Tabiat ve eşya karşısında Şark ve Garp medeniyeti – (Alaattin Karaca)

0
368

İslâm’ın “ilim” ve “bilmek”ten kastıyla Batı’nın “bilim” ve bilmek”ten kastı farklı. Bu fark, tabiata/eşyaya bakıştan kaynaklanıyor.

Müslüman Şark’la Batı medeniyetini birbirinden ayıran farklardan biri de, âleme/tabiata ve eşyaya bakışları; tabiat ve eşya karşısındaki konumları olsa gerek. Nitekim Tanpınar, “Şark ile Garp Arasında Görülen Esaslı Farklar” başlıklı yazısında buna işaret ediyor. Ona göre Şark, kendisine bahşedilen tabiatı/eşyayı “olduğu gibi” kabul eder, Batı ise, elinde evirip çevirir, onda “birtakım başka hususiyetler ve mükemmelleşme imkânları arar, onun hakkında en etraflı bilgiye sahip olmaya çalışır ve bu gayretler sonunda bu maddeyi başka bir şey denecek hâle getirir”.

Tanpınar, belli ki, Batı’nın eşya karşısındaki bu mütecessis ve müdahaleci tavrından yana. Çünkü çağdaş uygarlık ve teknik, bu bakışın ürünü. Oysa bu tavır, nesneyi tabiattan koparmış, parçalamış, ürettiği teknolojiyi, İ. Oktay Anar’ın “Kitâb-ül Hiyel”inde ifade ettiği gibi; “emirlere asla karşı gelemeyecek sadık köleler”e dönüştürmüştür; yani “makine, tabiatın esir edilmiş bir parçası”dır. Aslında Dadaizm, Sürrealizm gibi modern sanat akımları da aynısını yapıyor: Eşyanın nizamını bozuyor, parçaları yerinden koparıp, doğasına aykırı sûret ve imgeler üretiyor…

***

Ya Şark’ın tavrı? Tanpınar’ın dediği gibi Şark, “eşyaya ancak umumî şeklinde tasarruf eder. Hatta bazen onu tabiattan sanki ödünç alır”; çünkü eşyayı kendi mülkü olarak görmez. Garp ise tabiattan güç devşirme ve ona hükmetme peşinde!.. Bu konuya “Balıklar Kaçar” başlıklı yazısında İsmet Özel de değinir, ancak Tanpınar’ın aksine; “Batı insanı kendine tanrılık izafe ederek eşyaya keyfince tasarruf eder” diyerek Batı’yı eleştirir.

İ. Oktay Anar’ın, “Puslu Kıtalar Atlası”nda da hayata, tabiata farklı bakan iki insan tipi var: Bunlardan biri, elde ettiği bilgiyi, hayatın tabiî nizamını değiştirme pahasına ölümsüzlüğe ve güce ulaşmak için kullanan, bunun için teknoloji icat eden “muhteris” ve “müdahil” Ebrehe’dir. Bünyamin ise, aksine kendisine bahşedilen dünyayı seyreder, ona hükmetme gayesi yok; sadece “kâinat kitabını okumakla memur” bir “müşahit”!..

İşte Müslüman Şark’ın tabiat karşısındaki tavrı bu! Romanın sonunda, tüm çabalarına rağmen, mutlak gücü elde edemeyip Hakikat’e boyun eğen, hayata/tabiata Bünyamin gibi bakmadığı için pişman olan Ebrehe’nin, Bünyamin’e, ölürken söylediği şu sözler, Batı’nın modern bilim anlayışının bir itirafı olarak da okunabilir:

“-Yolun sonu göründü sevgili Bünyamin. (…) Ah! Keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim! Oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm.” (s. 215, 217)

***

Meramım şuydu: İslâm’ın “ilim” ve “bilmek”ten kastıyla Batı’nın “bilim” ve bilmek”ten kastı farklı. Bu fark, tabiata/eşyaya bakıştan kaynaklanıyor. Batı, “müdahil” olup, tabiatı, sadece “dışsal gerçeklik”e odaklı biçimde, güç ve teknoloji devşirmek için deşiyor, Müslüman Şark ise mutlak iktidarın sadece Allah’a mahsus olduğunu, insanın son kertede tabiata hükmedemeyeceğini kabul edip “müşahit”liği seçiyor!..

Biri, tabiata egemen olmaya çalışan ve “dışsal gerçeklik”e odaklı bir bilme merakı, diğeri tabiatı Hakikat’in aynası gören, bu sebeple ona hayranlıkla yaklaşan bir “bilme/bulma” iştiyakı… Biri, “güç” devşirmenin, hükmetmenin, diğeri “kendini bilme”nin; Allah’ı bulmanın peşinde! Modern bilimle, “kutsal bilim” arasındaki en önemli farklar bunlar!

Oysa aslolan, insanın eşyaya ne tümüyle bağlanması ne de tümüyle lâkayt kalmasıdır; çünkü “aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır”!.. Bulmanın bir “nasip” olması, bizi müşahitliğe, “arama”nın lüzumu ise müdahilliğe götürür. İşte bu ince denge, Müslüman’ı, “kendini bilmek” kaydıyla, hayata karşı hem müdahil, hem müşahit kılar…

Karar Gazetesi

———————————-

Alaattin Karaca

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI