`Türk yargısı`nın `barolar` cenahı – (Kürşat Bumin)

0
224

Bu kısa özetten sonra bugünkü sorumuzu sorabiliriz: “Hâkimler”i kavradık ama ya şu avukatlar ve onları çatısı altında toplayan “barolar”, onlar hangi kültürün ürünü?

Dünkü yazının önemli bir bölümünü “Diyarbakır Hâkimi” Faruk Özsu`nun yazısına (Radikal İki, 25.09.2011) ayırmıştım. Özsu, “hâkim vasatı” olarak adlandırdığı ortalama yargıçların içinde yetiştikleri sosyal-kültürel ortamı tasvir ederek ülkedeki yargının bir büyük sorununu anlamaya-anlatmaya çalışıyordu. Yazısının alt başlığına çıkarılan “Türk yargısı” tarifi şöyle bir şeydi: “Türk yargısı, `taşranın kültürel kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientellektüel, ahlakçı, asosyal bir cemaattir.” “Türk yargısı`nın asıl problemini de şöyle özetliyordu: “İlkel bir yargı kültürüne sahip olması”.

“Sert” ama önemli-açıklayıcı bir yazı ile karşı karşıyaydık. Yazıyı okuyunca hâkimlerin entellektüel dünyalarının “taşra kültürü”nün değerleriyle biçimlendiğini anlıyorduk.

Bu kısa özetten sonra bugünkü sorumuzu sorabiliriz: “Hâkimler”i kavradık ama ya şu avukatlar ve onları çatısı altında toplayan “barolar”, onlar hangi kültürün ürünü?

“Barolar”a ilişkin benzer soruları bugüne kadar kimbilir kaç kere sordum bu köşede. Sorumu bugün tekrarlıyorum, çünkü önümde çok taze bir açıklama, “İstanbul Barosu Başkanlığı Basın Açıklaması” duruyor. “İstanbul Barosu”, yani “hâkimler”i kuşattığı söylenen “taşra kültürü”nden çok uzağız.

O zaman bu nedir? Yargının bir kanadını ülkenin idari olmasa da kültürel ve ekonomik payitahtında mı “taşra kültürü” biçimlendiriyor?

Öyle bir “Açıklama” ile karşı karşıyayız ki, okurunun ilk tepkisi “büyük bir üzüntü” olmalıdır. Koca İstanbul Barosu`nun kendisine biçtiği görev-ödev “Atatürk`ün mirasını ve Cumhuriyet`in temel değerlerini tasfiye girişimlerine karşı mücadelesini bundan sonra da aynı kararlılıkla sürdürmek” mi olmalıdır?

İstanbul Barosu`nun bu fazla “ateşli” açıklamayı yapmasına sebep, benim bu köşede hakkında iki yazı yayımladığım 652 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname`dir. Bu Kararname, Milli Eğitim Bakanlığı`nın Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun`un MEB`in görevlerini düzenleyen 2. Maddesi`nde değişiklik yaparak bakanlığın “Atatürk inkılap ve ilkeleri”, “Türk milletinin milli, ahlaki, manevi ve kültürel değerleri”, “Atatürk milliyetçiği” gibi ülkedeki öğretim sistemini son derece katı ideolojik kalıplara sokan değerlerin öğrencilere belletilmesi görevini kanun kapsamından çıkarmıştı. Bu önemli düzenlemenin TBMM Genel Kurulu`nda hak ettiği tartışmayı göremeden gerçekleşmesini eleştirsem de sonuç “Okul”un amacını nihayet “medeni” ölçülere çekmesi açısından son derece olumlu bir adımdı. Fazla vakit geçirmeden “yüksek öğretim”in amaçlarının bu “değerlerden” arındırılması gerektiğini de hatırlatmıştım.

Ama İstanbul Barosu, hukuk ile münasebeti olan bir kurum olarak bu olumlu gelişmeden şikayetçi. Açıklamanın tek eksiği Kararname`nin “karşı devrimcilik” ile suçlanması. Bir de o terim kullanılsa, mesele tamam olacakmış.

Açıklamanın şu “öforik” diline ve üslubuna bakın: “Bu değişikliklerle yapılmak istenen tam bağımsızlık ilkesini bir yana bırakarak küresel sermayeye, egemenlere, emperyalizme boyun eğip gönüllü köleliği kabul ederek ulusal çıkarlarına, tarih ve kültürüne yabancılaştırılarak kuşaklar yetiştirmektir.”(!)

Şu cümleler de çok hoş doğrusu: “Ancak unutulmaması gereken husus şudur: Tarih kanun hükmünde kararnamelerle değil, namus ve vicdan hükmünde mücadelelerle yazılmaktadır. Cumhuriyet, vatan ve Atatürk sevgisi bu toplumun bilincine KHK`ler ile konulmadığı gibi bunlarla kaldırılamaz….”

Daha fazla alıntı yapmaya gerek yok herhalde, çünkü konuya yabancı değiliz.

Demek ki, İstanbul Barosu Başkanlığı “Hadi biz de bir Okul kuralım” deyip işe koyulsa, öğrencilerin vay haline! Her fırsatta “tam bağımsızlık”, her teneffüste “egemenlere karşı savaş”, her “bayrak töreni”nde sonu bir türlü gelmeyen “Atatürk ilke ve inkılapları” ve “milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerimiz”…

Söylediğim gib
i okuruna üzüntü veren bir Açıklama bu.

Hâkimleri böyle, savcıları şöyle ama avukatları daha da bir başka olan bir yargı ile karşı karşıya olduğumuz muhakkak.

O zaman ünlü (sahibini paranteze alarak tabii ki) soruyu sorabiliriz: “Ne yapmalı?”

Yenişafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI