Tamimi: Arap Baharı En Çok İsrail’i Korkuttu

0
147

“Arap Baharı”ndan en çok korkan ülke İsrail’dir” diyen Filistin asıllı İngiliz akademisyen Dr. Azzam Tamimi, bölgedeki gelişmelere ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Tunus'ta “Arap Baharı”nın ilk ateşi yandığında, bunun aynı coğrafyadaki diğer ülkelere de sıçrayıp sıçramayacağını kestirmek zordu. Ruhsatsız sebze sattığı için, bir kadın polisin kendisine attığı tokatın ardından kendini ateşe veren 26 yaşındaki Tunuslu Muhammed Buazizi'nin yaktığı ateş, Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali'yi koltuğundan da, ülkesinden de etti.

Bireysel bir eylem olarak başlayan halk hareketi kısa sürede ülkeye yayıldı. Ülke, “Yasemin Devrimi” adı verilen bu hareketi, demokrasi potasına evirmeyi başardı. Ancak diğer Mağrip ülkeleri Tunus kadar şanslı değildi.

Tunus'ta yanan o ateş, Yemen, Libya, Mısır ve Suriye gibi ülkelere de sıçradı. Daha fazla özgürlük ve demokrasi için halklar meydanları doldurdu. Mısır’da Hüsnü Mübarek kendi halkı tarafından koltuğundan indirildi. Seçimler yapıldı; Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi cumhurbaşkanı seçildi.

Çok geçmeden uluslararası güçler ve asker devreye girdi. Seçimle başa gelen Mursi darbeyle devrildi. Cunta, Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nı, “terör örgütü” ilan etti. O ve arkadaşları tutuklandı, yargılandı, idama mahkûm edildi.

ARAP BAHARI ZULME KARŞI BİR ÇIĞLIK OLARAK YÜKSELDİ

İslam coğrafyasının diğer ülkelerinde yaşanan benzer demokrasi talepleri de gerek ülkeyi demir yumrukla yöneten diktatörler ve gerekse uluslararası güçlerin bazen açık, bazen de örtülü destekleriyle bastırıldı. Batı'nın kendisine reva, bu coğrafyanın insanlarına ise fazla gördüğü özgürlük ve demokrasi bir başka bahara kaldı.

İslami Politik Düşünce Enstitüsü başkanlığı yapan, Alhiwar TV Genel Yayın Yönetmeni, Filistin asıllı İngiliz Akademisyen Azzam Tamimi, bölgedeki gelişmelere hem içeriden, hem de dışarıdan bakan bir göz olarak Haber10'un sorularını yanıtladı. Arap Baharı’nda Türkiye'nin izlediği politika, Mısır'daki darbe ve İslam Coğrafyasının geleceğine dair görüşlerini paylaştı.

Arap Baharı kavramı nasıl ortaya çıktı?

“Arap Baharı” aslında Batı Medyasının kullandığı bir kavram. Kavramı eleştirmek istemiyorum fakat kavramın temel amacı, “Arap dünyasında yaşanan kötü durumun iyi bir duruma, bir bahara taşındığını vurgulamak.”

Arap Baharı’nın başladığı nokta ile geldiği noktayı değerlendirmeniz gerekirse?

Arap Baharı başlangıçta kendiliğinden, halkın ayaklanması şeklinde gerçekleşmiş, plansız bir hareketti. Tabi sonrasında farklı gruplarca farklı çerçeveler çizildi. Özellikle siyasiler, bu hareketi farklı bir boyuta taşıdılar.

İlk başlarda zulme karşı bir çığlık olarak yükselen Arap Baharı, kendisine Fas’tan Arap Dünyası’nın en doğusuna kadar karşılık buldu. Şu an süreç, diktatörlükten demokrasiye geçiş mücadelesine dönüştü. Fakat hükümetler boyutunda da halkın bu isteklerine karşı bir direniş süreci başladı. Halkın haklı isteklerine ne yazık ki zulüm ve kan ile karşılık verdiler.

ARAP HALKLARI TÜRKİYE'NİN DESTEĞİNİ UNUTMAYACAK

Halkların bu hak arayışı mücadelesi sürecinde Türkiye’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, demokrasi ile yönetildiği için Arap ülkelerindeki bu haklı halk hareketlerine demokrasinin gereği olarak desteğini esirgemedi. Tabi Türkiye bu desteğinden dolayı özellikle ekonomik açıdan birçok kayıp yaşadı.

Türkiye, Arap Baharı’ndan önce birçok Arap ülkesiyle ticari anlaşmalar imzalamış ve uygulamaya geçirmişti. Bu projeler durdurulduğu için Türkiye kısa vadede bir kayıp verdi. Uzun vadede ise bu kayıpları, yatırım olarak görmek mümkün. Çünkü bölgede bugün olmazsa yarın halkların istediği gerçekleşecek, Arap toplumları Türkiye’nin bu desteğini unutmayacaktır.

Bu durumun tersini ise İran’da görebiliriz. İran, Arap Baharı’nı engelleyen yöneticilerle birlikte hareket etti. Arap halkları tarafından sevilen bir ülke olan İran, süreç içerisinde takındığı tavır ve aldığı rol ile Arap halklarının gözündeki imajına büyük zarar verdi. Türkiye’nin tutumunu asla unutmayacak olan Arap halkları, İran’ın bu tutumunu da asla unutmayacaktır.

Recep Tayyip Erdoğan Mısır’da yapılan seçimler sonrası yaptığı Mısır ziyaretinde “demokrasi ve laiklik” kavramlarına vurgu yaparak, demokratikleşme ve laiklik çağrısı yaptı. Bu çağrı Arap ülkelerinin yöneticileri ve halkında nasıl karşılık buldu?

Öncelikle laiklik vurgusunun yapıldığı konuşmada bir anlam kargaşası yaşandı. Laiklik kavramının Türkiye’de anlaşıldığı şekliyle Arap dünyasında bir karşılığı yok.

Laiklik kavramı, Arap dünyasında “dinsizlik” olarak algılanır; diktatörlükle bağdaştırılmış, böyle anlaşılmıştır.

Bu yanlış anlaşılmanın halk üzerinde negatif bir etkisi oldu mu?

Hayır. Halk arasında herhangi bir tepki olmadı. Çünkü halk, Türkiye’nin hem Filistin’deki hem de Suriye’deki tutumunu bildiği için bu vurguya pek fazla önem vermedi.

Esas önem verilen nokta; ziyaretin gerçekleşmesi ve Erdoğan’ın Muhammed Mursi’nin yanında durmasıydı. Bu görüntü halkları mutlu ettiği kadar, diğer ülke yöneticilerini korkuttu.

ASKER, SİSTEMİ DEĞİŞTİRECEKTİ!

Mısır’da seçim sürecinde Müslüman Kardeşler önce aday çıkarmayacaklarını açıkladılar. Daha sonra aday çıkarmaya karar verdiler, adaylarını çıkardılar. Müslüman Kardeşler’in fikirlerini değiştiren ne oldu?

İçtihadî bir meseledir. Müslüman Kardeşler kendi içinde bir fikir alışverişinin ardından aday çıkarmamak üzerine ortak bir karar verdi. Bu karar o anki siyasi şartlar, siyasi ortam çerçevesinde alınmış bir karardı. İlerleyen zamanlarda asker, yönetim şeklinin farklı bir siyasi sistem üzerinden devam etmesi planını konuşmaya ve uygulamaya başlayacağının sinyallerini verdi. Askerin planı, seçilen parlamentoyu yetkisizleştirerek çözmekti.

Müslüman Kardeşler eğer aday çıkarmasaydı bir süre sonra çözülecek olan parlamentoda hiçbir siyasi etkinliği kalmayacaktı. Bunun üzerine, Mısır halkının bildiği ve tanıdığı Müslüman Kardeşlere üye olmayan 5 farklı isme adaylık teklifi götürüldü, fakat bu isimler adaylığı kabul etmediler. Bunun üzerine Hayrat Şatır aday gösterildi. Şatır’ın adaylığını seçim kurulunun reddetmesinin ardından Muhammed Mursi aday oldu.

MURSİ NE YAPARSA YAPSIN DEVRİLECEKTİ!

Sisi'nin darbeden 48 saat önce “istifa edin” muhtırası karşısında Mursi, istifayı düşünseydi, yaşananlar daha farklı olur muydu?

Bu soruya cevap vermek zor… Birincisi, artık olan oldu. İkincisi ise yaşananlarla ilgili elimizde doğrulanmış kaynaklar yok. Bu yüzden bu soruya cevap vermek şu an mümkün değil.

Bizlere bilgi ulaşmadı. Sürecin kahramanlarının bir kısmı öldürüldü, diğer kısmı ise hapiste. Ancak yıllar sonra tarihçilerin ellerine kaynak ulaşırsa, bugünlerin karanlıkta kalan kısımları aydınlatılabilir.

Kesin olarak bilinense, demokrasiye karşı yapılan operasyonun Kasım 2012’de başlatıldığıdır. Bu demek oluyor ki, Mısır’daki askeri darbeden 6 ay kadar önce bir operasyon başlatıldı. Bu tarihten itibaren hem yerel, hem ulusal hem de uluslararası toplantılar yapıldı ve bu toplantılarda Mısır’ın Mursi ile devam etmesinin Mısır için uygun olmayacağı kararı alındı.

MISIR DARBESİ ARAP ÜLKELERİNİN DESTEĞİYLE YAPILDI!

Müslüman Kardeşler Mısır’da nasıl bir yol izlerse izlesin, şimdiki durum değişmezdi. Geçmişe bakıldığında, Temmuz 2013’te Mısır’da olanlar, 1973’te Şili’de yaşananlarla aynıdır.

Demokratik yöntemlerle seçilmiş bir Cumhurbaşkanına; yargı, iş adamları, ordu, medya ve polisin karşı duruşu ve bu güçlerin dışarıdan maddi destekle bu operasyonları yapması, tabi ki normal ve kabul edilebilir bir durum değil. O gün Şili’de CIA destekli yapılanların aynısı, bugün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin desteğiyle Mısır'da yapıldı.

Fakat bu ülkelerin halkları, verilen bu desteğe kesinlikle karşı çıktı. Yönetimdekiler, Arap Baharı’nda sıranın kendilerine geleceğini bildikleri için kendilerince önlem olarak,  darbeleri ve darbecileri desteklediler.

MISIR İDAM CEZALARINI İNFAZ EDEBİLİR

Cunta mahkemesinin Muhammed Mursi hakkında verdiği idam cezası kararı var. Darbeciler,  bu kararları uygulama cüretini gösterir mi? ABD, İhvan’ı terörist örgüt olarak ilân etti. Süreç nereye gider?

İdam cezaları infaz edilebilir. Çünkü burada zalim ve gerçek anlamda diktatör bir yönetimden bahsediyoruz. Bu yönetim, iktidarı bırakmamak için her türlü yola başvurabilir. Diktatör ve zalim olan bu yönetim, ne yazık ki Batı tarafından demokratik olarak nitelendirilip yardım görüyor. Bu tarihi bir insanlık ayıbıdır.

Yıllardır demokrasiyi savunan ülkeler, söz konusu İslam ülkeleri olunca diktatörlüğü savunuyorlar. Bu durum Batı’nın alışılagelmiş politikası. Çünkü Batı, kendi dışındaki herkesi sömürmüş, Afrika'da ırkçılık yaymış, Filistin'de Siyonist bir yönetim oluşturmuşlardır. Batı, tarihi boyunca kendiler için demokrasiyi, kendileri dışındaki ülkeler için ise zulüm ve diktatörlüğü desteklemiştir.

ARAP BAHARI İSRAİL'İ KORKUTTU

Tüm bu yaşananların Filistin davasına ne gibi etkileri oldu? Türkiye Filistin meselesinin neresinde?

Filistin Davası'na tarihi süreci içerisinde bakacak olursak; Türkiye I. Dünya Savaşı’ndan çekilmeseydi, Filistin’de bir Siyonist yönetim düşüncesi gündeme gelmez, gerçekleşmezdi.  Zaten problem bu noktada başladı. Bugünlerde yaşanan son gelişmeler nedeniyle Türkiye’nin Filistin planlarında bir gerileme olduğunu görüyoruz. Ben, bu durumun geçici olduğunu düşünüyorum.

Bizler yıllardır Filistin meselesini davamızın merkezine oturtuyorduk. Ama gerçek şu ki; Filistin meselesi ana sorun değil. Merkeze oturtmamız gereken esas problem; Arap halklarının onurudur. Arap halkı, ezilen, ayaklar altına alınan bir halk olmasaydı; İsrail, Filistin topraklarında kendisine yer bulmazdı. Bu yüzden Arap Baharı’ndan en çok korkan ülke İsrail’dir.

Şayet “Arap Baharı” başarıya ulaşsaydı iki sonuç doğuracaktı:

Birincisi; bu bölgede demokratik, siyasi yönetimler oluşacaktı. İkincisi ise; bölgede bulunan ülkeler ve dolayısıyla halklar arasındaki suni sınırlar kalkacaktı. Bu durum Siyonist projeye büyük bir tehlike oluşturacaktı.  Bu yüzden İsrail, Sisi’yi tarihlerinin en büyük siyasi ve stratejik ortağı olarak görüyor. Çünkü Sisi, Arap Baharı’nı arkadan vuranların başında geliyor.

ARAP BAHARI’NI ARKADAN VURAN KİM VARSA TERÖRİSTTİR!

Körfez ülkelerinin Hizbullah’ı “terörist örgüt” olarak ilan etmesi, Filistin meselesini nasıl etkiler?

Suriye’de yaşananların, İran’ı ve Hizbullah’ı, Filistin Halkı’nın gözünden düşürdüğü bir gerçek. Zaten Hizbullah’ın Suriye’deki faaliyetleri vicdanlarca kabul edilemez, tamamen canilik sınırında bir politika izliyor.

İsrail’e karşı bir müdafaa hattı üyesi olarak bilinen Hizbullah, son zamanlarda Suriye politikası nedeniyle bu vasfını kaybetmiş durumda. Körfez Ülkeleri’nin son hamlesi ise; tamamen siyasi. Bölgedeki son gelişmelerin sonucu olarak alınmış bir karar.

Hizbullah’ı terör örgütü olarak gören bu devletler aynı zamanda İhvan’ı da bir zamanlar terör örgütü olarak görmüştü. Adı geçen bu devletler aynı zamanda Arap Baharı’na karşı operasyonlar yürüten devletlerdi malum.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Arap Baharı’na karşı bir politika izlemeseydi, İran ve Hizbullah, bölgede bu kadar etkin olamazdı. Arap Ligi’nin bölgenin en güçlü Sünni tarafı olan İhvan’a karşı uyguladığı baskıcı politikalar, Şiileri öne çıkardı, baskın karakter olmasını sağladı. Bu yanlış politikalar olmasaydı Şiiler bu kadar aktif olamazlardı.

Bu bölgede Arapların hayalini sonlandıran herkes bana göre teröristtir. Bu yüzden, İran da, Hizbullah da, Suudi Arabistan da, Birleşik Arap Emirlikleri de teröristtir. Arap Baharı’nı arkadan vuran kim varsa teröristtir.

II. BÖLÜM

Türkiye-İsrail yakınlaşmasıyla ilgili olarak değerlendirmeniz nedir? Bu yakınlaşmanın, Filistin ve Hamas'ta nasıl bir karşılığı var?

Buna iki boyutta bakılabilir… Birincisi; umut ve hayali içeren duygusal boyut. İkincisi; reel politik olan gerçekçi boyut.

Duygusal boyuttan baktığımızda; Türkiye'nin Siyonistlerle ve baskıcı, sömürgeci, gayri ahlaki bir politika izleyen Siyonist yönetimle hiç bir ilişkisinin olmaması gerektiğini söylememiz gerekir.

Realist boyuttan baktığımızda ise; ortaya farklı bir durum çıkıyor. Sonuçta farklı bir dünyada değil burada yaşıyoruz. Olması gerekenin dışında bir şeyler yapmak zorunda kalabiliriz. Mevcut Türkiye Hükümeti, sadece Filistin Halkı’nın değil bütün Arap halklarının yanında saf tutmaktadır.

Ancak, Türkiye Hükümeti uluslararası siyasi organizasyonların oluşturduğu yapıyı devralmıştır. Bu yüzden beklentilerimizi azaltmak durumundayız. Yine de gönül ister ki Türkiye, Filistinlilerin çıkarı için, İsrail'le ilişkilerini normalleştirmesin.

Mavi Marmara olayından sonra Türkiye, çok güzel bir politika izleyerek, ilişkilerin normalleşmesi için 3 şart öne sürmüştü. Bildiğim kadarıyla Gazze’ye ambargonun kaldırılması şartı, ilişkileri tıkayan tek şart olarak kaldı. Biz isteriz ki Türkiye bu şarttan taviz vermesin.

İsrail medyasına bakıldığında; Gazze Ambargosunu hafifletmek için İsrail’in, Türkiye ile birlikte Gazze’de bir liman inşası istediğini görmek mümkün. Gelgör ki bunu engelleyen taraf Mısır Hükümeti’dir.

İsraillilerin söylemi ile; “Sisi’ye karşı durmak istemiyoruz”. Bu yüzden Sisi’nin tepkisini çekmemek için Gazze’de liman açma projesi durdurulmuştur. Yani İsrailliler Türkiye’nin Gazze Halkı’na yardım etmesini kabul edecek durumdalardı. Fakat bunu Mısır Ordusu engellemiştir.

ERDOĞAN AVRUPA'DAKİ MÜNAFIKLAR GİBİ DAVRANMADI

Az önce duygusallık ve reel politikten bahsettiniz. Türkiye bölge siyasetinde, sizce reel politik ile duygusallığı birbirine karıştırdı mı?

Birkaç farklı kanaldan bu anlamda farklı düşünceler olduğunu duydum. Birkaç yerden duyduğum kadarıyla; bu iki boyut arasında hükümetiniz içerisinde fikir ayrılığı var. Hükümet içerisinde Erdoğan’ın duygusal bir politika izlediği için eleştirildiğine dair duyumlarım var. Erdoğan’ın yaklaşımını eleştirenler; siyaset, ilkeler üzerinden değil, daha çok reel politika üzerinden yürütülmektedir demekteler.

Fakat tarihe bakıldığında önemli başarılara imza atanların, daha çok hayal kurup, bunun üzerinden politika üreten kişiler olduğu görülür.

Eğer Erdoğan pragmatik davransaydı, Arap Baharı’na karşı durması gerekirdi ve aynen Avrupa’daki münafıklar gibi bir politika izlemiş olurdu. Ama insanlar davranışları ve kararlarıyla değerlendirilir. Buna en güzel örneği ise Mandela oluşturuyor.

Mandela demişken; Mursi, Mandela gibi olabilir mi bir gün?

Mursi, Arap Baharı’nın sembolü haline geldi. İlkelerinden vazgeçmemek uğruna direndi ve halkının yanında durdu. İlkelerini hayatı pahasına korudu. Darbeden önce Amerika kendisinden istifa etmesini istedi fakat O “halkım beni seçtiği için bunu yapamam” diyerek bunu reddetti. Mursi’ye karşı çok insafsızca davranılıyor. Fakat, tarih O'na insaflı davranacaktır.

MURSİ'NİN UZATTIĞI EL HAVADA KALDI

Arap Baharı’nın başladığı yere, Tunus’a dönelim. Raşid Gannuşi’yi İslam Dünyası içinde bir demokrat olarak nitelendiriyorsunuz. Ayrıca “Tunus Modeli” için neler söylersiniz?

“Tunus Modeli” Tunus’un şartlarından kaynaklanan bir model olup planlanan bir model değildir. Mısır’da Mursi, Tunus’ta Gannuşi’nin yaptığını yapmak istedi fakat Mısır’da yaşananlar buna engel oldu.

Gannuşi’nin, yöneticileri Müslüman olduğu halde, ideolojileri İslami olmayan partilere uzattığı el kabul gördü. Mısır’da Mursi’de  muhaliflerine el uzattı fakat Mursi’nin uzattığı el havada kaldı.

Gannuşi, Tunus’ta tek başına iktidara gelebilecek bir üstünlüğe sahipken, Mısır’daki Askeri darbeden sonra aynı olayların Tunus’ta da yaşanabileceğini fark edip geri adım attı. Gannuşi’nin Amerikalılar, Avrupalılar ve Araplar tarafından tehdit edildiği bir sır değil.

Gannuşi; “eğer istifa etmezsen senin de sonun Mursi’nin sonu gibi olacaktır” diye açıkça tehdit edildi. Mısır’da darbe olmasaydı, bahsettiğimiz model daha erken bir zamanda ve daha iyi şartlarda Tunus’ta oluşabilirdi. Tunus etrafındaki ülkelere göre daha istikrarlı fakat siyasi açıdan demokratik ilkeler ne yazık ki işlevsel hale gelemedi. Mısır’da yaşanan darbe, Arap dünyasındaki bütün demokratik projeleri durdurdu.

ARAP BAHARINI GENELLEŞTİRMEMEK GEREK

Arap Baharı yaşanırken göze çarpan dağınıklığı siz neye bağlıyorsunuz?

Hiç bir parti, hiç bir örgüt veya hiç bir hareket bu ayaklanmaları başlatmış veya yönetmiş değil. Plansız başlayan bu hareket ivme kazandıktan sonra bölgeden ve bölge dışından önemli düşünürler, bu hareketi belli bir çerçeveye almaya çalıştı.

Arap Baharını genelleştirmememiz gerekiyor. Her bölgenin kendisine has durumları mevcuttur. Mesela, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Selefi örgütlenmeler ve gençlik hareketleri vardı. Halk ayaklanmasını üstlenen bu gruplar, hareketlenmeyi belli bir aşamaya ulaştırmak için uğraştılar.

Tunus’da Zeynel Abidin Bin Ali istifa edince Tunus’un İslamcıları Tunus’un dışındaydı. Bu kişiler Tunus’a geri dönerek Bin Ali sonrası süreci yönetmeyi başarabildiler.

Libya ve Suriye’de ise halk ayaklanması başladığı zaman İslami veya muhalif hareketler bölgede yoklardı.

Libya ve Suriye’de yaşanan süreçlerde diğer ortak nokta ise; ayaklanmanın askeri (silahlı) bir boyuta ulaşması idi. Ayaklanma silahlı bir boyuta varınca ortaya çok farklı bir durum çıktı.

Fakat Arap Baharı’nı esas başarısızlığa uğratan nokta; bunların güçlü bir destek görmeyişidir. Bu yüzden Suriye ve Libya’da ayaklanmalar askeri boyuta ulaştığında tam anlamıyla bir kaos oluşmuş ve daha büyük bir yıkım gerçekleşmiştir.

Arap Baharının başarısızlığını bir liderin yokluğuna bağlayamayız. Nitekim Yemen’de ayaklanmalar başladığında orda bir İslami hareket vardı ve ayaklanmaları yönetebilmişti.

Fakat ilerleyen süreçlerde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bu İslami güçlere karşı işbirliği yaptılar. Sırf Müslüman Kardeşler iktidara gelemesin diye rakibi olan partileri desteklediler. Yemen’de uygulanmak istenen plan ise; Ali Abdullah Salih, Hutileri kullanarak Müslüman Kardeşleri yok etmeyi düşünüyordu. Fakat Müslüman Kardeşler savaşmayı reddettiklerinden dolayı, Hutiler inanılmaz derecede ilerleme kaydettiler. Suudi Arabistan kendi kazdığı kuyuya düştükten sonra, kendi hatalarını fark ettikten sonra, hatasını telafi etmek için daha büyük hatalı politikalar üretti.

Kısacası, Arap Baharını genelleştirmemek gerekiyor. Her bölgenin kendine has bir yapısı vardır ve ortada ortak bir düşünce olsa da, her bölgenin kendine özgü şartları söz konusudur.

ONLAR 'YENİ OSMANLI'

Türkiye’nin bölgesel politikasını bir akademisyen, bir düşünür olarak, dışardan bakan bir göz olarak doğru buluyor musunuz?

Ben fikirlerimi kendi hükümlerime binaen veririm. Sonuçta bende bir tarafım. Ben bir Filistinli olarak, bir Arap olarak, bir Müslüman olarak. Türkiye yönetimine böyle bir grubun, bizim "Yeni Osmanlılar" olarak nitelendirdiğimiz insanların gelmesi inanıyorum ki büyük bir nimettir bizler için. Çünkü asıl olan bizim tek bir vücut olduğumuzdur. Laik-milliyetçi bir politika biz müslümanların bir arada olmasını engellemiştir.

Türkiye’nin Arap Dünyasına açılması pozitif bir adım. Uzun vadede hem Türkiye’nin hem de Arap Dünyası’nın çıkarına olacaktır. Bu yüzden Türkiye’nin bölgedeki dış politikasını çok olumlu buluyorum. Bu adımları atarken hem bölgesel hem de küresel olarak büyük zorluklarla karşılaştıklarını görüyor ve daha büyük zorluklarla karşılaşacaklarını da biliyorum. Bu sebeple, başarılı bir şekilde politikalarını devam ettirebilmeleri ve Allah’ın onlara bu zorlu davada yardımcı olması için sürekli dua ediyoruz…

KARDAVİ: HAYALİM BÜTÜN ARAP DİYARINI ZALİMLERDEN KURTARMAK

Şu yaşadığımız süreçte bir çok ilginç olaya şahit oluyoruz. Mesela Ortodoks ve Katoliklerin bir araya gelip sarılıyorken, İslam ülkelerinde mezhepleri geçtik, cemaatler bile ayrışıyor. Fikir birliği yok. Hâl böyleyken zafer nasıl gerçekleşecek? Allah’tan bir mucize gelir mi?

İslami Hareket bu birliği sağlamak için çalışmaktadır. Yakın zamanda Yusuf El Kardavi ile bir programımız olacak. Facebook’da geçtiğimiz günlerde Yusuf El Kardavi’nin Günlükleri isimli 4 ciltlik kitabından bir bölüm paylaştım.

Yusuf el-Karadavi’nin “Müslüman Kardeşlere katılmakla 5 kazanç elde ettim” sözü bize birçok şeyi açıklıyor.

Nedir bu 5 kazanç?

– Burada Yusuf El Kardavi’nin söz konusu kitabını açarak okumaya başlıyor… –

***

Müslüman Kardeşler davasına katılmamla, küçük dertlerden çok daha büyük dertler edindim. Kendi şahsi çıkarlarım ve hayallerimi bırakarak, ümmetimin hayallerini kendime hayal edindim. Artık tek isteğim üniversiteden mezun olmak değildi. Daha sonrasındaki kendime ait gelecek planlarımı bırakarak daha derin hayallere kendimi adadım. Kendi isteklerimin dışına çıkınca, umutlarımın genişlediğini fark ettim. Artık benim hayalim; Nil Vadisi'ni ve bütün Arap diyarını her türlü zalimden kurtarmak olmuştu.

Bölgemizde bulunan fakat dışarıdan ithal edilmiş bütün fikirleri artık yok etmek gibi bir çalışmam başlamıştır. Onun yerine bizden olan, İslami bir dayanağı olan hüküm ve düşünceleri yerleştirme çabası içine girmeye başladım. Ve İslam Ümmeti’nin ilerlemesini istemeye başladım. İlim ve teknolojinin ilerlemesi için çalışmaya başladım. Ümmetimin geride kalmışlık hapishanesinden çıkması için çalışmaya başladım. Ve umudum şudur ki; İslam Ümmeti’nin ve İslam Ülkeleri’nin birleşmesini, cahiliyeden kaynaklanan ayrılıkların bitmesini umut etmeye başladım.

Bu yüzden benim dertlerim küçüktü. Onları daha büyük dertlerle değiştirdim. Artık benim dertlerim, büyük bir ümmetin büyük dertleri olmaya başladı. Ümmetimin dertleri olmaya başladı.

***

İslami Hareketin hedefi işte budur. Bu yüzden üzerinde birçok baskı ve tepki var. Kendi fikirleri ve kendi küçük çıkarlarını düşünen İslami Cemaatlerin ideolojisinde bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Daha kapsayıcı düşüncüler başarıyı vaat etmektedir.

GENÇLER UMUTSUZLUĞA KAPILMASINLAR

Bitirirken, Türkiye’nin ve Dünya’nın Müslüman Gençleri’ne tavsiyelerinizi alsak?

Değişimi gerçekleştirecek olanlar; gençlerdir.

Verebileceğim ilk tavsiyem; özellikle zor koşullarda umutlarını kaybetmemeleri ve umutsuzluğa kapılmamalarıdır.

İkinci olarak; ümmeti başarıya götürecek tek grup kendileri değildir. Böyle bir yanılgıya düşmemeleri gerekiyor. Toplum olarak herkesin bu başarıda bir rolü olduğu unutulmamalılar. Sadece siyasi olarak da değil, teknoloji, eğitim, kültür, spor ve sosyal alanlarda da çalışmaları ve sadece gençlerin değil kadınların, yaşlıların veya çocukların da kendilerine düşen görevleri yerine getirmeleri gerekir.

Üçüncü olarak; diğer Müslüman ülkelerdeki gençlerle iletişim kurarak, onlarla tecrübe paylaşımı ve alışverişinde bulunsunlar. Kardeşlerini tanısınlar.

Dördüncü olarak; Amacımız insanların bireysel bekası değil, fikrin bekası olmalıdır. Fikrin başarıya ulaşmasıdır. İnsan ölebilir, insan fikri için ölebilir. Peygamber Efendimizin bir Hadis-i Şerif’i vardır. Şehitlerin efendisi Hz. Hamza’dır ve şehitlerin efendisi zalim bir hakime karşı doğru bir söz söyleyen insan, ve bu doğru sözden dolayı öldürülen insandır. Doğru sözü, doğru fikri savunduğu için öldürülen insanı şehitlerin efendisi olarak nitelendiriyor efendimiz.

Beşinci olarak; hiç bir şey durumumuzu değerlendirmeyi engellemesin. Boşluklarımız ve hatalarımız olacaktır, bunlara el atmaktan, düzeltmekten geri durmamalıyız.

Son olarak; Hasan El-Benna’nın şu sözünü hiç akıllarından çıkarmamalarını tavsiye ederim; “işimiz zamanımızdan çoktur…”

Kaynak: Haber 10 /  Cüneyt Polat – Furkan Düzenli