‘Türkiye, Başı Sıkışanların Baba Ocağıdır!’

0
166

“Türkiye’deki Göçmenler ve Ekonomi Çalıştayı”nda konuşan Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir, “Bizim, Türkiye’de yaşamanın sorumluluğuyla cümle kurmamız ve gelenleri kabullenmemiz gerekiyor. Burası başı sıkışanların bir anlamda baba ocağı, ana kucağıdır” dedi.

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir, “Türkiye’deki Göçmenler ve Ekonomi Çalıştayı”nda bir sunum yaptı. Aldemir sunumunda “göçmen, sığınmacı, mülteci” gibi kavramsallaştırmaların doğru olmadığını, konuya kendi kadim kavramlarımızla bakmak gerektiğini dile getirdi.

Aldemir, “Önce kavramsallaştırmanın bizim medeniyet havzamızla örtüşmesi lazım ki çözümlerimiz de bu havzada zulme uğrayanların sadrına şifa olsun” diye konuştu. Aldemir, bu konudaki kafa karışıklığının giderilmesi ve konunun ensar-muhacir kavramı olarak doğru bir zeminde tartışılması gerektiğine değindi.

İşte Aldemir’in konuşmasının satırbaşları:

Konuştuğumuz konu, bizim insanlığımız… Bir soruna nasıl yaklaşırsanız o sizin kimliğinizi oluşturur veya ele verir. Biz yüz yılı aşkındır, dünyada kana, kaosa, zulme neden olmuş Batı’nın, bu pozitivist anlayışın, insanı nesneleştirdiği kavramlaştırmalarla mı muhataplarımıza bakacağız yoksa insani değerler ve kadim kavramlarımızla mı bakacağız? Konuşmalarımızda her birimiz bu insanlara göçmen, sığınmacı, mülteci gibi birtakım isimlendirmede bulunuyoruz. Bu isimlendirmeler doğrusu beni incitiyor.

Biz Müslüman bir ülkeyiz. Tarihte kadim adalet devletlerimiz oldu. Buralarda da hep insanı yaşatmanın devleti yaşatmak, toplumu yaşatmak olarak tanımları hayat buldu. Bu açıdan baktığımız zaman önce kavramsallaştırmanın bizim medeniyet havzamızla örtüşmesi lazım ki çözümlerimiz de bu havzada zulme uğrayanların sadrına şifa olsun. O nedenle bu konudaki kafa karışıklığının bir şekilde giderilmesi ve bunun ensar-muhacir kavramı olarak doğru bir zeminde tartışılması gerekir. Çünkü bunun hukuku da var, tarihte bir karşılığı da var. Dolayısıyla böyle bir yaklaşım şunu da getiriyor; Suriyeliler, Afrikalılar veya Asyalılar bir sorun değil, bir imkândır, bir fırsattır. Bizim için varlık sahnesine yeniden bir çıkıştır.

Türkiye Başı Sıkışanların Baba Ocağıdır

Diğer taraftan şu an üzerinde yaşadığımız kadim İstanbul, Anadolu tek başına bize ait bir yer değildir. Bir dönem dünyanın her yerindeki mazlumların ve özelde de İslam coğrafyasının vatan tasavvurunun başkentidir. Bizim, Türkiye’de yaşamanın sorumluluğuyla cümle kurmamız ve gelenleri kabullenmemiz gerekiyor. Burası başı sıkışanların bir anlamda baba ocağı, ana kucağıdır. Biz eğer İngilizlerin dört yüz yıllık iktisat teorisi ile bu işe bakacaksak bereket kavramını, paylaşmayı, kardeşliği, kazancımızı hiç tanımadığımız insanlara karşılıksız vermeyi hiçbir yere oturtamayız. Biz aslında yitirdiğimiz bir kısım değerlerimizi Suriyeliler vesilesiyle yeniden kazanma fırsatı yakaladık. Suriyelileri bir imkân olarak görmemiz gerekiyor. Bu açıdan aklımızı, zihnimizi, doğru bildiğimiz yanlışlarımız tashih etmemiz lazım.

Biz, Suriyelileri bir sorun olarak görmüyoruz. Onları masanın ortağı gibi görüyor, beraber çalışıyoruz. Tüm işlerimizi birlikte yapıyoruz. Bize inanılmaz öğretici oldular, bize değer kattılar. Türkiye toplumunu farklı kılan, devleti devlet yapan ve imparatorluğa taşıyan farklı kültürlerin asimile olmadan bir arada yaşamasıdır. Gaziantep’te bu hafta Zooloji Müzesi açtık. Tamamını Suriyeliler yaptı. Yine Gaziantep’te Tabiat Müzesi’ni Suriyeliler yaptı, Taş Müzesi’ni Suriyeliler yaptı. Halep’teki taş işçiliğinin hepsi şu anda Gaziantep’in ekonomisine hayat veriyor. Şu an Gaziantep 2016 yılı verilerine göre dünyanın ilk rekabetçi 10 şehrinin içinde 5. sıraya girdi. Bunun nedeni Suriyelilerdir.

İnsanı Yaşatmak Bedenini Yaşatmak Değildir

Benim şehrimde, trafik ışıklarında ve sokaklarda dilenen Suriyeli yoktur. Niye Gaziantep’te yok da İstanbul’da var? Çünkü biz sivil toplum örgütleri olarak çalıştık, Suriyeli arkadaşlarla bir araya geldik. Belediyeyi zorladık, valiliği zorladık, Göç İdaresi’ni, AFAD’ı zorladık. Suriyelilere meslek edindirdik. Dilenciliği meslek edineni de sınır dışı ettik. Meslek edindirdiklerimiz şimdi çalışıyor ve şehre değer katıyorlar. Suriye meselesini trafik ışıklarındaki insanlardan ibaret görmek büyük bir yanılgı ve at gözlüğü takmaktan başka bir şey değildir.

Suriye’yi bir Mısır zannetmeyin. Mısır’da okur-yazarlık oranı %58-60, Suriye’de ise %93-94’tür. Suriye’nin entelektüel kapasitesi yüksektir. Verilere bakın, kadınların eğitimi erkeklerden az değildir. Biz böyle bir toplumla yüzleşmeyi maalesef doğru yönetemedik. Bunu herkesin düşünmesi gerekir. Bir insanı yaşatmak; bedenini yaşatmak, DNA’sını yaşatmak değildir. Biz Suriyelilerin DNA’sını yaşatıyoruz. Ulus devletler bu ülkede yıllarca farklı düşünceleri tek tipleştirdi. Şu anda bir Suriyeli kendi örfüne, kendi âdetine, kültürüne göre düğününü yapamıyorsa, çocuğunu eğitemiyorsa, rahat bir şekilde kültürel ortamını sağlayamıyorsa bizim oturup düşünmemiz lazım.

Sadaka Vererek Birbirimizi Yaşatamayız

Konuşmalar esnasında bir arkadaşımız, “tecrübemiz yok” dedi. Tecrübemiz var aslında. Biz, 1989’da Bulgaristan soydaş krizini yaşadık. Bir kısım verilere göre 220 bin, bir kısmına göre 280 bin kişi Bulgaristan’dan getirilerek Türkiye’de istihdam edildi. Anadolu onları bağrına bastı. Peki, bunlar nasıl yapıldı? Biz, Turgut Özal’ı anlayamadık. Çünkü karısıyla, kızıyla uğraştık. Özal bir düşünce sistemi kurmuştu. Ne yapmıştı? Dedi ki, “bunu topluma kabullendirmem için bir film çekmem lazım.” Aysel adlı bir film çekti. Hepimiz, “yok mu bir soydaş, ben evimi vereyim” dedik. Böyle olmadı mı? Özal, medyayı kullandı. Gitti Naim Süleymanoğlu’nu getirdi ve dünya şampiyonu yaptı. Hepsi bizim kahramanımız oldu. 52 bin beş yüz kişi o günün şatlarında, o günün Türkiye’sinde, o günün iktisadında Bursa’da istihdam edildi. Demek ki bunları yapmak mümkün…

Suriyelilerin neye ihtiyacı var? Benim neye varsa onun da ona var. Onunla benim aramdaki insani bir ilişkidir. Hanginiz 6 yıl 15 metre kare bir çadırda, tuvaleti-banyosu ortak olan bir yerde yaşamak ister? Dünya geliyor diyor ki, “aslanım iyi yapıyorsun.” Bizi yanıltıyorlar. Çadır kentler insani bir yer değil. Yaptık, ama buralar geçici olmalıdır. Suriyelilerin 15’te 1’i şehirlerde yaşıyor ve daha mutlular. Beraber yaşıyoruz yani… Konuksever bir milletimiz var. Hayırsever vakıflarımız, derneklerimiz, kurumlarımız var. Ama haksever, hukuksever bir devlet normuna taşınmamız lazım. Sadaka vererek birbirimizi yaşatamayız. Misafirliğin bir zamanı vardır.

Onları Bağrımıza Basmazsak Başkaları Devşirir

Dün Suriye’den üst düzey misafirlerim vardı. İçlerinde MÜSİAD’ın da üyesi olanlar var. Dünyada ciddi yatırımları olanlar var. Diyorlar ki, “şu anda Türkiye ekonomisine 10 milyar dolar katkımız var. Eğer bize istihdam ortamı, çalışma ortamı, sermayemizi getirme ortamı sağlanırsa bu rakam yüze kadar çıkabilir. Yeter ki burada hukukumuz olsun. Sen-ben olmasın, biz olsun. Bunu sağlayacak da bizim burada yapacağımız çalışmalardır.

Temel meselemiz devletin ivedilikle misyonuna dönmesi ve vatandaşları arasında veya bağrına bastığı insanlar arasında hukuk sistemini inşa etmesidir. Öbür türlü bu işin içerisinden çıkamayız. Eğer bunu sağlayamazsak bu üç milyon insan Avrupa’nın ve geldiği Suriye’deki Baas rejimi, PYD, DEAŞ’ın her biri birer içimizdeki canlı bombası olur. Biz bu insanları bağrımıza basmazsak onları başkaları devşirir. Doğuda köyleri yakılan çocuklar vaktiyle karakola gitti kovuldu, adliyeye gitti itildi. Onları terör örgütü bağrına bastı ve hendeklerde karşımıza çıkardı. Bu, bundan daha büyük bir felaketi getirir. Bizim ivedilikle bu meseleyi üst bir segmente taşımamız gerekir.