Ana Sayfa Kategoriler Dosyalar Suriye – Türkiye: Dünü ve Bugünü

Suriye – Türkiye: Dünü ve Bugünü

0
Suriye – Türkiye: Dünü ve Bugünü

Mısır, Libya, Tunus, Yemen, Bahreyn, Suriye’de ortaya çıkan halk hareketleri, elbette halkların haklı ve hakiki talepleriyle ortaya çıkmıştır. Ancak bu hareketler henüz derinde kımıldanma aşamasındayken dünyanın egemen güç odaklarının buradaki muhtemel gelişmelere karşın bir takım çok seçenekli, plan ve projeler geliştirdikleri açıktır

 OSMANLI SONRASI VE BAASÇILIK

          Osmanlı imparatorluğunun siyasi varlığının ortadan kalkması sonucu yaşananlar,  Roma (Batı Roma) imparatorluğunun çöküşü sonrası Batı Avrupa’nın yaşadıkları ile mukayese edilebilir. Nasıl ki Batı Roma’nın çöküşünden sonra Avrupa Ortaçağ’da nisbi bir kargaşa dönemi yaşamıştır. (*) Osmanlı imparatorluğunun çöküşünden sonra da Türkiye’nin, Arap-İslam âleminin, Balkanlar’ın bir türlü sükûnet bulamayışı aynı sebeptendir. Ki Tunus, Cezayir, Libya, Mısır, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de iki senedir yaşananlar bu çerçevede daha anlaşılır hale gelir. Mısır, Libya, Tunus, Yemen, Bahreyn, Suriye’de ortaya çıkan halk hareketleri, elbette halkların haklı ve hakiki talepleriyle ortaya çıkmıştır. Ancak bu hareketler henüz derinde kımıldanma aşamasındayken dünyanın egemen güç odaklarının buradaki muhtemel gelişmelere karşın bir takım çok seçenekli, plan ve projeler geliştirdikleri açıktır.      

            Suriye’de yaşananları anlamak için, geçmişte Orta-Doğu’yu etkileyen iki bileşen olan İngiltere ve Sovyetler Birliği’ni hatırlamak gerekir. Irak ve Suriye’deki Baasçılık, bir yandan ideolojik yönden Sovyetlerin yeni tezleri ile paralellik gösterirken, bir yandan da, İngiliz siyasetinin enstrümanlarından olur.  Bu arada İsrail’in kuruluşunda İngiltere’nin sürecin başından dâhil olduğunu, Sovyetler Birliği’nin de İsrail’i ilk tanıyan devletlerden olduğunu not etmekte yarar var. Bunu, eski Sovyet rejiminin ideolojik karakterinden bağımsız olarak, Ekim 1917 sosyalist devrimini gerçekleştiren Bolşevik partisi merkez komitesi’nde çoğunluğu Yahudilerin oluşturması ile irtibatlandırmak mümkün müdür? Ayrıca düşünmek gerekir.  

         Michael Eflâk’ın geliştirdiği Baas hareketinin, -Mısır’da Cemal Abdülnasır’ın, bütün üçüncü dünya ülkelerini etkileyen ulusalcı-sosyalizmin- ideolojik dayanağı, Kruşçev önderliğinde toplanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) 22. kongresidir. Bu kongrede “kapitalist olmayan yoldan kalkınma tezi” ortaya atılır. Bu tez, bazı ülkelerin proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirmeden kapitalizmin etki alanının dışına çıkabileceğini söyler. Kapitalist olmayan yoldan kalkınma tezi, ülke içinde, ekonomide devletçi siyaseti olan bir tek-parti diktatörlüğü, uluslararası planda ise Sovyetler Birliği ekseninde hareket edildiğinde, sosyalizm yoluna girilebileceği şeklinde, çok kısaca özetlenebilecek bir tezdir. Bu, Mao’nun, SSCB’nin Marksizm-Leninizm’den uzaklaştığı, revizyonist bir çizgiye evrildiği yolundaki eleştiri ve tespitlerine dayanak olan, başlıca hususlardandır. Mao Ze Dung, Çin’i uluslararası ilişkilerde SSCB’den bağımsız konumlandırır ve Çin’de farklı bir sosyalizm uygulanır. Bu, bugünkü nev-i şahsına münhasır Çin’in, oluşmasının sebepleri arasındadır. Kapitalist olmayan yoldan kalkınma tezinin Mısır’daki karşılığı Nasır sosyalizmi, Libya’daki karşılığı Kaddafi’nin yeşil sosyalizmi, Irak ve Suriye’deki ise Baasçı partilerdir. 12 Mart’ta ortaya çıkan 9 Mart sol cuntası, 28 Şubat hareketi ve son dönemdeki Ulusalcı hareketin de bir ölçüde bu eski Baasçı tezleri anımsattığı söylenebilir.

         O yıllarda Akdeniz`deki Sovyet varlığı, Sovyetlerin bir yandan Arap ülkelerine yaptığı yardım, diğer yandan Türkiye ve İran’la yakınlaşması ve Ortadoğu`da artan Çin etkisi, bölgedeki gelişmeleri etkileyen diğer önemli etkenlerdir.

Mısır`da, Cumhurbaşkanı Enver Sedat, kendisini iktidardan devirme planlan olduğu gerekçesiyle,  Sovyet yanlısı grubun lideri olarak bilinen, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Sabri`yi, tutuklatır. Bu, muhtemelen Sabri`nin Amerikan Dışişleri Bakanı Rogers’ın Mısır’a yapacağı geziye, ABD ile yakın ilişki kurulmasına karşı çıkması ve Suriye ile kurulabilecek bir federasyona muhalefeti üzerine yapılır.  Mesele Sedat`ı devirme planlarının varlığı değildir; fakat darbe girişimi başarıya ulaşacak olursa, SSCB yanlısı bir çizgi izlenecek olmasıdır. Ali Sabri`nin dayandığı güç, bazı Mısırlı Marksistlere sığınak olan, Sosyalist Birlik’tir. Mısır hükümetinin darbe girişiminden hem “komplo” hem de, bütün bu ilişkilerin daha da karmaşık köklere sahip olduğunu belirtmek üzere planlı bir “ayaklanma” olarak söz etmesi de oldukça ilginçtir. Sudan`daki durum daha da açıklayıcıdır. Temmuz 1971`de Başbakan Numeyri, Albay Hasan El-Ata liderliğindeki bir grup subay tarafından görevinden uzaklaştırılır. El-Ata Devrimci Komuta Konseyi`nin üyesiydi, fakat Mısır`la federasyon düşüncesine karşı çıktığı için uzaklaştırılmış ve komünist olmakla suçlanmıştı. Mısır ve Libya ile Numeyri`ye sadık ordu mensuplarının acil müdahalesi, Numeyri`yi tekrar iktidara getirilir. Darbe önderleri idam edilir. Numeyri, Mısır devlet başkanı Enver Sedat`ın İsrail`le barış girişimlerini destekleyen ilk Müslüman devlet başkanı olur.  Türkiye, Mısır ve Sudan`da 1971’de meydana gelen olaylar, bu sosyopolitik arkaplan çerçevesinde incelenirse, herhalde daha anlaşılır olur. 

           Suriye 1940 ve 50`li yıllar boyunca aralarında Şükrü Kuvvetli`nin de bulunduğu, ihtilallerle gelen başkanlar tarafından yönetilir. 1958 yılında Mısır ile Suriye`yi birleştiren Birleşik Arap Cumhuriyeti projesi kısa zamanda başarısızlığa uğrar. Bu yıllardan sonra Baas Sosyalistleri Suriye yönetimine hâkim olur. 1960`lı yıllar boyunca süren iç iktidar mücadelesi 13 Kasım 1970`te Hafız Esad’ın yönetimi ele geçirmesiyle noktalanır.  Tüm bu gelişmeler içinde, Hafız Esad, 1965`te Hava Kuvvetleri komutanı, Şubat 1966`da savunma bakanı olur. Baas Partisi`nin sivil ve askeri kanatları arasındaki 1969-1970 yılları arasında iktidar mücadelesinde de, etkin biçimde yer alır. Ürdün`deki iç savaşa müdahalenin ardından, 13 Kasım 1970`te kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirir.  Mart 1971`de yapılan halkoylamasıyla devlet başkanı seçilen ve Baas Partisi genel sekreterliğini de üstlenen Hafız Esad’ın, sonraki yıllarda SSCB ile ilişkilerini geliştirmesi; Mısır, Ürdün ve Türkiye’de, Sovyet etkisinin geriletilmesi/tasfiye edilmesi ile birlikte düşünüldüğünde, oldukça dikkat çekicidir. Tüm bunlar Suriye’nin pozisyonu ve işlevi itibariyle, özel bir ülke olduğunu anlamamızı sağlar.

             Suriye 1970’lerden bugüne, dünyanın dört bir yanında adı korku yaratan terörist örgütlerin yatağı olur. Tıpkı 1980`lı yılların başında Türkiye’ye problemler yaratması için PKK`ya kucak açtığı gibi. Bekaa vadisi, Suriye`nin kontrolüne geçmesiyle birlikte, bölge uluslararası terörün bir eğitim merkezi durumuna gelir. Bu kamplarda Japon ‘Kızıl Ordu Fraksiyonundan,  ‘Eritre Kurtuluş Hareketi’ne, POLISARIO’ya, Ermeni ASALA’dan Kürt PKK’ya kadar, dünyanın dört bir köşesinden birçok terör örgütünü barındırır. Ve diğer birçok örgütle beraber, PKK’yı destekleyerek, hem kendi namına, hem de küresel güçlerin nam-ı hesabına, Türkiye’nin yolunun üzerindeki en önemli engellerden biri olur. Reyhanlı saldırısının da bu engellerden biri olması muhtemeldir, oldukça hassas bir süreçte gerçekleşen bu eylem hakkında hüküm vermeden önce, devlet ve hükümet adamlarının hükümlerini dinlemekte fayda vardır.

 

50’li YILLARDA SURİYE-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ 

 

      Osmanlı bakiyesi iki ülke Suriye ve Türkiye’nin ilişkileri ise sürekli inişli çıkışlı ve gerilimlidir. Elli’li yıllarda DP iktidarında yaşanan kimi sıra-dışı hadiseleri, eski gazetecilerden, Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesinde Genel Yayın Yönetmenliği de yapmış olan Kemal Bağlum’un hatıratından (**)  öğrendiğimize göre; o dönemlerde Mareşal Hüsnü Zaim, Suriye`yi Türkiye ile birleştirecek şeklinde rivayetler dolaşmaktadır.  Ancak Hüsnü Zaim ihtilalden sonra kendi kendini albaylıktan mareşalliğe yükseltince, ordu bunu kabul edemez. Bu durumu fırsat bilen Michael Eflâk’ın Baas Partisi, Albay Sami Hinnavi ile birleşerek, Mareşal Hüsnü Zaim`i devirir. Albay Edip Çiçekli de, sonrasında Sami Hinnavi’yi devirir. Sonraları DP Hükümeti, Edip Çiçekli’ye karşı tavır alır. Ankara`da kabine toplantısında, 3. Ordudan bir kolordunun Suriye hududuna gönderilmesine, gerekirse bu ülkenin işgaline karar verildiği söylentileri dolaşır olur. Bir rivayete göre de, durumdan haberdar olan ABD araya girerek, yanlış bir adım atılmasını önler.

   O dönemde yazılamayanlara göre Mareşal Hüsnü Zaim`i deviren güç, aslında Sovyetler Birliğidir.  Sovyetler, Türkiye`yi güneyden de çember altına almak amacıyla, kendisine taraftar olan Sosyalist Baas Partisi ile Albay Edip Çiçekli`yi desteklemektedir. Nitekim Albay Çiçekli iktidara gelir gelmez Sovyetlerle bir anlaşma yapar. Sözde Suriye ordusunun yetiştirilmesi amacıyla, Sovyet Rusya`dan çok sayıda Sovyet subayı Şam`a gelir.

 Ayrıca Sovyetler, Suriye`yi silah, araç ve gereçle desteklemek için, havadan ikmale başlar. DP Hükümeti de, Amerikalıların telkini ve yeni durum karşısında Suriye`ye karşı yapılacak harekâttan vazgeçer. Kemal Bağlum’da bazı hatalar olsa da, önemli olan husus burasıdır.

       Bu arada Fatin Rüştü Zorlu Kemal Bağlum’u evinden telefonla arayarak bakanlığa gelmesini ister. Kemal Bağlum bakanlık odasında Zorlu’ya  “Hayrola beyefendi, önemli bir şey mi var?” diye sorar. Zorlu endişelidir,  “Kemal Bey, Sovyetler Türk hava sahasını ihlal ederek uçakla Suriye`ye silah gönderiyor. Sovyet uçakları 52 bin “feet”ten uçuyor. Bizim bu uçakları karşılayacak durumumuz yok. Biz, her ne kadar durumu NATO müttefiklerimize duyurduksa da, bunun dünya kamuoyu tarafından da bilinmesi gerekiyor. Bu haberi ajansına ve gazetene ver. Ancak, kaynak gösterme” der.

Hadise hakikaten önemlidir. Sovyetler, Türkiye`yi hiçe sayarak, hava sahasını ihlal etmektedir. Haber Associated Press Ajansında ve Vatan gazetesin de yayımlanır. Haberin yayımlanması üzerine, MAH Başkanı Tümgeneral Behçet Türkmen gazeteyi arar ve haber kaynağını sorar. Bürodaki gazeteciler, “Büro şefimiz Kemal Bağlum verdi” derler. “Yarın kendisini aynı saatte arayacağım, mutlaka büroda bulunsun. Haberi kimden aldığım bana söylesin” diyen Türkmen, gereken emri verir. Kemal Bağlum büroya geldiğinde, muhabirlerden Erol Ülgen endişelidir. Bağlum sebebini sorduğunda, “Kemal Ağabey, MAH Başkanı Behçet Paşa seni aradı. Haberin kaynağını sordu. Ben de bilmediğimi söyledim, `Yarın yine aynı saatte arayacağım. Haberi aldığı kaynağı bana söylesin` dedi. Şimdi ne yapacağız, başın derde girmez ya”  diye cevap verir. Kemal Bağlum da,  “Merak etme, hallederiz ”der, ama endişelenir. Hemen Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu`yu telefonla arayarak kendisi ile acilen konuşmak istediğini söyler. “Hemen gelsin” diyen Zorlu güler yüzle, “Teşekkür ederim Kemal Bey, bize çok büyük bir iyilik yaptın. Associated Press`e verdiğin haber hemen hemen bütün batı gazetelerinde yer almış” der. Ancak Bağlum konuşmayınca, “Ne oldu” diye sorar. O da olanları anlatır. Bu haber yüzünden gazetenin zor duruma düşebileceğini söyler. Zorlu`nun birdenbire yüzü değişir. Otur diyerek telefona sarılır. Zorlu telefonda Behçet Türkmen’e: “Paşam, senin yapman gereken işi bir gazeteci yapıyor. Kemal Bey’den ne istiyorsun? Eğer haberin kaynağını öğrenmek istiyorsan bu haberi kendisine ben verdim. Kendisini rahatsız etmeyin” diyerek, hadiseyi izah eder.

        Anlaşılan o ki, o dönem Sovyetler, hava sahasını kullanarak Türkiye’ye gözdağı verir. Türkiye’nin haberdar etmesine rağmen, NATO ne yapmıştır? Pek belli değildir. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesine Sovyet Rusya engel olur, Batı dünyası da sanki buna sessiz kalır. Yine Metin Toker, Irak’ta Nuri Sait Paşa devrildiğinde, Menderes hükümetinin askeri müdahale düşündüğünü, ancak askerlerin, İngiltere ve ABD’nin karşı çıkışının mani olduğunu yazar. Kırk yıl sonra aynı şeyleri merhum Turgut Özal da yaşar. Irak’a müdahil olma siyaseti iç ve dış çevrelerin direnci neticesi akim kalır. Rejimi ayakbağlarından kurtararak Cumhuriyeti Osmanlı hinterlandında var etmek çizgisinde olan Özal’ın düşünceleri, şaibeli ölümü sebebiyle gerçekleşemez.

Sayın R. Tayyip Erdoğan ve AK-Parti için ise durum farklıdır. Aktif dış politika imkân dâhilindedir. Zulme uğrayan Suriye halkına el uzatmak zorunludur. Ancak büyük güçlerin, bölgeyi işgale varabilecek müdahalelerinin de, önüne geçilmelidir. Bunun için önce, Baas rejimi kontrollü dönüşüme zorlanmıştır. İnce, hassas, isabetli bir siyaset izlenmiştir. Son günlerde yaşananlarla durum hepten hassasiyet kazanmıştır. Dünya yeni bir dönemin eşiğindedir. Değişim sürecektir ve sonuçları hakkında söz söylemek, kâhinlik olur. Asırlardan beri olduğu gibi, Orta-Doğu bir kez daha büyük güçlerin mücadele alanıdır. Sayın Başbakan ve Hükümet isabetli ve dirayetli bir siyaseti asıl şimdi ortaya koymalıdır. Bir Şii- Sünni çatışması ihtimaline hassas olunmalıdır. Bölgenin İsrail lehine yeniden tanzimine karşı da dikkatli olunmalıdır.  

 

(*)Bu arada, belirtmek gerekir ki “ortaçağ karanlığı” imgesi büyük ölçüde “Modernitenin aydınlığını” tartışılmaz kılmak için imal edilmiştir.

(**)Bu yazıda Kemal Bağlum’un Arı Politik adlı kitabından yararlandım. Ancak kitapta 1949’da darbe yapıp kısa süre sonrada darbeyle giden Hüsnü Zaim’in DP ile ilişkili olduğunu söylemesi, istihbarat teşkilatının o tarihlerde MAH olması gereken adını MİT olarak zikretmesi vs. gibi maddi hatalar var. Yine de anlatılan olay önemli olduğu için,  hadiseleri bilen birileri tarafından doğrudan yalanlanmadığı sürece, nakledilmesi ve bilinmesi uygun olur, diye düşündüm.

 

|Celal Tahir – Özgün İrade, Sayı:113