Türk düşüncesinde “yerlilik” ve “tercüme” gerilimi – (Yasin Aktay)

0
195

Bugün tercüme eserlere, düşüncelere, yabancı diye sergilenen ve buna karşı yerli düşünceyi kutsayan tepkide kuşkusuz bir milliyetçilik duygusu da belirleyici.

Türk düşüncesinin gelişimi üzerine düşünmeye kaldığımız yerden devam edelim.

Aslında kaldığımız yer yeni bir fasıl açmamız gereken bir yerdi. Türk düşüncesinde tercümelerin rolü faslı. İlk bakışta Türkiye’nin entelektüel hayatında, tarihinde, bugününde tercümelerin çok önemli bir yekun tutuğunu görebiliyoruz. Bu yekun belli ki birilerine rahatsızlık veriyor. İnsanların yerlisi varken yabancı düşüncelere bu kadar ilgi duyuyor olmasının bizden bir şeyler alıp götürüyor olduğuna dair hissedilir bir rahatsızlık… Yerli malının kendiliğinden sahip olduğu bir imtiyazı varmış gibi… Bu imtiyaz belki çok doğal, insanların yabancılara karşı duydukları ilk gariplik duygusundan sadır olan bir mesafeden besleniyor.

Bir de şöyle soralım: Türk düşüncesinin kendi başına var olan, kendine yeter ve dışarıdan hiçbir şey almaya ihtiyaç duymayan bir düşünce olduğunu söyleyebilir miyiz? Böyle bir iddiayı Türk düşüncesi için onayladığımızda, bunun başka düşünceler için de bir geçerliliği olduğunu söylemek durumunda kalırız. O zaman düşünceler arasındaki alışverişlerin bir düşüncenin asli hüviyetini yok edebileceğini de söylemiş oluyoruz.

Doğru düşüncenin ölçüsünün onun yerliliği olduğu yargısı bir düşünce değil bir yargı, hatta bir önyargıdır. İnsanın aidiyet duygularından beslenen, sorgulanmamış, üzerine hiç gidilmemiş içgüdüsel bir önyargı. Tarih boyunca insanlar bu içgüdüsel önyargıya tabi olmakta sonuna kadar ısrar etseydiler hiçbir gelişme olmaz, insanlar birbirlerinden hiçbir şey öğrenmez ve müsademe-i efkarın ürettiği hiçbir barika-i hakikatten nasiplenmezlerdi. Oysa insanoğlunun bir yerde doğmuş olması mukadder olsa bile insanı ottan ayırt eden şey toprağa bağımlı olmayışıdır. Düşüncenin başka düşüncelerle karşılaşmadan onlarla bir karşılaşmaya girmeden üremesi sözkonusu olmuyor.

Bugün Türkiye’ye yerli düşünceyi farz kılanlar hangi dönemden itibaren ve hangi düşüncenin bu yere, Türkiye’ye ait olduğunu söylüyorlar acaba? Bugün yerli kültürün ve düşüncenin en temel unsuru olan İslam’ın bile Mekke’de doğup orada ilk etapta tutunamadığı için Medine’ye göç etmek suretiyle başlayan yolculuğunu 1438 yıldır sürdürdüğünü, arada bize de uğrayarak burada kök salmış olduğunu görmezler mi?

İnsanoğlunun bir düşünceyi bir etkileşimle, bir tedrisatla, bir mirasla veya bir okumayla alıyor olduğu belli. Bütün bu süreçler esnasında her insan teki aslında kendi düşünce serüvenini kendine özgü bir yolla yeniden üretiyor. Düşüncelerin bir defada, bütün zamanlar ve herkes için aynı şekilde aktarılması sözkonusu bile değil. Herkes kendi düşünce serüvenine aslında kendi başına ve kendisi için girişir veya girişmez. Bizden önceki düşünce miraslarına kendimizi çok bağlı ve mecbur hissettiğimiz zamanlarda bile aslında kendimize özgü bir tercih yapmış oluyoruz. Düşünmenin veya düşünmemenin bütün sorumluluğu son aktöre, tabiri caizse son alıcıya veya tüketiciye aittir. Devraldığımız veya almadığımız, alamadığımız düşüncelerin bunda bir sorumluluğu yok. Düşünce tarihleri ile toplumsal gelişmeler arasında bağlantılar kuranların bu konuda kurdukları korelasyonlar elbetteki tamamen geçersiz değil, ama bunların insan için bir kader olduğunu da düşünmemek gerekiyor. Neticede insan kendini pasifize edecek bir düşünceyi veya zihniyeti de kendisi benimser ve tüketir. Bu yine de bir başka mevzu. Asıl mevzumuza dönersek.

Bugün tercüme eserlere, düşüncelere, yabancı diye sergilenen ve buna karşı yerli düşünceyi kutsayan tepkide kuşkusuz bir milliyetçilik duygusu da belirleyici. Kendine hayranlık, megalomani ve “biz bize yeteriz” önyargısı düşünce için de bir içe kapanmacılığı telkin edebiliyor. Bu tepkiyi ortaya koyanların referans aldıkları düşünce veya kültürel kodların soykütüğüne bakıldığında onların da aslında sadece birkaç nesil sonra bir etkileşimle bu topraklara yerleşmiş oldukları rahatlıkla gösterilebilir. Ne de olsa insan kendi düşünceleriyle birlikte doğmuyor ve düşünce insanın hayat içindeki seyriyle, seferiyle, etkileşimleriyle sadır olan bir ürün. Bu tarz bir muhafazakarlığın, gerçekçi olmamak bir yana, düşüncenin gelişimine ciddi anlamda ket vuruyor olduğu ise çok açık.

Tercümelere duyulan bir tepki de yanlış veya kötü çeviri örnekleri üzerinden gelişir. Şahsen bu tepkileri de gereğinden fazla abartılı bulurum. Tercüme eserlerin kusursuz bir çevirisini farz eden yaklaşımlara sadece kötü olduğu düşünülen çevirilerin etkisinin nasıl bu kadar yaygın ve güçlü olabildiğine dikkat çekmek isterim. Ali Şeriati’nin bütün kitaplarının yanlış ve kötü çevrilmiş olduğunu her dönem dinleriz, ama kötü veya yanlış bir Ali Şeriati metni ortada dolaşıyor ve çok okunuyor, hatta çok anlaşılıyor. Yanlış anlaşılıyorsa bile demek ki, Türkiye’ye özgü bir Ali Şeriati gerçeğimiz var. Aynı şeyi Seyyid Kutub, Mevdudi, Marx, Althusser, Heidegger, Foucault için de söyleyebiliriz.

Bütün bu eserler istedikleri kadar yerli olmasın ve kitapları son derece kötü çevrilmiş olsun. Hepsine dair belli kesimlerde güçlü bir “anlama” düzeyi oluşmuş durumda. Bu düzey nerede ve nasıl oluştu, bu eldeki çevrilerle değilse?

Anlama ve yorumlama, insanın en temel varoluş düzeyi. Bu düzey içinde insanın bir metni doğru veya yanlış anlaması bambaşka bir konu. Doğrusu bunu kim nasıl değerlendirecek o da ayrı bir konu. Tarih bir çok düşünürün bir başka düşünürü yanlış anlaması üzerinden çok ilginç fikirler üretmiş olduğunun örnekleriyle dolu. “Yaratıcı yanlış anlamalar” demiştim bir yazıda bu durum için. Althusser’in Marx anlaması; bütün bir postyapısalcı Fransız düşünürlerinin kötü Almancalarıyla Nietzsche ve Heidegger anlamaları; Jean Paul Sartre’ın Heidegger’in Varlık ve Zaman’ını okuduktan sonra ondan ilham alarak yazdığı Varlık ve Hiçlik isimli kitabı, mesela…

Bu son örnek bile yanlış anlamanın nasıl bir yaratıcı üretime dönüşebildiğinin tipik bir örneğidir. Aynı şekilde Gazzali’nin Meşşai filozofları anlayıp eleştirisi, buna mukabil o Meşşai filozofların Aristo’yu nasıl anlamış oldukları, hepsi de ilginç yanlış anlama örnekleridir. Ama bu yanlış anlamaların toplamından kimsenin gözardı edemediği düşünceler sadır olmuş…

Nisyan ile malul insan hafızası, bir de bütün bilgisinin zanda dayalı olmasıyla da malul değil mi zaten?

Şu halde, yerli düşünce dediğimiz şeyde ne arıyoruz aslında?

Yeni Şafak

———————————-

Yasin Aktay

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI