Tecrübe Paylaşımına Turgay Aldemir Konuk Oldu

0
140

Anadolu Esnaf Sanayici ve İşadamları Derneği (ANESİAD) Gaziantep Şubesinin düzenlediği “Tecrübe Paylaşımı” programına Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir konuk oldu.

Daha önce Gaziantep’in önde gelen sanayicilerinden, MÜSİAD eski başkanı işadamı Enver Mıhçıoğlu ve Ziylan Grup Başkanı Ahmet Ziylan’ın konuk olduğu tecrübe paylaşımı programına Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir konuk oldu.

22 Kasım Çarşamba günü ANESİAD Gaziantep Şubesinde yapılan programa ANESİAD Gaziantep Şube Başkanı Yunus Atilla Hamallar, yönetim kurulu üyeleri, üyeler ve davetliler katıldı.

Konuşmasında İslam dünyasında yaşanan bunalımların nedenlerini irdeleyen Aldemir şu konulara değindi:

Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar

“Kaç yüz yıldır derin bir düşüş yaşadık. Anadolu’da bir tabir vardır ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’ diye. Aslında içinden geçtiğimiz şu günler buna tanıklık etmekte. Ölmek için doğmuş biri iken küçük çabalarla tüm vücut azaları tamam olan insanlar için nasıl umut olduğunu gördük. Aslında eğitim böyle bir şey, yardımlaşmak böyle bir şey. İnsanı insan yapan onun eli ayağı değildir. Biz eli ayağı olmadığı halde yarı felçli insanların neler yaptığına şahidiz.

İşte Filistin’de İsrail hapishanelerinde iyi bir sporcu olduğu halde felç yaşamış Şeyh Ahmet Yasin… Yasin, HAMAS’ı kurmuş ve İsrail’i dize getirmiştir. Mesela Güney Afrika’da Ahmet Diyadat vardı, rahmetlik oldu. Yıllar öce kendisini ziyaret etmiştim Güney Afrika’da. Çok güzel davet çalışmaları yürütüyordu, tartışmalarda hep galip geliyordu. Sonra onu zehirlediler. Sadece göz işaretleriyle doğru veya yanlış diyebiliyordu. O haliyle çalışmalarını yürütüyordu, düşüncelerini anlatıyordu. Dünyada bu tür örnekler çok. Her şey insanın zihninde, gönlünde, yüreğinde olup bitiyor.

Yenilgi Travmasından Kurtulmalıyız!

Uzunca bir süredir hafızamızdaki yenilgi travması bizi öyle bir noktaya getirdi ki; bizden adam olmaz, bizden adam çıkmaz diye düşünüyoruz. İnsanlığın başkenti olan bu coğrafyanın insanlarını bir dönem maalesef köleleştirmişlerdi. Tarihçiler der ki; en büyük yenilgi tarihte uğratılan yenilgidir. Bizi bugün yendikleri gibi tarihte de yenmişler. Tarihi arka planda ne kadar değerimiz, ne kadar eserimiz varsa, medeniyetimiz adına ortaya koyduğumuz ne varsa bunların hepsini talan etmiş, yıkmış, yakmış, kalanların da adını değiştirmişler.

Vaktiyle Bağdat kütüphanelerindeki kitapların fihristinin yüzlerce cilde ulaştığı 500, 600 bin ciltlik kütüphaneler vardı. Bugün Maveraünnehir dediğimiz o Türkî cumhuriyetlerin olduğu bölgede farklılıkları yaşatan en büyük medeniyetleri kurmuşuz. Endülüs’te, Gırnata’da insanlık tarihinin şu gün bile ulaşamadığı farklılığı ve medeniyeti kurarken de coğrafyayla, toprakla, tarihle, oradaki yaşanmış gençlikle, yaşanmış geçmişle barışık medeniyetler kurmuşuz. Ki bunun en yakın örnekleri Kudüs’te yaşanmıştı Hz. Ömer’le beraber. Hiç kimsenin diline, dinine, yaşam tarzına dokunulmamıştı.

İlmin Değer Görmemesi Üretimin Tüketime Dönüşmesi Sağladı

Yüz yıl öncesine kadar Anadolu’da da böyle bir durum vardı. Hatta çok uzağa gitmeyin Gaziantep de böyleydi. Tarihçilerin verilerine göre Gaziantep’in %43’ü gayri müslim idi. Kilisesi, havrası ayaktaydı. Camilerinden ezanları okunuyor ve her yerde, Yahudi mahallesinde dahi İslam’ın adaleti tercih edilir durumdaydı. Çarşıda, pazarda bir dükkân Yahudi, Hıristiyan, öbürü Süryani, öbürü Müslüman idi.

Peki, biz neden bu duruma düştük? Bunun izini sürmeden, yitirdiğimizi bilmeden, öğrenmeden, kaybettiğimizi tanımlamadan, kazancımızı anlamlandıramayız. Tarihte bu geri çekilmenin, bu istilanın, bu sürgünün nedenlerini incelediğimizde, en temeline indiğimizde ilmin, irfanın değer görmemesinde, ikincisi de ticaretin, üretimin tüketime dönüşmesinde görüyoruz. Osmanlının son 300 yıllık sürecini incelediğimizde ilim ehlinin, ilmin toplumdan çekilmesinin yanında üretimin, ticaretin de peşinden geldiğini görüyoruz. İhtiyaçlarla çarşıda, pazarda üretilenin karşılanamadığını ve başka yerlerden ithalatın başladığını görüyoruz. Oysa önceleri her yere biz gönderiyorduk.

Fatih, İstanbul’u fethetmeden önce dünyadaki tüm bilginlerini, bilgilerini her şeyi İstanbul’da topluyor. Fatih medresesi külliyesinin olduğu yer fetihten sonra dünyanın ilk üniversitesidir. Bir planlaması, bir tasavvuru vardır. O yıllarda, dünyanın neresinde bir eser çıksa tartışmasız o İslam dünyasına gelirdi. Hepsinin hakkı verilirdi. Ondan sonra da elbette ki üretim, ustalar, İstanbul’u feth eden topları döken ustalardı. Çünkü emek değer buluyordu. İşçi alın teri kurumadan, dinine, diline, meşrebine bakılmaksızın hemen ücretini alıyordu. Şu gün olmuş Fatih Külliyesinin, Süleymaniye Külliyesinin inşaatında çalışan işçilerin yevmiyelerinin günlükleri korunmaktadır. Örneğin Süleymaniye Külliyesinde çalışan işçilerin yarıdan fazlası gayri müslimdir. Temelini kazanlar Ermenilerdir, emeklerinin karşılığını almışlardır. Çarşıda, bu Müslüman, bu gayri müslim denmemiş sadece işinin ehli gözetilmiştir. Bu, işini doğru yapan herkesi bu topraklarda yurt tutmaya, vatan tutmaya itmiştir.

Her İthalat Bir Yaşam Tarzını Beraberinde Getirir

Ne zamanki ticarette, üretimde, içinde yaşadığımız toplumun ihtiyaçlarını artık tüccarımız ve ilmiye sınıfımız karşılayamaz hale geldi, o zaman oradan buradan farklı kültürlerin ürettiklerinden ithal etmeye başladık. Her ithalat bir yaşam tarzını, bir kültürü beraberinde getirdi. Sonrasında ticaretin de zayıflamasıyla üçüncü ayak askeri olarak artık giderlerimizi finanse edemez hale geldik. Ürettiğimizden çok ithal ediyorduk. Bir zamanlar dünyaya biz gönderirken. Oysa ipek yolu bu coğrafyanın içinden geçer ve dünyaya en fazla buradan değer taşınırdı. Askeri yapının çökmesiyle beraber zaten siyasi yapı otomatik olarak parçalandı ve Osmanlının darmaduman oluşunu acı bir şekilde gördük. Geri kalmışlığımız Mısır’ın işgaliyle beraber ayyuka çıktı, siyasi birliğimizi, iktisadi birliğimizi, özgürlüklerimizi kaybettik. Bununla beraber o gün bu gün sürgünden sürgüne, talandan talana yol alıyoruz.

İSEDAK toplantısında Sayın Cumhurbaşkanı’nın çok manidar bir konuşması vardı. Bunlar bizden çaldıklarıyla kendi ülkelerinde bir yaşam tarzı, sözüm ona uygarlıklar kurdular. Her taşında bu coğrafyanın, Afrika’nın, Asya’nın kanı vardır, canı vardır, gözyaşı vardır. Yıllar önce Senegal’de, Durban Limanı’nda köle ticaretinin yapıldığı yere gitmiştim. O limandan insanları gemilere bindirmişler Avrupa’ya taşımışlardı yüz yıllarca. Orda istatistikler vardı. Avrupa’ya ulaşanlar yola çıkanların üçte biriydi. Birçoğu yolda katledilmiş, birbirlerinin etini yemek zorunda bırakılmışlardı.

Okyanuslarda o gün bugün insanımızı, gençlerimizi, Aylan bebek gibi evlatlarımızı kaybetmeye devam ediyoruz. Neden? Yeniden bu toprakları ilmin, irfanın, üretimin, ticaretin o dürüst, adil, ürettiğini sadece kendi mülkü olarak görmeyen, onunla insanlığın ayağa kalkmasını felsefe edinmiş ve bunu koruyacak askeri gücü, siyasi gücü buluşturamadığımız için… Her gün çocuklarımız modern köle tüccarları tarafından batıya taşınmakta. Gidemeyenler de burada ruhları köleleştirilmekte. Onlar da burada onlara hizmet etmekte.”

Konuşmanın ardından soru-cevap kısmına geçildi ve katılımcılardan gelen sorular yanıtlandı. Hatıra fotoğrafı çekilmesiyle program sona erdi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.