Tarih yobazlığı – (Akif Emre)

0
106

Tarihe takılıp kalmakla tarihi yok sayanlar birbirinin negatifi gibidir. Tarihe takılıp kalanlar tarihin gelecek tasavvurumuzu şekillendirdiğinin bilincinde değildir.

Tarihe takılıp kalmakla tarihi yok sayanlar birbirinin negatifi gibidir. Tarihe takılıp kalanlar tarihin gelecek tasavvurumuzu şekillendirdiğinin bilincinde değildir. Tarihi yok saymak, bir tür hafızasızlıkla maluldür. “Bir iç deniz gibi” içe kıvrıktır. Kokuşmaya mahkum durağan su gibidir.

Abdülmecid`in ölümünün 150. yılı nedeniyle başlayan tarih tartışmaları, daha doğrusu tarihle kurduğumuz ilişkiyi deşifre eden tartışmalar tam da yaşadığımız zihin travmasını yansıtıyor. Aslında bu bir medeniyet travmasıdır ve toplumsal şizofreninin de kaynağıdır.

Bir Osmanlı padişahının ölümünün 150. yılı vesile edilerek o dönemin toplumsal siyasal yapısına dair bilimsel tartışma yapılması dünyanın aklı başında hiç bir ülkesinde sorun olmazdı. Üstelik Orta Asya`dan Avrupa`ya son bin yıllık süreçte kurulan birkaç imparatorluktan birinin varisi olan bir toplumda bunun siyasi kriz yapılması düşünülemez bile.

Ne var ki CHP`nin temsil ettiği `tarihsizlikle malul` bir aydınlar kesimine sahibiz. Ortak tarih; zaferlerin olduğu kadar hüzünlerin, yenilgilerin de tarihidir. Bu açıdan tarihle yüzleşmekten çok hazır şablonların kullanıldığı, tarihin politize edildiği bir zihniyet yapısı Cumhuriyet`in modernleşmeci kadrolarında hakim görünüyor.

Bu tarihsizlik bizzat Cumhuriyet`in kendine bakışına yansır. Söz gelimi Osmanlıyı her anlamda tarihin hiçliğine gönderip, adeta hafızasız bir devlet ve ulus çıkarma iddiasındaki söylem en basit tarihsel kronolojiyi bile yok sayar. Mesela milli mücadeleyi veren, hatta Çanakkale zaferini kazanan, Cumhuriyet`i kuran kadrolar sanki 1919 da her biri yetişkin kahramanlar olarak doğmuş figürlerdir adeta. Sanki askerler başta olmak üzere bu kadrolar Osmanlı eğitim sisteminin, toplumsal ve siyasal yapısının bir sonucu değillermiş gibi algılanır.

Benzer durum tarihe sahip çıkmak, Osmanlıyı yüceltmek adına geliştirilen söylem için de söz konusu. Ortaya konan modernleşme projesinin uygulamalarına karşı çıkarken tarihe sığınanlar da bu uygulamaların tarihteki kaynaklarını yok sayabilirler rahatlıkla. Osmanlıda başlayan Batılılaşma çabalarının, her ne kadar Cumhuriyet dönemindeki uygulamalar gibi radikal bir kopuş anlamına gelmese de, kendi döneminde derin sarsıntılara neden olduğu unutulmamalı. Düşünelim ki, Batıcı uygulamalarından dolayı daha 19. yüzyıl başlarında Müslüman halk, halife sultana “gâvur padişah” sıfatını layık görebilmişti.

Herhalde Abdülmecid tartışması zihinsel sefaletimizin tam odağında duruyor. Batılılaşmayı medeniyetin kıblesi gören aydınlara, Abdülmecid`in attığı “yenileşme” adımları olmasaydı Cumhuriyet`e giden süreç gerçekleşir miydi sormalı. Ya da Batılılaşmaya karşı çıkarken Osmanlıyı tümüyle idealleştirenler, Abdülmecid döneminde Tanzimat`tan Islahat`a uzanan Batılılaşma hareketini nasıl yorumlayacaklar?

Şüphesiz başlangıçta Batılılaşma tepedeki azınlık bir yönetim kadrosuyla sınırlı ve daha çok pratik gerekçelerle kabul edilmiş olmakla beraber, toplumsal doku kendi medeniyetinin bilincindeydi. Pratik gerekçelerle başlayan Batılılaşma zamanla genişleyecek, bir kaç devlet adamıyla sınırlı tipoloji devlet bürokrasisinde ve aydınlar zümresinde etkili olacaktı. Bugünkü laikliğin ilk uygulamaları halkın tepkisine rağmen Abdülmecid döneminde başlayacaktır.

Bu dönemin saray hayatında neredeyse Batılı sarayların havası hakimdir artık. Bu dönemin en trajik figürü Dede Efendi`dir. Türk musikisinin Mevlevi kökenli mutasavvıf bestekârı Dede Efendi sarayda tanık olduğu değişimi dehşet ve üzüntüyle izliyordu. Batı müziği “öz musikimiz”in yerini almıştı neticede. Müzik eğitimi Enderun`da Meşkhane yerine modern bir kurum olan Muzika-i Humayûn`da verilmeye başlamış, Batılı müzisyenler el üstünde tutulur olmuş, Saray`da opera parçaları yankılanırken Batılı sazlardan oluşan bando ve orkestralar kurulmuştu.

Üçüncü Selim döneminden beri Saray`da müzik icra eden Dede Efendi`den yeni duruma uygun parçalar bestelemesi bile istenmektedir. “Yine Bir Gülnihal” şarkısı bu dönemin “hafifmeşrepliğinin” göstergesidir. Sonunda Dede Efendi Saray`ı terk edecek, hacca gidecek ve orda son bestesini yaparak hayata veda edecektir. “Yürük değirmenler gibi dönerler/ El ele vermişler Hakk`a giderler/ Gönül Kâbesini tavaf ederler/ Muhammed`in kösnü çalınır bunda/ Ol sultanım demi sürülür bunda”…

Abdülmecid`in “ilerici ve aydın” bir padişah tiplemesi olarak tepeden inmeci Batılılaşmadan (bunu laikleşme olarak da açabiliriz) yana olan siyasete daha yakın durduğu söylenebilir. Diğer tarafta hem Batılılaşmacı hem muhafazakâr yanıyla da “muhafazakâr –demokrat” siyasetçilere de model teşkil edebilir.

Bu birleştirici çelişkide birleşememek de Türk siyasetinin tek sahici çelişkisi olsa gerek. Tekrar etmekte yarar var; tarihi okumasını bilmeyenler gelecek tasavvuruna sahip olamazlar. Tarih, ne tarih yobazlığı yapanlara ne de tarih saplantısına düşenlere kendini açmaz.

Yenişafak

———————————-
Akif Emre
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI