Toplumsal sözleşme – (Turgay Aldemir)

0
237

Yaşadığımız şu dönemde toplumsal sosyolojinin gerisinde kalmış, ideolojik bir anayasa mevcut. Aslında Kemalizme dayalı olan bu anayasa, halkın sosyal hayatında ve vicdanlarda fiilen mülga olmuş durumda. 82 Anayasası`na dayalı mevcut devlet yapısı da insanımızın ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak

Yaşadığımız şu dönemde toplumsal sosyolojinin gerisinde kalmış, ideolojik bir anayasa mevcut. Aslında Kemalizme dayalı olan bu anayasa, halkın sosyal hayatında ve vicdanlarda fiilen mülga olmuş durumda. 82 Anayasası`na dayalı mevcut devlet yapısı da insanımızın ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak

Durum tespitinden sonra, bu konuda çözüme katkı yapmak istiyorsak öncelikle etrafımıza ördüğümüz duvarları ve ön yargıları ortadan kaldırmalıyız. Sahip olduğumuz değerlerle hayatın içinde yer alıp kendimiz olarak birbirimizle iletişim kurma zamanı geldi ve geçiyor da. Fırsatlar zamanında değerlendirilirse anlamlı olur. Yoksa kaçan fırsatların arkasından ah vah etmenin çok da anlamı yok.

                                                               ***

Sosyal sermayemiz olan sivil toplum, bu süreçte daha aktif olmalıdır. Sivil toplum, bireyin hak ve sorumluluklarını özgürce kavraması için yoğun çaba harcamalıdır. İçinde yaşadığı toplumun sorunlarına duyarlı, pozitif ve birleştirici sivil toplum örgütleri hayatın içine inmelidir.

Sivil toplum örgütlerimiz, cemiyet ve cemaatler neden geleceğimizle ilgili bu çalışmalardan yana suskun kalıyor? Haklarımızı bizatihi kendimizin dillendirmesi gerekmez mi? İlla haklarımız gasp edilince mi sesimiz çıkmalı? Sözü, fikri olan her insan, cemiyet, cemaat açıkça konuşabilmeli… Zaten toplumsal sözleşme dediğimiz şey de toplumun tüm kesimlerinin konuşarak üzerinde mutabık kaldığı üst ortak metindir.

Artık akıllarımızı birleştirerek ‘büyük aklı’ oluşturmalıyız. Yüreklerimizi birleştirerek merhameti, sevgiyi ve umudu yaymalıyız. Bu coğrafyada yaşayan tüm kesimler farklılıklarıyla bir araya gelip, birbirimize yaslanarak, daha büyük bir kültür havzasını mayalayabiliriz.

Aslında birbirimizle girdiğimiz bu iletişimde göreceğiz ki her farklılık bizim bir eksikliğimizi tamamlamaktadır. Sonuçta ‘toplumsal senfoni’ ancak böyle ortaya çıkacaktır. Değişen toplumsal sosyoloji bize bunu işaret ediyor.

                                                               ***

Anadolu’da birlikte yaşamanın, çok hukukluluğun bin yılı aşkın bir arka planı var. Bu coğrafyada farklılıklarımız dün olduğu gibi bugün de tehdit değil fırsata dönüşebilmeli. Toplum olarak farklılıklarımız inanç, mezhep ve kültürler olarak kendi iç hukukuna tabi olabilmeli. Bu anlamda çok hukukluluğu mutlaka tartışabilmeliyiz. Toplumun ‘ortak değerler’iyle uyumlu, bu milletin hassasiyetlerini, endişelerini dikkate alan bir toplumsal sözleşme için çaba sarf etmek zorundayız.

Çoğunluğu dikkate alan, tatmin edici, azınlığı da gören ve onların haklarını da gözeten adil bir yaklaşımla işi ele alabilmeliyiz. Kaygıları gideren bir dil ve üslupla tüm konuları tartışabilmeliyiz.

                                                               ***

Gerçekleştireceğimiz toplumsal sözleşme beş temel hakkı mutlaka güvence altına almalıdır. (Can, akıl, nesil, mal, din / düşünce…) Bu temel haklar açısından her insan eşit haklara sahip olmalıdır. Bu toplumsal sözleşme, hakları tarif etmeli ve evrensel temel değerlere vurgu yapmalıdır.

Yapılacak toplumsal sözleşmede hiç bir etnik tanımlama olmamalıdır. Bu anlamda sözleşmede yer alabilecek her vurgu kavga nedeni olacak; bütünlüğümüze zarar verecek ve gelecekte yeni sorunlara zemin oluşturacaktır. Haddi zatında anayasa metni toplumu birbiriyle kavga ettiren değil; toparlayan bir üst değerler sözleşmesi olmalıdır.

Mevcut anayasada olduğu gibi toplumsal sözleşmenin, bir tarafın lehine değişmez maddeleri olamaz. Çünkü böyle bir yaklaşım, herkesin kendi değişmezini üst sözleşmeye koyma isteğini tetikleyecektir. Her inanç ve kültür formu kendi olmazsa olmazlarını öne çıkaracak ve bir mutabakatın olması söz konusu olamayacaktır.

Yeni sözleşmede devlet; sosyal devlet özelliğine sahip olmalı ve her alanda zalime karşı ve mazlumun yanında yer almalıdır. Zayıf olanların tüm haklarını devletin güvencesi altına almalı; mahrum ve mağdurların oluşmasına fırsat vermemelidir. Her alanda olduğu gibi gelir dağılımında da adaleti sağlayıcı tedbirler alabilmelidir.

Ülkemiz gerek yer altı kaynakları gerekse yer üstü kaynakları bakımından zengin bir ülkedir. Bu  zenginlikler ülkemizde yaşayan her vatandaşımızın ortak hukuku ve ortak çıkarıyla işletilmelidir. Zenginliklerimiz hepimizindir; bir sınıfın veya bir çevrenin değil!

Yeni anayasada seçkinlerin üstünlüğü olmamalıdır. Sermayenin önceliği, askeri vesayet ve aşırı bürokrasi engellenmelidir. Sözüm ona kendini imtiyazlı sayan aile, kişi veya kurumların etrafındaki surlar yıkılmalıdır. Kurumlarımız halkın istifadesine ve denetimine açık hale getirilmelidir.

Aziz milletimizin yöneticileri, milleti gibi yaşayan, giyinen, inanan ve ona hizmet eden; halkla olmaktan şeref duyan insanlardan olmalıdır. Devlet ve yöneticileri müstağni olma hakkına sahip olamamalıdır. Bu anlamda idarecilerimiz de doğal ve tabii farklılıkları zenginlik olarak görebilen saf Anadolu insanı gibi olmalıdır.

Devlet halkına hizmet için, yani halkı için var olmalıdır. Milletine hizmet etmeyen, hükmedince adaletle hükmetmeyen devletler yıkılmaya mahkûmdur. Keza bir bir yıkılıyorlar da. Öyleyse millet devlet için değil; devlet millet için olmalıdır. Prensibimiz; ‘milleti yaşat ki devlet yaşasın’ olmalıdır. Tarihimizdeki başarılarımıza baktığımızda da devlet-millet bütünlüğünü sağladığımız dönemlerde başarılı olduğumuz görülecektir.

Toplumsal sözleşmenin en önemli fonksiyonu, insanın insan üzerindeki her türlü baskı ve tahakkümünü kaldırmak olmalıdır. İnsanın insanla, insanın çevreyle, insanın kâinatla iletişimi ve eş güdümünü yani insanı merkeze alan değer merkezli, insan odaklı bir toplumsal sözleşme yapmalıyız.

Bu sözleşmenin gerçekleşmesi ve kalıcı olması için aydın ve entelektüel sermayemizi güçlendirmeliyiz. Sığ ve gelişmemiş toplumlar, içine kapanarak korkularıyla var olmaya çalışırlar. Korkular üzerine bir toplumsal metnin oluşturulmasına fırsat vermemeliyiz.

Bu süreçte ülkenin her bölgesinden ve her kesiminden insanlar ses vermeli, sessiz çoğunluk artık konuşmalı; bu toplumda var olan hiçbir değer görmezlikten gelinmemelidir. Halkı yok sayarak kimse bürokratik, akademik, siyasi vb. fildişi kulesinde oturarak bu toplumu artık yönetemez.

                                                               ***

Bundan böyle korkularımızın, umudun önüne geçmesini engellemeliyiz. Artık bize çizilen coğrafi ve düşünsel sınırlar dar geliyor. Sınır ötesi düşünmeliyiz. Bu ufku yeni toplusal sözleşmemize de yansıtabilmeliyiz.

Düşünceye sınır koyamayız. Bulunduğumuz yerden dünyayı kurgulayabilmeliyiz. “Yeni bir dünya kurulur, biz de içinde yer alırız.” teslimiyetçi ve kaderci anlayış yerine  “Yeni bir dünya kurarız ve içinde hak ve adaleti etkin kılarız” devrimci anlayışını taşımalı ve kendimize güvenmeliyiz.

Her alanda yenilenerek, normalleşip, özgüvenimizi tekrar kazanmalıyız. Hayatın her alanında iş birliğine ve eş güdüme açık olmalıyız. Unutmayalım ki; bir millete toplumsal sözleşme yapma yüzyılda bir nasip olur. Hayatta hiçbir zaman fırsatların kazası olmaz. Çok çabalayıp az konuşup, çok dinleyip risk almalıyız. Toplumu merkeze alan, az maddeli bir toplumsal sözleşme için, çabalamalıyız. İç barış ve huzuru sağlayıp güven ortamını bu sözleşme ile, tıpkı Hudeybiye’deki gibi sağlayabiliriz. Bu biraz da bize bağlı değil mi?

11.04.2011

Özgünduruş

———————————-
Turgay Aldemir
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI