Türkiye Irak ve Suriye’ye karışıyor mu? – (Beril Dedeoğlu)

0
105

Suriye yönetiminden sonra, Irak’taki Maliki yönetimi de Türkiye’nin kendilerinin iç işlerine karıştığı iddiasında bulundu ve uluslararası ilişkilerdeki en karmaşık kavramlardan birisine gönderme yaptı.

Suriye yönetiminden sonra, Irak’taki Maliki yönetimi de Türkiye’nin kendilerinin iç işlerine karıştığı iddiasında bulundu ve uluslararası ilişkilerdeki en karmaşık kavramlardan birisine gönderme yaptı.

BM Antlaşması’nın 2(1) ve 2(7) maddeleri, bir devletin iç yetkisine giren konularda müdahale edilmemesini belirler. Buna göre egemen bir devlet kendi sınırları içinde tam yetkiyle davranma hakkına sahiptir; diğer devletler de başkalarının iç işlerine karışmamakla yükümlüdür.

1965 yılında kabul edilen “Devletlerin İçişlerine Karışmanın Kabul Edilemezliği ve Özgürlüklerinin ve Egemenliklerinin Korunması Hakkında Bildiri”, duruma açıklık getirmeyi amaçlamış ve sadece silahlı müdahaleleri değil, bir devletin varlığına veya kişiliğine yönelmiş her türlü tehdidi müdahale kapsamına almıştır. Bununla birlikte, bildiri de neyin siyasi tehdit olabileceği konusunu aydınlatmamıştır.

Tanımdaki sıkıntılar

1986’daki Uluslararası Adalet Divanı, kararları ise, dolaylı ve dolaysız eylemler ayrımı yapmıştır. Buna göre bir devletin siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel sistemini seçme ve bu alanlarda her türlü kararı verme hakkı bulunmaktadır. Dolayısıyla bunlara karışmak, iç işlerine müdahale sayılmaktadır.

Ancak, BM Antlaşması’nda ‘hukuka uyarlı müdahaleler saklı kalmak kaydıyla’ diye bir ibare bulunmaktadır. Bu da, bazı durumlarda iç işlerine müdahale yapılmasını olanaklı kılmakta, ancak bu bazı durumların neler olduğu konusunda bir fikir vermemektedir. BM Antlaşması’ndaki muğlak tanım, hem neyin müdahale olarak kabul edileceğine hem de müdahale olursa bunun hangi araçlarla olabileceği konusuna açıklık getirmemektedir.

Bu tanımlar, sanki devletlerin birbirlerine yönelik her davranışının iç işlerine müdahale sayılmasının önünü açar niteliktedir. Oysa müdahale durumunu meşru kılacak iki konu vardır; bunlardan biri bölgesel ya da küresel barış ve istikrarı bozma endişesi, diğeri de evrensel insan hak ve özgürlüklerinin ihlali. Terörizm, nükleer silahlar ya da kıyım, kırım, göçe zorlama gibi bir dizi konu müdahale gerekçelerini oluşturur.

Buradaki temel sorun, bir devletin kendi yaptıklarını meşru bulup, diğer devletlerin kendisine yönelik politikalarını iç işlerine karışma olarak görmesindedir. Bir diğer sorun ise, diğer devletlerin iç işlerine karışmadığını, sadece insancıl hukukun gereği olan uygulamalarda bulunduğunu ileri sürmesidir. Ayrıca bu karışma halinin bombalarla mı yoksa diplomatik yollarla mı yaptığı da ayrı bir sorun alanıdır.

İnsani boyut ve ötesi

İnsancıl müdahale, askeri yöntemler içerdiği için tartışmalı olsa da, bir devletin kendi vatandaşlarını katletmesini, ayrımcılık, kıyım, kırım yapmasını o devletin egemenliğine bırakmamayı öngörür. Dolayısıyla Esad ya da Maliki’nin istediğini istediği gibi asıp kesmesi mümkün değildir, bu bir siyasal tercih olarak açıklanamaz, zira o tercih insanların ölmesine, tecrit olmasına yol açmaktadır. İnsan hak ve özgürlükleri, iç iş olmadığına göre bu alandaki uyarılar ve yaptırımlar da iç işlerine müdahale olarak kabul edilemez.

Esad ve Maliki’nin Türkiye itirazının haklı nedenleri var, zira bu yönetimler insan hakları ihlalleri yapıyorlar ve kimse karışmasın istiyorlar. Ancak sorun ne yazık ki insani düzeyde ele alınmıyor. Bu iki ülkenin liderleri, Türkiye’nin İran ile olan bağı kesmeye çalışmasına sinirleniyorlar. Türkiye’nin İran’a yakın kesimlerin iktidarda çoğunluk olmalarına, ancak gerçek çoğunluğun bu olmadığına dair siyaseti kızgınlık yaratıyor. Türkiye askeri müdahalelere karşı çıkmasına rağmen iç işlerine karışmakla suçlanıyor, ama biliyor ki bu suçlama esas olarak Irak ya da Suriye’den değil İran’dan geliyor.

 Star


———————————-
Beril Dedeoğlu
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI