Turgay Aldemir: 15 Temmuz Bir Milattır!

0
151

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir, “15 Temmuz Darbe Girişimi ve Türkiye” konulu uluslararası sempozyuma katılarak bir sunum yaptı.

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir, Muş Alparslan Üniversitesi tarafından 24-26 Mayıs tarihlerinde düzenlenen “15 Temmuz Darbe Girişimi ve Türkiye” konulu uluslararası sempozyuma katılarak bir sunum gerçekleştirdi.

Ülkemizden ve dünyadan birçok akademisyen ve STK temsilcisinin katıldığı sempozyum, Muş Alparslan Üniversitesi Kampüsü’nde düzenlendi.

Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı Mehmet Doğan’ın moderatörlüğünde yapılan “15 Temmuz’un Türkiye Toplumuna Etkileri” başlıklı 1. Oturumda Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir “Öncesi ve Sonrasıyla 15 Temmuz Muhasebesi” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

İşte Turgay Aldemir’in konuşmasından satır başları;

15 Temmuz tarihi Türkiye’de bir milattır, tarihi bir an, dönüm noktasıdır. O, milletinin yeniden doğum anıdır; sokaklarda, tankların paletleri altında, Skorskylerin mermileriyle, F16’ların bombalarıyla ölmüş olsa da milleti yeniden, ama yeniden doğmuştur.

15 Temmuz 2016 milletimizin doğum anıyken eski Türkiye’nin, derin devletin, darbeye hakiki bir tepki gösteremeyen ve darbecilere karşı atılan tekbir seslerinden, yani kendi halkının çığlıklarından rahatsızlık duyan Türk solunun, Batı uygarlığının ülkemizdeki Büyük Engizisyonu’nun da ölüm anıdır. O gün kanlı darbeye sesini yükseltmeyen kim varsa 15 Temmuz şehitlerinin yasını tutan Türk milletinin, daha doğru bir deyişle milletin yani Türk, Kürt, Çerkez… Türkiye’deki bütün halkların nazarında ölmüştür.

FETÖ sadece kendi çıkarları için çalışan kirli bir örgüt değil, devletin her kurumuna misyonerleriyle sızan bir yapıdır. Sadece devletimize değil, ulaşabildiği her devlete sızan, her ülkede teşkilatlanan bir yapıdır.

İnsanlar sadece ekmek yemezler ruhlarını da doyurmak isterler. Modern toplumun soğuk ıssızlığı ve anomik belirsizliği karşısında bir hedef ve doktrin etrafında birleşmiş, disipline ve kurallara bağlı, itaat ve fedakârlığın ön plana çıkarıldığı, liderinin müritlerinin duygularına hitap ettiği gizli bir cemaat karşımızdaki. Radikal ve gizli siyasi bir din. Müritlerini “ortak çıkar” etrafında toplayan ve kendilerinden sonsuz fedakârlık talep eden sinsi bir örgüt.

15 Temmuz gecesi, Türkiye tarihi açısından, her alanda, önemli bir kırılma noktasını temsil etmektedir. Bu anlamda siyasal, ekonomik, toplumsal ve askeri alanlarda 15 Temmuz gecesinin ne manaya geldiğinin üzerinde hususiyetle durulması gerekmektedir. Çünkü 15 Temmuz gecesi sadece bir darbe girişiminin önlenmesi anlamına gelmemektedir. Türkiye siyasi kültürünün ve sosyolojisinin önemli değişikliklere uğramasının miladıdır.

Türkiye’de askeri darbeler, resmi ideolojiye ve özellikle de laiklik konusundaki hassasiyete vurgu yapmışlardır. 28 Şubat 1997 postmodern darbesi, doğrudan dini cemaatleri hedef alan bir harekettir. 15 Temmuz darbe girişimi, daha önceki darbelerden tamamen farklı bir grup tarafından gerçekleştirilmiştir.

Halkın direnişini hesap edemediler

Dini cemaat olarak kendisini sunan Fethullah Gülen örgütü, 1980’lerden 2010’lara kadar sivil ve askeri bürokraside büyük bir güç elde etmiştir. Bu dini cemaatin ya da terörist örgütün asker üyeleri, silahsız sivil insanları öldürmüşler ve meclisi ve diğer önemli resmi kurum binalarını bombalamışlardır. Ancak halkın direnişini hesap edememişlerdir.

Bu darbeler, dünyanın demokrasi bayraktarlığını yapan ve demokrasiyi destekleyen Batı dünyasında ya sessizlikle ya da zımni destekle karşılık bulmaktadır. Bu durum Batı dünyasında bir paradoksa sebep olurken bu paradokstan çıkmak için “demokratik darbe” kavramsallaştırması ile bir çelişkinin de içine düşmektedir.

Sonuç olarak; darbeler çok yönlü bir süreç içinde gelişir. Aslında darbe uzun bir sürecin sonucu olarak anlaşılmalıdır. Bu sürecin zihniyet yapısını neden-sonuç ilişkilerini, bağlantılarını ve uzantılarını öfke ve nefret dilinin tuzağına ve indirgemeciliğine düşmeden, makul ve mantıklı bir zeminde anlamak ve yorumlamak mecburiyetimiz vardır. Bu yapılmadığı takdirde darbelerin oluşmasını imkânsızlaştıran bir ortam ve mahfil teşekkül ettirmek yerine darbelere maruz ve darbelerden mağdur olmuş bir ortamın teşekkül etmesi içten bile değildir.

Sosyal bilimlerin çok yönlü inceleme ve araştırma imkânını sonuna kadar kullanmak, problemler ve problematiklere doğru teşhis ve tanı koymak meselenin anlaşılması bağlamında hayati derecede önem arz etmektedir. “Darbeler tüm kötülüklerin anasıdır” şeklinde özetlenebilecek genel ve hâkim tavrın toptancılığı yerine neden, niçin, nasıl gibi bir konunun yatay ve dikey boyutlarıyla anlaşılmasının asgari şartlarını oluşturan soruları mutlaka sormamız ve verilen cevapları eleştirel aklın ve diri bir vicdanın süzgecinden geçirmekle mükellef olduğumuzu düşünüyorum.

Türkiye halkı aktör olmayı seçmiştir

Bu darbe 28 Şubat sürecinden bu yana pek çok habis ruhlu örgütler tarafından planlanan, senaryosu ABD’de yazılan, çekimleri Mısır’da, Suriye’de, Ürdün’de, Yemen’de, daha pek çok mazlum ve masum ülkede süren, final sahnesinin Türkiye’de çekilmesi düşünülen, yönetmenliğini çok uluslu örgütlerin yaptığı, yardımcı oyuncularda DAİŞ’in, PKK’nın, PYD’nin yer aldığı başrol oyuncusunun ise FETÖ olduğu bir filmdir. Final sahnesinin akim kalmasıyla gişe hasılatının çok düşük olacağı düşünüldüğünde filmin yapım şirketinin iflasın eşiğinde olduğu başarısız bir filmdir.

Şerefli Türkiye halkı bu filme seyirci olmaktan vazgeçmiş, aktör olmayı seçmiş ve oyunu bozmuştur. Sahne devrilmiş, senaryo tuvalet kâğıdı olarak bile kullanılmaya değer bulunmamış, oyuncuların önemli bir bölümü ise şimdilik nefes almaya devam etmektedirler. Velhasıl bu darbe küçük FETÖ’nün büyük Türkiye’ye yapacağı bir darbeden öte uluslararası bir işgal denemesiydi. FETÖ burada yalnızca bir araçtı. Ancak bu durum neden FETÖ’nün seçildiği sorusunu sormamızı engelleyemez. Bunu sormalıyız, ancak bunun kadar önemli bir diğer husus ise uluslararası işgal örgütünün tüm sözde aktörlerinin arka planını çözümlemekten geçiyor. Bu uluslararası işgal örgütünü biraz kurcalayınca çok ilginç bir şeyle yani kendimizle karşılaşırız.

Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan, toplumsal ve vicdani sorumluluğunu bir tarafa atmış neo-liberal dünyanın kutsalı olan paraya, kariyere, statüye odaklanmış bir hayatta üzerimizde darbeler eksik olmaz. Darbe yoluyla işgali yapanlar belli, ama bu işgale cesaret veren ve zemin hazırlayan ister kızın ister alının ama biziz, başkası değil. 15 Temmuz gecesi ve akabinde üzerimizdeki ölü toprağını bir nebze olsun atabildik ama eski hale dönemeyiz.

Sadece İstanbul’da 236 adet alış veriş merkezinin olması, ama 25 tane stratejik araştırmalar merkezinin olmaması sizi korkutmuyorsa darbelerden feryat etmenin de bir anlamı yoktur. Darbenin senaryosunun yazıldığı ABD’nin nüfusu bizim yaklaşık dört katımız.

Unutmayın, bu saatten sonra şehitlerin omuzlarımıza yüklediği bu sorumluluklardan kaçan herkes, gelecekte maruz kalacağımız darbelerin suç ortağıdır.”

Sempozyumda Anadolu Platformu Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Ramazan Kayan “Darbecilere Karşı Gençliğin Örgütlenmesinde STK’ların Önemi” başlıklı bir sunum gerçekleştirirken, Anadolu Platformu Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mahsum Aytepe ise “Dini Gurupların Hakikat İddiaları ve Kritik Edilmesi İmkânı” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.