Tarihten bize kalan dersler – (Taha Kılınç)

0
150

Bugün Arap dünyasıyla duygusal ilişkilerimiz, büyük ölçüde konjonktürel ve değişken. Türkiye bölgeye olumlu manada müdahil olabildikçe bizi bağrına basan Arap halkları, yerimize başka bir aktör geçtiğinde ilgisini ona döndürüyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sırbistan ziyareti kapsamında Novi Pazar kentinde binlerce kişi tarafından karşılanmasını izlerken, şu tespit bir kere daha doğrulandı: Türkiye’nin dış politikasının en başarılı olduğu ve hiç aksamadan (hatta ivme kat ederek) yürüdüğü tek coğrafya Balkanlar. Bölgenin her karışında, Türkiye’yi hatırlatan herhangi bir şeyin samimiyetle ve içten pazarlıksız bir şekilde bağırlara basıldığını görebilirsiniz.

Bu durumun, tarihin derinliklerinden bize miras kalan bir sebebi var: Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar'ı fethettiği dönemde oralara “kurtarıcı ve hakem” rolüyle gitmiş. Daha önceki zamanlarda bölgeye İslâm’ın ruhunu serpen Horasan Erenleri sayesinde, Osmanlı’nın kabullenilişi ve benimsenişi de kolay olmuş. Üstüne bir de adalet ve hikmetle, hoşgörülü bir yönetim sergilenince, Osmanlı’dan geriye güzel hatıralar kalmış. Aradan yüz yıl geçtikten sonra oralara ayak bastığımızda, hâlâ kocaman yüreklerle kucaklanmamız bundan.

Arap coğrafyasında ise, biraz daha farklı bir psiko-sosyal durumla karşı karşıyayız: Yavuz Sultan Selim döneminde, zorlu savaşların ardından zapt edilen bölgede, Osmanlı İmparatorluğu’nun tam anlamıyla benimsenmesi uzun sürmüş. Pâyitaht da bu durumun farkında olmalı ki, Arap coğrafyasındaki hükmünü yerel yöneticiler eliyle icra etmiş. Vergiler başkente aktığı ve ciddi bir isyan çıkmadığı sürece, Arap şehirlerindeki iç akışa ve statükoya dokunmamış.

Devletin gücü zayıflamaya başlar başlamaz, ana gövdeden kopan ya da kopma iradesi gösteren ilk bölgelerin, Yavuz Sultan Selim döneminde kılıçla alınan yerler olması, bu yüzden hiç sürpriz değil: İran, Arap Yarımadası ve Mısır. İran’la 1639’da Kasr-ı Şîrîn Anlaşması’nı imzalayarak sınırlarımızı sabitlemişiz. Böylece doğuda ilerleme de durmuş. 1744’te, bugünkü Suudi Arabistan topraklarında tarihe “İlk Suudi Devleti” olarak geçen siyasal yapılanma ortaya çıkmış. 1818’e kadar devleti uğraştıran Suudiler, Mısır’ın muktedir valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın gönderdiği kuvvetler tarafından ezilse de, 1900’lerin başından itibaren bugünkü Suudi Arabistan Krallığı’nın nüveleri yeniden filizlenmiş. Mısır ise, önce Kavalalı isyanıyla fiilen, ardından da 1880’lerin başından itibaren İngilizler tarafından resmen ele geçirilmiş. Bu üç coğrafyayla ilişkilerimizin üzerinde, tarihin derinliklerinden yansıyan “yöneten-yönetilen” gölgesi hâlâ seziliyor.

Bugün Arap dünyasıyla duygusal ilişkilerimiz, büyük ölçüde konjonktürel ve değişken. Türkiye bölgeye olumlu manada müdahil olabildikçe bizi bağrına basan Arap halkları, yerimize başka bir aktör geçtiğinde ilgisini ona döndürüyor. Örneğin Gazze’de son 3-4 yılda sırasıyla Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır Cumhurbaşkanı Mursi, Katar Emiri Temim’in (ve babası Şeyh Hamad’ın) posterleri caddeleri süsledi. Şimdi sırada Mısır Cumhurbaşkanı Sisi var. İnsanlar, gayet doğal bir şekilde, hayatlarına pratik olarak fayda verebilen liderleri izlemeye başlıyor. Türkiye yine seviliyor, kesinlikle bize yönelik bir nefret yok; ama siyaseti dizayn etme işine şu anda Mısır nezaret ediyor. Bölgenin iç dengeleri gereği.

Araplar, Türkiye’de tatil yapmayı, yemeklerimizi yemeyi, dizilerimizi izlemeyi çok seviyor. Ama bu sempatinin, bizi tek başına bölgede aktöre dönüştürmesi için biraz daha zaman geçmesi lazım. ‘Soft power’ denilen bu yumuşak güce askeri ve ekonomik gücün de eklenmesi şart. Bu üçü bir araya gelmeden, bölgede tam anlamıyla aktör olmak ve izlenen bir lider ülkeye dönüşmek de imkânsız görünüyor.

Türkiye’nin dış politikasının -Balkanlar’daki kadar olmasa da- çok başarılı ilerlediği bir başka alan da, tarih boyunca fiilen hiç yönetmediğimiz Müslüman halklar: Asya milletleri, uzak Afrika ülkeleri, Arap dünyasının uç kısımları vb. Buralarla diyalog kurarken, gönüllerimizin arasına “yöneten-yönetilen” ayrışmaları girmediğinden ve tarihsel olarak aramızda herhangi bir tatsızlık yaşanmamış olduğundan, bu halklara elimizi her uzatışımızda coşkuyla selamlanıyoruz. Ama bu halklar ve ülkeler üzerinde tam anlamıyla etkili olabilmemizin önünde, bu defa da fiziksel uzaklık engeli bulunuyor. Oralara gidebildikçe ve oralarda olabildikçe hatırlanıyoruz, seviliyoruz, benimseniyoruz. Ülkemize döndüğümüzde, yerimizi kolaylıkla başkaları alabiliyor.

Dış politikanın mantığını kurarken, dilini oluştururken ve uygulamasını yaparken, İslâm dünyasına karşı en az üç farklı yönelim ve üslup geliştirmek gerekiyor. Balkanlar'da “varlığı her zaman güvence gibi görülen bir ağabey” olarak; Arap dünyasına karşı “ne zaman istenirse ve ihtiyaç duyulursa desteğe koşacak samimi bir kardeş” olarak; diğer coğrafyalara da “her zor durumda yetişmeye hazır bir yardım eli” olarak… Araplara “Biz sizin ağabeyiniziz, peşimize düşün” demek ters tepeceği gibi, Balkanlar'da da alttan alan ve işi oluruna bırakan bir Türkiye uygun düşmez. Diğer milletlere de kendimizi hiç unutturmamamız şart.

Üsluplar ve tarzlar karışmamalı ve stratejiler buna göre belirlenmeli ki, dış politikanın İslâm coğrafyasına dönük ayakları sağlam olarak yere basabilsin.

Yeni Şafak

———————————-

Taha Kılınç

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI