapitalist ilişkilere açık ama aynı ölçüde bütün geleneksel alışkanlıkların da muhafazakar olmak gibi bir paradoksu taşıyor.

Gecekondu sol’u, kökü olmayan yapay mekanlarda yeşerdiği için tarihsizdir. Sürekli yurtlanır ve yurtsuzlaşır, bedeni gibi zihnide göçebedir, anlık tepkiler ve geçici parlamalar gösterir. Hafızası zayıftır, geçmişi bulunmaz, etik ve estetik birikimden yoksundur, kalıplara ve yüzeysel biçimlere sahiptir. Örneğin roman üretemez, sözlü efsaneleri vardır, şiir yazamaz slogan atabilir, müzik yapamaz türkü söyleyebilir. Gecekondu sol’unu ortaya çıkartan süreç, TİP’in Doğu mitingleri, Dev-Genç’in toprak işgalleri ve DİSK’in 15-16 Haziran 1970 işçi olayları ile başlamıştır. TİP, Doğu Anadolu Köylüsüne, Dev-Genç orta ve batı Anadolu köylüsüne ulaşabilmiş, DİSK ise metropollerdeki sanayi işçilerini “Sınıf” gerçeği ile tanıştırmıştır.

1970’li yıllarda öne çıkan gençlik hareketinin sağ kesimle çatışmaya yönelmesi ile bu kitlelerin bizatihi kendisi sosyalist dönüşümün öznesi olmaktan çıkmış ve sağ-sol kavgasında yaşadığı mekanla birlikte taktik bir mevzi olarak ele alınmıştır. Kent varoşlarını “ele geçirmek” için ya da gençlik kavgasında “yedek güç” olarak algılanmıştır. “Gecekondu” olgusunun sol siyaset içerisinde geçirdiği bu anlam değişimiyle birlikte ortaya çıkan diğer bir olgu ise sol’un bu mekanlara giderek belirli bir kesime, Alevi kesime doğru kitle daralması yaşamaya başlamasıdır. 1970’li yılların sonlarına doğru sol “mekan”lar Alevi yoğunluklu mahalle ya da semtler olarak görülür. Bu durum gecekondu sol’unun alevileşmesini ve aynı şekilde alevi kitlenin önemli bir kısmının da solculaşmasını beraberinde getirmiştir. Gecekondu sol’u bu anlamda bir tür Alevi solculuğudur. Aleviliğin kültürel özelliklerini taşımakla birlikte Aleviliğin “sol”culuk üzerinden Kemalizme taşınmasının da en önemli kanalı olarak gecekondu solculuğu, süreç içerisinde merkez sol partilere-CHP’ye Alevi kitleyi bağlama rolü de oynamıştır. Gecekondu solculuğu, Kemalizmi taşralılaştırarak belli bir halk tabanı oluşturma işlevi üstlenmiştir.

Bütün fraksiyonlarda izleri, etkisi ve kitlesi olan bu solculuk türü, muhalif siyasal akımların kitleleştikçe nasıl bir yöne evrildiğini gösteren önemli bir tecrübedir. Zira kitleselleşmenin Türk siyasal yapısı içerisindeki ilk karşılığı, yoksul ve düzenle potansiyel çelişkileri olan kesimlerin kazanılmasıdır. Bu nedenle siyasal coğrafyanın kırsal’ına, siyasi düzenin periferisine yönelen bir siyasal akımın ilk karşılaşacağı problem, erken bir kitleselliğe ulaşarak bu kitlelerin ve mekanlarının dönüşümüne yönelemeden kendisinin “dönüşme” tehlikesi olmaktadır.

Genç-Küçük burjuva sol: Muhalif siyaset geleneğinin radikal biçimlerinin soykökü, meşrutiyet dönemi jöntürk hareketlerinde bulunur. Yeni kurulan batı tipi okullarda yetişen öğrencilerin “Devleti kurtarma” amacıyla yöneldikleri fikri muhalefet, bilindiği gibi birçok örgütsel ve pratik oluşuma dönüşmüş ve İttihat Terakki hareketini üretmişti. Meşrutiyet döneminin harbiye, mülkiye ve tıbbıye talebelerinin başlattığı muhalefet hareketlerinin genel karakter özellikleri günümüze kadar bütün ideolojik akımlara yol göstermiştir. Bu muhalefet tarzının cumhuriyet dönemindeki benzeri olarak Türk solunun bir boyutunu görmek mümkündür.

Gençliğin cumhuriyet döneminde siyaset sahnesine çıkışı 1940’lı yılların ortalarına rastlar. II. Dünya savaşının temel ideolojik tarafları olarak Faşizm ve Komünizmin cumhuriyetin ilk üniversiteli neslindeki yankıları çeşitli fikri oluşumlara yol açmıştı. Türkçü ve solcu gençlerin ayrışması çok partili dönemle beraber CHP ve DP gençliği olarak değişmiş ve 27 Mayıs darbesine yol açan CHP’li öğrenci hareketliliği vücud bulmuştu. 1960’lı yıllar, gençliğin hızla politikleşmesinin önünü açacak bir ortam oluşturmuştu. Soğuk savaş, üçüncü dünya ülkele
rindeki devrimci ve milliyetçi akımlar, Türkiye’de artan nüfus, köyden kente göç sonucu oluşan sosyolojik karmaşa ve üniversite giriş sınavlarındaki kolaylaştırmalar nedeniyle taşralı öğrenci akını gibi bir dizi neden, 1961 anayasasının nisbi özgürlük ortamında güçlü bir öğrenci hareketliliği ortaya çıkarmıştı. Amerika, Avrupa (İngiltere-Fransa) ve Sovyetler Birliği arasındaki nüfuz yarışının keskinleştirdiği ideolojik rekabet, II.Dünya savaşı sonrası dünyasının yeniden imarı için ayrılan kaynaklar nedeniyle ortaya çıkan iktisadi ve siyasi istikrarsızlıklar, bu öğrenci radikalizmini giderek toplumsallaştırmış ve “dünyayı değiştirme” mücadelesinin metropollerdeki önderliği öğrenci gençliğine geçmişti. Bu genel koşullardan bağımsız olmayan Türkiye’nin 1960’ların sonlarına doğru yaşadığı gençlik eylemleri patlaması ve arkasından gelen terörizasyon süreci, gençliği siyasal etkinlik arenasının baş köşesine oturtmuştu. “68” kuşağı olarak bilinen militan ve entelektüel gençlik kitlesinin ideolojik performansı çeşitli manipülasyonlarla kanlı bir gençlik kavgasına dönüşmeye başlayınca, siyasal etkinlik içerisinde gençliğin rolü özellikle devlet seçkinleri tarafından olumsuzlanmaya başlamıştır.

1970’li yıllar boyu süren bu kanlı kavganın faturası yalnızca kavganın taraflarına değil, bütün bir gençliğe ve daha doğrusu bizatihi gençliğin politik sürece katılma hakkına çıkartılmıştır. Bunun sonucu olarak bir dizi yasal ve yasadışı müdahaleyle 1980’li ve 90’lı yılların gençleri “depolitizasyon” tezgahından geçirtilerek adeta bir zihinsel kırım ve kısırlaştırma yaşamıştır. Gençliğin bu genel siyaset macerası içerisinde şüphesiz en ağırlıklı rol “sol” ideolojilere aittir. Özellikle 1968 öğrenci hareketleri hızla sola kaymış ve bu tarihten itibaren hemen bütün sol fraksiyonların önderliği, örgütleri ve ideolojik çizgisi bu sürecin sonucu oluşmuştu. Sol akımların 12 Eylül darbesine kadar süren aktif mücadelesi içerisinde gençliğin hem kadro ve kitle nisbetiyle hem de ortalama karakter özellikleriyle etkisi, diğer sosyal kesimlere oranla oldukça ağırlıklıdır. Bu durum sol akımların önemli bir kesiminin karakterini belirleyici olmuş ve birçok militan fraksiyonun halktan kopuk şiddet eylemlerine yönelmesine yol açmıştır. Aynı şekilde 68 kuşağının 1970’li yıllardaki “üniversite mezunu” kimliğiyle örgütlediği çeşitli demokratik oluşumlar dolayısıyla bu gençlik karakteristiği, TMMOB, TÖBDER vb. oluşumların temsil ettiği mesleki küçük burjuva aydın örgütlenmelerinde devam etmiştir. Gerek legal gerekse illegal zemindeki aktif sol eylemciliğin öncüsü olarak gençlik karakteristiğinin en baskın özellikleri, Marks ve Engels’te küçük burjuvazi olarak betimlenen kesimlerin özellikleridir: Küçük burjuva, köklü bir sınıfsal geleneğe sahip olmayan ara tabakadır, bu nedenle sınıf atlama güdüsüyle bir alt sınıfa düşme korkusu arasında bocalar. Tedirgin, kararsız ve heyecana açıktır. Cesareti geçici, bilgi birikimi yüzeyseldir. Alt sınıfları hor görür, üst sınıflara keskin bir karşıtlık görünümünün gerisinde hayranlık besler,ama söylemi popülist, dil’i duygusal, mantığı kartezyendir. Yabancı ve yabancılaştırıcı misyona eğilimli, bunalımlı ve karmaşık kişiliğe açıktır. Meşruiyeti iktidarda ve güçte arar. Bu nedenle iktidar ve güç sahipleriyle isyan- teslim çevrimi içerisinde gidip gelir. Tatminsiz ve açgözlüdür. Çok şey yapmak, bir şey olmak ve konuşulmak ister. Değişimci görünmekle birlikte aslında statükoya yatkındır. İdealizmi çoğu zaman realite karşısında yenik düşer. Soğuk savaş döneminden Stalinist bir aşı aldığı için, ortalama muhafazakar kitleye nefretini sosyalist tezlerle süsleyen sığ ve sekter bir ideolojik dar görüşlülüğü vardır.

Genç(lik) solu, önemli ölçüde 68 kuşağının Dev-Genç’inde mayalanmıştır. Dev-Genç’in 70’lerdeki parçalanmış mirasçısı olan THKO, THKPC ve TİKKO örgütlerinin ve bunların türevlerinin içerisinde gelişmiştir. Türk solu gençliğe uzanarak militanlaşmış ve halkla bağlarını önemli ölçüde koparmıştır. Ama aynı gençliğin küçükburjuva zaafları sayesinde meşruiyetini devlette yani Kemalizm’de arayan eğilimin boyunduruğundan kurtulamamış ve yine şiddete kilitlenerek enerji kaybına ve atomize olup parçalanarak iradesizliğe mahkum olmuştur. Türk solunun küçükburjuva karakteristiği ile yetişen kadrolar, solculuktan döndükten sonra düzenin laik yanını ayakta tutan, kapitalist mabedlerin çarkını işleten ve militarist yüzünü deşifre eden misyonlar üstlenmiş ve sosyalizmin sınıfsal zemine oturtulamamasının da nedeni olmuştur. Türk küçük burjuva gençlik sosyalizmi, bir trajediyi, devletten beslenen ve devlete dönen Türk aydın geleneğinin trajedisini temsil ederler.

Seçkinlerin Solu: Türkiye solunun ideolojik muhtevasını ve uzun vadeli konumunu ve misyonunu tayin etmede en baskın ve belirleyici sol çizgi seçkinlerin soludur. Genel sol siyaset içerisinde önde gelen aydınlardan ve devletle bağları olan sol burjuva-bürokrat kesimlerinden oluşan sol seçkinlerin Türk siyasal coğrafyasında bulundukları zemin esasen yönetenlerin, efendilerin, “merkez”in zeminidir. Bu nedenle ideolojik angajmanı sol Kemalizm, siyasi çerçevesi CHP, toplumsal rolü jakoben batılılaşma ve sınıfsal konumu burjuvadır. Sol seçkinlerin siyasi geleneği Hürriyet ve İtilaf-Ahrar fırkasının darbeci kanadına, mutareke döneminin mandacılarına ve milli mücadele döneminin Kemalistlerine benzetilebilir. Bu siyasi gelenek paraşütçüdür. Uygun fırsat kollayıp tepeden inmeyi bekler, bunu başaramazsa yönlendirmeye çalışır, bunu da beceremezse hırçınlaşır ve kışkırtır. Ama mutlaka iktidar üzerinde etkili olmak ve herşeyi belirlemek ister.

Seçkinci Sol’un mayalandığı dönem 1930’lu yıllardır. TKP’den devşirilen dönek komünistlerin etkili olduğu KADRO dergisi ile fikri temelleri atılmış olan ve 1940’lı yıllarda CHP içerisinde güçlenen bir “damar” üzerinden gelişmiştir. DP karşıtlığı, üçüncü dünyacılık, Avrupa ve Rusya kaynaklı anti-Amerikancılık, İslam karşıtlığıyla özdeş bir pozitivizm ve seküler milliyetçilik temel siyasi eğilimidir. “Devlet”e sahip çıkar ve aslında “Sağcı” (gerici!) güçlerin eline geçtiği için “düzenin bozuk” olduğuna inanır. Bu nedenle gerici güçler olarak tanımladığı siyasi çevrelere karşı saldırgan ve muhbirdir. Cuntaları bu eksende tanımlar ve 27 Mayıs’a ve 28 Şubat’a sahip çıkar. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine karşıdır. “Ordu”nun rejimi koruyup kollaması görevinin en hararetli destekçisidir. 1960’lardan itibaren TİP ve Dev-Genç üzerinde etkili olabilmiş ve günümüze kadar genel “sol kimliğin” özelliklerini siyaset, sanat, edebiyat vb. alanlarda tayin edebilmiştir. Seçkinci sol’un 1960’lı yıllardaki okulu CHP’den sonra TİP ve Yön dergisi olmuştur.

Seçkinci sol, CHP tabanı baz
alındığında Cumhuriyet Gazetesi, sosyalist taban baz alındığında legal sosyalist parti ve örgütlerin yönetici tabakasıyla, köklü ailelerden gelen solcu aydınlar tarafından temsil edilir. Cumhuriyet Gazetesi sosyalist tabanı CHP’ye taşıma, Devleti 1940’lı yıllara, İnönü dönemine geri götürme ve halkı solculuk, alevilik ve laikçilik ekseninde tanımlama karakterisitiğini süreklileştirme misyonuna sahiptir. Cumhuriyet yazarları Kemalist görüntüyle İnönü mirasını diriltmeye çalışır ve iktidara nüfuz etmek isterler. 9 Mart 1971’de başaramadıkları Baascı darbe’nin hıncıyla genel sol kitleyi kışkırtarak ve manipule ederek “etkilerini” sürekli kılmaya çalışırlar. Cumhuriyet gazetesinin temsil ettiği “Sol”culuk esasen gerçek bir sosyalist akımın önünü kesici ve sol eğilimleri CHP’de (Devlette) toplayarak massedici bir muhtevaya sahiptir. Bağımsızlık, planlı ekonomi, Devletçilik ve (kısmen) ezilen sınıflar gibi üçüncü dünyacı sol retoriği ile göz boyar ama geri planda Devletçi tekellerin örneğin Koç veya Eczacıbaşı grubunun himayesi altındadır. “Cumhuriyet”in seçkinleri, esasen devlet seçkinlerinin Kemalizme borç ödeme nöbetlerinde etkili olabilen ama bunu kendi güç ve etkinliğine yorarak boyundan büyük misyonlara soyunan “Tanzimatçı aydın”ların tipik örneğidir.

Seçkinlerin solunun bir diğer temsilcileri ise legal sosyalist parti yöneticileriyle solcu aydınlardır. 1960’lı yıllarda TİP, 1970’lerde TİP, TSİP, VP, SVP, STP, TEP, TKİP gibi sosyalist partilerin yöneticileri, 1940 ve 1950’li yıllarda yetişmiş akademisyen ya da aydınlardan oluşur. Köklü ailelerden gelen bağımsız aydınlar ise, yine iyi eğitim görmüş, yabancı dil bilen ve aile kökünün nüfuz ve imkanlarını kullanarak belli statüler kazanmış kişilerce temsil edilir. Bu “Seçkin” tipi, Sovyetler Birliği’ne eğilimli, Fransız ya da Alman soluyla irtibatlı, Marksizmi, Kemalizmi bütünleyen, tamamlayan bir ideoloji olarak kavramış, burjuva gibi yaşayan, işçi-köylü-gecekondu sol’unu hakir, gençlik solunu maceracı gören, CHP içinde etkili olmaya çalışan ama görünürde CHP’ye mesafeli duran, sanat, edebiyat ve diğer kültür dallarıyla uğraşan jakoben ve bohem bir tiptir. Cumhuriyet Gazetesi seçkinleriyle rekabet içerisindedir ve bu nedenle onların Kemalizmini abartılı bulur ve kendisini açıkça Kemalist olarak tanımlamaz. Marksizmi bilme ve yorumlama tekelini elinde tutmak ister. Siyasetçi olmaktan çok ideolog yönü ağır basar. Halkı tanımaz, güvenmez ve sevmez. Yüzü ya devlete ya da büyük devletlere dönüktür.

Temsil ettiği sol kültür, Fransız, Amerikan ya da Alman-Rus solculuğu olarak kendi içerisinde farklılıklar taşır. Amerikan solculuğu sol liberalizm, Fransız solculuğu “Eurokominizm”, Alman-Rus solculuğu Ortodoks marksizmdir. Küçük bir Troçkist eğilim ve yine çok az da olsa Doğucu-Millici bir sosyalizm anlayışı temsil eden aydınlar da vardır. Genel sol anlayışı belirleyen yönlendiren ve yayan kanat, 1980’lere kadar Ortodoks marksistlerdir. 1980’lerden sonra sol liberaller yani Avrupa komünizmi’ne yakın sivil toplumcular ve sol kemalistler daha öne çıkmıştır.

Seçkinci solu temsil eden Cumhuriyet gazetesi yazarları, parti bürokratları ve aydınların en uzak olduğu sınıf işçi sınıfıdır. Bu nedenle marksizmi bir işçi sınıfı ideolojisi olarak değil, bir modernleşme yolu, kalkınma ideolojisi ya da otorite olma kanalı olarak savunurlar. 60’lı ve 70’li yıllardaki anti Amerikancılığı, Sovyet ya da Avrupa yandaşlığına; 1980’lerdeki cunta karşıtlığını ise kişisel bir kavgaya dönüştürmüşlerdir. Seçkinci sol, kibirli ve mustağnidir. Kitapları okunur, dergileri alınır, konuşmaları dinlenir, teorilerinin uğrunda ölünür, tezleri hatmedilir. Ama tüm bunları yapan solcuları her fırsatta hor görür, aşağılar ve gerçek bir sosyalizm eylemi için kendisini öne çıkarmaz. Statü ve rolünü riske atmaz. Özel yaşamından taviz vermez. Türk Dil Kurumu öztürkçeciliği, katı laikçilik, Kemalist tarih tezleri ve ulusalcılık, sol seçkinlerin tabularıdır. Din konusunda “Biz de müslümanız ama …”cılarla cesur ateistler insiyatif kavgası içerisindedir.

Üç sol tipi, Türk siyasal coğrafyasının üç ayrı mekanını temsil eder: Seçkinci sol kıyılardır; Dinginlik, huzur ve üstünlüğü simgeler. Gecekondu solu dağlardır; Hırçınlığı, devinimi ve karmaşayı içerir. Genç-Sol, vadilerdir; Dağların rüzgarı ile kıyıların meltemi arasında hem kavga hem de huzur ve üstünlük arar. Toplumsal coğrafyanın bu üç zeminine “yurtlanan” her siyasal akım, bu zeminlerin karakteristiğine bürünür. Her üç konum arasında da sürekli göçler, kaymalar, gelgitler söz konusudur. Ancak, “göçebelik”, Türk siyasal coğrafyasında “tutunamama” göstergesidir. En “göçebe” unsurda küçük burjuva genç solculuğundan çıkar. Zira vadiler; dağlarla kıyılar arasında geçişe müsaittir. Bu nedenle kitleselliği, militanlığı ve popüler propagandayı üreten ve yayan küçük burjuva solculuğun 1990’lı yıllardaki tükenişi, Türk solunun genel olarak güç ve prestij kaybına neden olmuştur. Halihazırda öne çıkan gecekondu solu (Alevilik) ile seçkinci solculuk Kemalizm ekseninde buluşarak sistemin değişimini engelleyen bir misyona evrilmektedir.

Üç tip sol’un coğrafi zemini olarak seçkinler sistemle bütünleşmeye ve stotükoyu korumaya matuf Devlet içi muhalefeti, gecekondu kitlesi zaman zaman radikalleşebilse de esas olarak evrimci değişimi temsil eden sistemiçi muhalefeti, küçük burjuva gençlik solu ise keskin bir radikalizmin beslediği “sistemi kendi içerisinde üreterek sürdürme” anlamında bir karşı sistem kuran çatışmacı ve yıkıcı sistem karşıtı muhalefeti temsil eder. Bu nedenle herhangi bir siyasal akımın karakteristiğini çıkarabilmek ve akibetini tahmin edebilmek için ilk önce hangi “zeminde” durduğuna bakmak gerekir. Zira siyasal coğrafya “ideolojilerin rengine göre” değişmez, aksine ideolojileri kendi fiziki haritasında konumlandırır ve değiştirir. Türkiye’nin düzeni değiştikçe, yani siyasal coğrafya dönüştükçe, oradan beslenerek gelişen bütün ideolojik akımlar gibi, Türk solunun hiçbir türünün var olma zemini de kalmayacaktır. Bu ölümcül paradoks, sol akım ve çevreleri yeni arayışlara zorlayacaktır. Ama kesin olan şudur ki, Kemalizm tükendikçe sol`da tükenecektir.

*Bu makale Ahmet Özcan’ın “Derin Devlet ve Muhalefet geleneği” (1995)isimli kitabından alınmıştır.

 Haber10

———————————-
Ahmet Özcan
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI