Toplumsal Birliği Sağlamada STK’ların Başarı Düzeyinin Tahlili

0
135

İslami İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) ve Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi işbirliği ile düzenlenen “Toplumsal Birliğin Güçlendirilmesinde Dini Söylemin Önemi” konulu tartışmalı ilmi toplantı 16-17-18 Ekim tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezinde yapıldı. Toplantıda Bülbülzade Vakfı Başkanı Turgay ALDEMİR “Toplumsal Birliği Sağlamada STK’ların Başarı Düzeylerinin Tahlili” konulu tebliğ sundu.

İslami İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) ve Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi işbirliği ile düzenlenen “Toplumsal Birliğin Güçlendirilmesinde Dini Söylemin Önemi” konulu tartışmalı ilmi toplantı 16-17-18 Ekim tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezinde yapıldı. Toplantıda Bülbülzade Vakfı Başkanı Turgay ALDEMİR “Toplumsal Birliği Sağlamada STK’ların Başarı Düzeylerinin Tahlili” konulu tebliğ sundu.

Prof. Dr. Bedreddin ÇETİNER’in moderatörlüğünde Medya ve Sivil Toplum Kuruluşlarında Dinî Söylem üst başlığı ile yapılan oturumda ilk tebliği Toplumsal Birliğin Sağlanmasında Sûfî Söylemin Etkisi başlığı ile Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE tarafından yapıldı. Ardından ikinci tebliği Toplumun Ayrışmasında Medya Dilinin Etkisi başlığı ile TRT 6 Yayın Müdürü Mustafa EKİCİ yaptı. Bülbülzade Vakfı Başkanı Turgay Aldemir ise Toplumsal Birliği Sağlamada STK’ların Başarı Düzeylerinin Tahlili başlığı ile üçüncü tebliği yaptı.

Büyük Resmi Görmemiz Lazım

Aldemir konuşmasında şu noktalara değindi; “burada sorunlarımızı konuşuyoruz. Sorunlarımızı konuşuyor olmak çözüme dair de bir arayış içerisinde, bir güzergâhta olduğumuzu gösteriyor. Biliyorsunuz G20’nin dönem başkanlığı Türkiye’de. dolayısıyla bir kısım başlıklarda tartışmalar yapılıyor. Geçen ay C20 sivil toplum zirvesine davet edilmiştim. Bizim ülkemizden beş kuruluş vardı. Yaklaşık 60’a yakın ülkeden sivil toplum temsilcileri vardı. Kendi aramızda her şeyi tartışırız, konuşuruz, buradan da kararlar çıkarırız diye bir hevesle gittik. Orada karşılaştığım manzara şuydu; her şey aslında bir yerlerde konuşuluyor organize ediliyordu. Oradaki sivil toplum diye gelmiş olanların aslında profesyonel olarak istihdamlı olduğunu ve arkalarında çok uluslu şirketlerin var olduğunu görünce irkildim. Mesela kolanın dünya Ceo’su oradaydı ve diğer şirketlerin. Hepsinin sivil toplum tiyatral yüzü vardı. Konuştukları konular aslında bizim sorunlarımızdı görünüşte. Göç sorunu, İslam dünyasının geri kalmışlığı, yönetimsel problemleri, demokrasiye olan ihtiyacı. Acemoğlu diye bir iktisatçı vardı. Bir sunum yaptı orada. İslam dünyasının şeffaflığa, demokrasiye ihtiyacı olduğunu bunlar olmadığı için savaşların, geri kalmışlıkların yaşandığını anlatınca ben bir soru sordum. Acaba dünyadaki bu kaosların nedeni BM’nin 5 daimi üyesi değil midir diye sorduğumda ben oradan maaş alıyorum buna cevap veremem dedi. Şimdi büyük resmi görmemiz lazım. Bize bir alan çiziyorlar ve biz burada inanılmaz motivasyonlarla birçok faaliyetler, büyük işler yaptığımıza inandırılıyoruz. Büyük remi görmeden, o üst bakışı, tarihi arka planı, yeni dünya denilen meseleyi görmeden kendimizi bunun içerisine bir yere yerleştirmeden, kendimizi nesne olmaktan kurtaramayız. Asla yeni dünyanın planlamacısı ve bunun sorgulayıcısı olamayız.

Öncelikle Durum Tespiti Yapmalıyız

Bizim öncelikle ciddi bir durum tespitinde bulunmamız lazım. Yoksa asrı saadette şunları yaptık, Selçukluda, Osmanlıda bunları yaptık. Elbette ki sorunlarımızı çözerken bu geleneğimize yaslanacağız. Geleneğin ucu açık hayat aşılayan kısmı günümüzde dair ne yaptığımızla alakalıdır. Bu gün İslam dünyasında bu deformasyonu, yüz yılı aşkındır yaşadığımız sürgünü bitirecek çalışmalardan çok ifsat edecek, emperyalistler eliyle bunlara teşne olan sivil toplum kuruluşları var. Yaşadığımız şehir Gaziantep’te şu anda 81 ülkenin sözüm ona yardım adı altında ama istihbarat amaçlı sivil toplum örgütleriyle aynı ortamda çalışıyoruz. Bunlar her türlü olanağa sahip ve bunları BM finanse ediyor. Bu kuruluşların İslam dünyasındaki bu göçe bir sürü soruna temas etme adı altında harcadıkları paraların haddi hesabı yok. Ben Pakistan’a birkaç yıl önce sel felaketinde gittiğimde görmüştüm. BM’nin oradaki görevlileri 2 ay sonra bizi ağırladıklarında Hilton ağırlamışlardı. İlginçtir, Pakistan İslamabad’daki Hilton 7 yıldızlıdır ve onlar hiç sahaya gitmemişlerdi. Bir toplantının organizasyon gideri 200 bin dolardı. Sonradan öğrendik ki bu kuruluşların finansmanlarının %80’ni organizasyon giderlerinde tüketilmektedir. Mağdurların parası bir defa daha çalınmaktadır. Bunları C20 zirvesinde söylediğimizde birçok tartışma aldı başını gitti.

Biz Bu Ülkenin Asli Unsurlarıyız

Eğer haklı olursanız haklılığınızla ilgili bir mücadeleniz varsa karışışınızda kim olursa olsun hiçbir önemi yok. Biz hala haklılığımızla ilgili bir ezilmişlik, bir geri kalmışlık içerisindeyiz. Fakat kendi öz güvenimizi kazanarak bu meseleliklerini yeniden ele almamız lazım. Bunun için ben sivil toplumu şöyle tarif ediyorum; ihtiyaçlarla imkânları değerlerimizle buluşturarak farkındalık oluşturmaktır. Ve çarpan etkisi yüksek işler yapmaktır. Merdiven altı, köşede, bucakta iş yapmamaktır.  Geçen barış süreci ile ilgili toplantıya çağırıldık. Rektör hoca ikide bir bizim mahalle ile konuşalım diyor. Dedim hocam çıkalım artık şu bizim mahalleden. Caddelere, metropollere, insanlığın olduğu yere, hatta ötekinin olduğu yerde sözümüzü söylemeliyiz artık. Biz bu ülkenin asli unsurlarıyız, kurucu iradesiyiz. Yeter artık 100 yıldır azınlık gibi oralarda, buralarda sığıntı şeklinde varlığımızı sürdüremeyiz. Onun için her birimizin eklendi benliğini yeniden inşa etmesi lazım.

Osmanlı Bir Vakıf Medeniyetidir

Merhum Cemil Meriç’in de dediği gibi Osmanlı bir vakıf medeniyetidir. Fukaraperver bir devlettir. Diyor ki Cemil Meriç; "Osmanlı toplumunda dram yoktu ki roman olsun" . Çünkü her şey vakıflar eliyle açık ve şeffaf bir şekilde yürütülürdü. Bugün bu modern devlet aygıtının bir merkezden yürüttüğü çoğu şey vakıflar eliyle taşınmaktaydı. Bunun kaynak sorunu yoktu. Bize ulaşan kaynaklarda 26.300 kapsayıcı vakıf vardı. Bunun 1400 tanesini kadınlar kurmuştu. Bunun için Osmanlı çok dinli çok kültürlü tebayı bir arada tutmuş ve yüzyıllarca var olmuştur. Sonrdan bu bozulduğu için Osmanlı yıkılmıştır.

Diğer taraftan sivil toplum kendi muhasebesini yapmalı, hak arama hakkı koruma toplumun taleplerini siyasete yansıtma, devleti hakim olmaktan çıkarıp adil kılma bakımından geçmişte önemli görevler üstlenmiştir. İslam’ın tarihsel perspektifinden sivil toplum kuruluşlarına baktığımızda karşımıza çıkan en önemli kurum vakıflardır. O zaman vakıfların 21. yüzyıldaki durumuna göz atmak gerekir. Bu durum tek kelime ile bir faciadır. Üç beş insana bir kısım yardımlar dağıtmak vakıfçılık değildir. Vakıfçılık; bir toplumun, bir milletin, bir devletin önünde yeni bir varlık tasavvuru oluşturmaktır. İşte bunun için gerek Tanzimat sonrası gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında klasik vakıf sistemi yıkıldı ve vakıflar talan edildi. 21 yüzyıla gelindiğinde muhteşem Osmanlı vakıf sisteminden geriye kalan sadece bir yıkıntıdır. Tahrip edilmiş, mal varlığı talan edilmiş bir vakıf sistemi demek sivil toplum kuruluşları zayıflatılmış, hayat damarları kesilmiş, insanlarıyla bağları koparılmış ve dolayısıyla yok edilmiş ülkeler demektir. Bu hakikatle yüzleşmemiz gerekiyor.

Yüzyılın başında devletin gayreti ile vakıf ve derneklerin tırpanlanması sonunda halk tamamen güçsüzleşmiş ve her türlü sorunu devletin çözmesi gibi bir yanılsamaya düşülmüştür. Bizim aldığımız Fransız devlet sistemidir. Fransız sisteminde devlet vatandaşın sivil toplum ihtiyacını karşılamak için kendisi sivil toplum kuruluşları kurmuştur. Şuanda birçok devlet kurumunun cumhuriyetin ilk zamanlarından kurulmuş derneklerin, vakıflar ki bunlar yarı resmi kurumlardır bu vesileyle içini boşaltıp halkı manipüle etme araçları olarak varlığını sürdürmektedir. Bunları da ciddi anlamda bilmemiz lazım. Halkın tamamen devletin insafına terkedilmesi ve devletin ülkedeki tek güç kaynağı olmasını önlemek için vakıf reformu şarttır. Özellikle Müslümanların, bu coğrafyada yaşayan azınlığıyla, inanıyla, inanmayanıyla geçişte olduğu gibi yeni bir zihniyet değişimine, yeni bir fikriyata, yeni bir tahayyüle ihtiyaç var. Bu müktesebatla azınlıklarla paylaşımı, adaleti, merhameti değil kendi içimizde bile sağlayamayız. Çünkü şu anki müktesebatımızın bir kısmı bize çaresizlik ve uşak ruhunu vermekten öteye geçmiyor. Biz bu azınlık ruhundan öncelikle çıkmamız lazım.

Yakın tarihimizde bunların örnekleri vardır.

Örneğin Gaziantep’te bizim vakfımızın da ismini alan Cemiyeti İslamiye’nin kurucusu Bülbülzade Abdullah Edip Efendidir. 1919’da Cemiyeti İslamiye’yi kurarak kurtuluş savaşını bu şehrin münevverleriyle örgütlemiştir. Diğer taraftan Maraş’ta Rıdvan hocanın yaptığı bundan farksızdır. Bu şehirde kurtuluş savaşında 6317 kişi şehit olmuştur, bunun üçte biri de kadınlardır. Bülbülzade Abdullah Edip Efendi 1927 şehit ettirilmiştir. Vakıf sistemi tırpanlandığı için Bülbülzade’nin üç kızı İzmir’de yetiştirme yurtlarına alınmıştır. Onlara sahip çıkacak bir vakıf sistemi bırakılmamıştır. Bu şehirdeki şehitlerin evleri bar, pavyon yaptırılmış çocukları buralarda çalıştırılmıştır. Bunların hesabını hala sorabilmiş değiliz. Bunları hesabını soracak, hayatın içinde takip edecek sivil toplum örgütlerine ihtiyaç var. Bugün Suriye’de ve Irak’ta her gün yüzlerce insanlarımız katlediliyor. Ölülerin ismini dahi yazacak bir kuruluş oluşturamamışız. O batı başkentlerinde sözüm ona bunların hakkını hukukunu gerekirse onların hukukuyla araştıracak civanperver hukukçular hala yetiştirememişiz. Bu bizim acıyan tarafımızdır.

Dünyada İyilik Üreten Birinci Ülkesiyiz

Diğer taraftan yardımlarımız takdire şayandır. Bu milletin kadirşinaslığıdır. Şuanda dünyada iyilik üreten birinci ülkesiyiz. Dünyanın birçok yerine ulaşıyoruz. Elimde birçok veriler var. Diyanet Vakfı’nın, İHH’nın, İyilikder’in, Deniz Feneri’nin, Yeryüzü Doktorları’nın, Hüdayi Vakfı’nın. Hepsi nerede bir acı olsa oraya koşuyoruz. Ama yardım götürebiliyoruz. O yardım ettiklerimizin hepsi bize dönüp geliyor. Şuanda İstanbul İslam dünyasının doğal başkenti olmuştur. Her gün bir heyet geliyor. Hepsi şunu soruyor; kadın konusunda ne düşünüyorsunuz, çocuk konusunda ne düşünüyorsunuz, medya konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bir Milleti Farklı Kılan En Önemli Özellik Kapsayıcılıktır

Bir milleti farklı kılan en önemli özellik kapsayıcılıktır. Kimsenin kendisini öteki hissetmediği bir mefkûreyi yeniden canlandırmamız lazım. Bu kapsayıcı davranışların örnekleri geçmişte çok. Özellikle gönüllü kuruluşlar tarih boyunca birçok hayırlı eseri ortaya koydu. Toplumun ortak vicdanı ve birleştirici unsuru oldu. Bu faaliyetler bir milleti millet yapan ortak paydayı, değeri büyütür. Toplumsal birlik ötekinin derdini dert edinmeyle sağlanır. Onun için yeniden dert edinmemiz gerekir. Sadece fikir edinmek, sadece akademik uğraş değil bir derdimiz olmalı bizi sahabeyi kiram gibi yollara düşürmeli. Dünyanın birçok ülkesine gittim, orada onlarla karşılaştım. Diriltmeye gitmiş, bir şeyleri değiştirmeye gitmiş, derdi var. Görüyorum ki derdi olmayan ama birçok şeyi bilen insanlarımızın varlığı bizi üzüyor. Bir toplumun medeniyet seviyesini takdir ederseniz ki fiziksel imkânlar belirlemez. Bir toplumun gerçek gelişmişlik ölçüsü farklılıklarımızla bir arada yaşamamız gösterir. Bunu gerçekleştirecek olan mefkûreyi üretmemiz lazım.

2009 yılında kara konvoyu ile Gazze’ye gitmiştim. Gazze’ye ulaştığımızda bizi 1,5 milyon Gazzeli gece 03’te karşıladı. Elime tutuşturdukları broşürde İngiliz parlamenter George Galloway’in bizimle beraber üçüncü gidişi olduğunu görünce utandım. İngilizler bizden önce gitmişti. Ama biz dua etmekle yetiniyorduk.

Örneğin Van depreminde ülkemizde devam eden birçok ayrıştırmaya rağmen deprem olduğunda oradaydık. Bir gün sonra ne kadar plaka varsa oradaydı. Bu inanılmaz bir dirilik. O aileleri aldık evimizde misafir ettik. Vakfımızda tüm vakıflar gibi seferber olduk. Kardeşliğimizi paylaştık. Bu, bu milletin geninde var. Ama öyle şeylerle karşılaştık ki sadece dua etmekle yetinenler de oldu. Diyarbakır’da çocukları kaçırılan annelere duyarsızlığa feryat ediyoruz ama cumartesi annelerini de biz ihmal ettik. Bu ülkede her gün evinin penceresinde çocuğunun dönmesini bekleyen binlerce anne var. Bunların derdine ortak olup sivil toplum örgütleri olarak gidemedik.

Suriye’de yaşanılan savaştan ülkemize gelen ülkemize gelen 3 milyona yakın Suriyeli var. Bunun 256 bine devlet çadır kentlerde bakıyor. Onda dokuzuna yani 2,5 milyonu akşınına sivil toplum örgütleri, Anadolu insanı bakıyor. Bu dünyanın hiçbir yerinde yoktur, işte size insanlık hikâyesi. Şuanda tüm Avrupa’da 244 bin mülteci barındırıyorlar. Ve hangi şartlarda ağırladıklarını görüyorsunuz. Diğer taraftan Gaziantep’te çöp toplayan çocukların durumu, 95 bin okula gitmesi gereken çocukların durumunu, yetimlerin meselelerini hepsini çalışıyoruz. Sadece bizim 20’yi aşkın okulumuz var. Suriye içinde onlarca çalışmamız var. Sadece devlet çadır kentlerle uğraşırken sivil toplum bunların her türlü sorunuyla uğraşıyor. Şuanda 200’e aşkın Suriyelilere dönük gazete çıkıyor. Bir tane Türkiye tarafından çıkarılan gazete yok. Bu konuda yeni bir çalışma başlattık. Ve Suriye’ye yayın yapan radyomuz var” dedi.

Tüm Galeriyi Görüntülemek çin Tıklayınız…