Suriye, Bereketli Hilal`in Kalbinde Büyük Sınav – (Ömer Altaş)

0
312

Türkiye Cumhuriyeti yeni düzeni, yol haritasını sağlıklı bir şekilde çizmek, ikiyüzlülük ve şizofreniden kurtulmak istiyorsa bunun, kendi bölünmüş toplumunu bir araya getirmekle mümkün olacağını unutmamalı.

İnsanlar hatıraları ve değerli eserleri tablo haline getirerek duvara asarlar. Medeniyet tarihini iyi ifade edecek bir tablo asmak isteseydim bu Bereketli Hilal olurdu.

Bereketli Hilal, kadim insanlık tarihine ilk beşiklik eden, bilinen en eski coğrafyanın adıdır.

Harran’dan Dicle’ye, Kızıldeniz kıyılarından Toroslara kadar mümbit toprakları, ormanları, ırmakları, zengin maden yatakları, su kaynakları, iklimi, yiyecek üretimi ile insanın doğuşuna ve medeniyetlere beşiklik etmesi yönünden önemli olan Bereketli Hilal coğrafyası, aynı nedenlerle kötülükler, savaşlar, ölümler ve akıl almaz zulümler bağlamında da ‘bereketli’ bir bölge oldu.

Bereketli Hilal bölgesini dünya haritası üzerine ağırlık merkezinden asmak istendiğinde üst kısmında bir çivi yuvası açmak gerekir. Tablo asma deliği olarak işaretlenecek bölge, ilginçtir Suriye’nin kuzeyine denk gelir.

Kadim gelenekte Suriye’nin Kuzeyi, modern dönemlerde de bütün Suriye; güç dengelerinin “kesişim noktası” olarak jeopolitik ve jeostratejik öneme sahiptir.

Kadeş Savaşı, Dara Savaşı ve Mercidabık Savaşı gibi çığır açıcı savaşlar Suriye’nin kuzey bölgesinde gerçekleşti.

Halep’in kuzeyindeki Kadeş’te, Mısır imparatorluğu ile Hititler arasında M.Ö. 1274’de yapılan savaş, üçüncü güç olan Asurların saldırısı korkusuyla barış ile sonuçlandı.

Halep’in kuzey bölgesi içinde kalan Dara’da Roma imparatorluğu ile Sasani imparatorluğu arasında M.Ö. 530 yılında yapılan savaş, Kuzeyden gelen üçüncü güç Hun saldırısı nedeniyle Sasaniler’in geri çekilmesine sebep oldu.

Halep’in kuzey bölgesi, 1500’lü yıllarda bir kez daha güç dengelerinin kesişme alanında büyük bir savaşa tanıklık etti. Boğucu sıcak bir günde, Osmanlı imparatorluğu ile Memluklar arasında gerçekleşen savaş, Suriye’nin kalbi üzerinde atlarını koşuşturmuştu. Jeostratejik alanda iki Müslüman topluluğun savaşına tanık olan yine Suriye halkıydı.

Dört yüz küsur yıl Osmanlı egemenliği altında sakin bir hayat süren Suriye, I.Dünya Savaşı’nda Fransa emperyalizminin kontrolüne girdi.

O dönemde sömürgesinden geri çekilen emperyalist güçlerin en sık başvurdukları politika, satın aldıkları azınlık bir gruba iktidarı koşullu olarak teslim etmekti.

Böyle bir siyasi operasyon sonucu oluşan Suriye, 2011 yılından beri Arap baharı nedeniyle modern emperyal güçlerin peşrevine de tanıklık etmekte.

Suriye’de halk ayaklanması, tarihte olduğu gibi büyük güçlerin Suriye toprakları üzerinde karşı karşıya gelmeleri ya da stratejik bölge üzerinde çıkarlarının çakışması sebebiyle mi oluştu?

Ya da iç dinamiklerle oluşan bağımsız halk ayaklanmasının yarattığı itibar ortamında gösterimi devam eden ‘işgüzar’ devletlerin sahne şovu mu?

Ancak soruların cevabı ne olursa olsun Bereketli Hilal’in kalbi Suriye’de birbirini peşreve davet eden sahte taraflar, daha fazla Suriyelinin ölmesinin asıl nedeni.

Suriye’deki halk başkaldırısının, devletlerarası klasik güç oyunu olduğu şeklinde kabul edilmesini Suriye halkından başka herkes istiyor. Bu ‘nefislere’ rahatlatıcı geliyor.

Devletler Suriye üzerinden kendi çıkarları için kapışırken Suriye halkının taleplerini de kirletmek istiyorlar. Ferisiler, İsa peygamberi de yabancı güçlerin ajanı imasıyla itibarsızlaştırmaya çalışmışlardı.

İmparatorluk savaşlarının kesişme noktasında yer alan Suriye ve halkı bir kez daha meşum bir kaderin kurbanı oluyor.

Bu ne kötü bir determinizmdir?

Avrasya paktı ile Anglo Sakson Atlantik paktının Suriye toprakları üzerinde kapıştıkları iddia ediliyor.

Bu, global bir gerçeği, lokal bir gerçeğin rölativist tutukevine hapsetme anlamına gelir mi?

Eğer Suriye olayları, II. Dünya savaşı koşulları içinde yaşansaydı konuyu NATO ile Varşova paktları çelişkisine indirgeyerek açıklamak herkesi ikna ederdi.

Eğer yeni dünya düzeni Obama iktidarıyla birlikte çöküşünü ilan etmemiş olsaydı Suriye olayının oluşumu ve gelişiminin tamamını Amerika Birleşik Devletleri ekseninde açıklamak güçlü bir önerme olurdu.

İki başlı eski düzen miadını doldurdu ve tek başlı son düzenin de miadı dolmaktadır, bu basiret sahibi düşünürler tarafından gözlemlenebilen sosyal bir olgu.

Ancak dünyanın yeni düzeninin adı henüz konulmuş değil. Dünya entelektüel kamuoyuna Dede Korkut unvanı verirsek kapsayıcı bir tanımlama için henüz erken olduğunu görürüz.

Bu dünyanın yeni koşullarında her şeyi kontrol etmek gücüne sahip bir gücün olmadığı gerçeğini görmeyen
ler yaşanan olayları objektif bir bakışla değerlendirmediklerinin farkına varabilirler mi bilmiyoruz.

Ancak Arap baharını oluşturan olaylar silsilesinde, özellikle Tunus ve Mısır’da Batı ve Amerika’nın şaşkınlığını ve ön alma telaşını gözleriyle görenlerin sayısı az değil.

Arap baharı uluslar arası güçlerin tartışmasız lideri olan ABD’nin liderliğinin artık tartışılır olduğunu gösterdi.

Suriye halk ayaklanması da ‘tarihin sonu’ tezinin de ‘medeniyetler çatışması’ tezinin de tarihin çöplüğüne atıldığını gösterdi.

Uluslararası eko-politik güç odakları bir araya gelseler bile hiçbiri tek başına arzu ettiği dönüşümü gerçekleştirebilecek bir sihire sahip değil artık, en fazla içinde olarak daha fazla menfaat sağlayabilirler.

Suriye, yeni bir dünyaya merhaba denildiğinin en önemli mihengi olarak tarihteki yerini alırken bunun bedellerini bu kadar ağır ödemek zorunda mı?

I.ve II. Dünya savaşları sonrası panoramasında zirvesini yaşayan Westfalen (1648) dünya sistemi yerini halkların daha fazla “öncelik” aldığı yeni bir düzene terk etmek zorunda.

Bu süreçte, devlet ve devletlerarası hukuk eksenli paradigma, halklar ve halklar arası hukuk literatürüne doğru yol alıyor.

Olan biteni Batı değerleri çerçevesi etrafında, özgür dünyanın galip gelmesi olarak açıklayan Batılılar bu iddianın gerçek olmasını çok isterlerdi. Ancak tarihin akışını hiçbir imparatorluk durduramadı ki onlar da engelleyebilsinler.

Onları bir sürprizin daha beklediğini, bahsi geçen yeni değişim tarzının ve dönüşüm biçiminin kendi kapılarına dayanacağı ve kendi bünyeleri içinde benzer alt üst oluşların yaşanacağını Batılı aydınlar da hançerelerini patlatırcasına anlatmaya çalışıyorlar.

Garip ve üzücü olan, her şeyin Müslüman topluluklarının gözleri önünde gerçekleşmesine rağmen Sünnetullah diye bir şeyin varlığını unutacak kadar komplo teorisi bağımlılarının var olması.

Her an yaratması devam eden Allah’a da bir inisiyatif alanı vermek iyi olmaz mı?

1990 yılında Şam`da geçirdiğimiz dokuz ayın ardından Suriye’deki halkın imkânsız görünen bir korkuyu nasıl aştığını hala düşünüp dururuz.

Suriye`de kısa süreli seyahat için gidenlerden bile hiç kimse bir isyanın oluşabileceğini ve buna cesaret edilemeyeceğini bilirdi.

Çünkü Suriye halkı, Suriye’deki iki kişiden birinin Muhaberat denilen Suriye istihbaratından olduğuna inandırılmıştı. Öyle ki insanlar ‘gölgelerinden korkarlardı.’

Rejimin eline geçen her kimse sorgusuz sualsiz bir daha kendisinden haber alınamayacak noktaya gelirdi.

Dera’da duvara slogan yazan bir grup gencin ve çocuğun tırnaklarını söken ve bazılarına da tecavüz eden faşist rejim bu kez de toplumun tamamen sineceğinden son derece emindi.

Ancak öyle olmadı.

Bu olay sonrasından halka halka gelişen Suriye devrimini omuzlayan bu nedenle ‘gerçekten’ inanılması güç bir bedeli göğüsleyen, yaralanan, sakat kalan ve ölen Suriye halkının, üstüne bir de “Amerika uşağı” yaftası yediğini duyduğunu düşünün.

Ne hissetmişlerdir dersiniz?

Aynı sürecin sizlerin, bizlerin başına gelmeyeceğinin ya da bu yaklaşım tarzını bile isteye yapanların behemehâl benzer bir sınav içinde geçmeyeceklerinin garantisi yoktur.

Suriyeli olup da Esat rejimine karşı gelmek gerçek bir kahramanlık destanıdır.

Suriyeli gençler öldürüleceklerini, ailelerinin ve mahallelerinin yok edileceğini bildikleri halde Batılı güçlerin hangi vaatlerini ciddiye almış olabilirler?(!)

Hayatını, vatanının yaşam koşullarının daha iyi olması için feda edenlere ‘belki de gerçek tam da yaşandığı gibidir’ diyerek bir nebze saygı göstermek gerekmez mi?

Müslüman toplumları birbirine düşürecekler gibi güçlü bir iddia gündeme geldiğinden bugüne samimiyet testini geçemedi bizim için.

Arap baharını Batı emperyalizminin yeni bir oyununa bağlayan ve Suriye’deki olayları İran-Amerika eksenine indirgeyerek açıklayanları biz de bir suçlamaya tabi tutalım; sosyal olayların tevilindeki basiretsizlik!

‘Temkinlilik adı altında bir özgüvensizlik inşa etmek’ (B. Kurbanoğlu) izleyebildiğimiz kadarıyla dünyaya at gözlüğüyle siyah beyaz bir pencereden bakmaktan kurtulamayan sapkın ideolojik beyinlerin ya da kiralık kalemlerin refleksidir.

Ana prensibin şu olduğunu düşünüyoruz; kişi ve oluşumlar herhangi bir yapı tarafından finanse edilmiyor ve güçlerle çıkar ilişkisi içinde değillerse ebetteki gönül huzuruyla fikirlerini ve eleştirilerini gündeme getirirler, bu bir haktır.

Suriye devrimini savunmayı NATO’culuğa, Amerikancılığa bağlamayı sevenler kendilerini de bu nedenle Rusya ve Çin faşizmine ve istihbaratına bağlanacakları iddiasıyla karşı karşıya kalacaklarını kabul ederlerse sorun yok.

İran`ın Suriye konusunda dış politikasını eleştirmeyi politik bir uslüptan çıkararak dini, itikadi ve emperyalizmin güdümü şeklindeki bir doktrinasyonla özdeşleştirenler hak ihlali yaptıklarına önemsemezlerse, bu töhmetin yakın gelecekte bumerang olup kendilerine dönmesi olasıdır.

Bizler, büyük bir hesaplaşma için gün saydığımız ve topraklarımızdaki tüm fitne ve fesadın kaynağı olarak gördüğümüz Batılı devletlerin manipülasyonlarına ve kadim Pers geleneğini, jeopolitik kaygılarla İmam Humeyni ilkelerini ayakları altına alırcasına uygulayan devletçi Aryanist politikaya rağmen Suriye’deki devrim sürecini destekliyoruz.

İran devletiyle çıkar ilişkilerini maskelemek için en kutsal değerleri ve İslam Devrimi değerlerini öne çıkaranlara ‘toprağın altını da’ düşünmelerini ve kirli ilişkilerden bir an önce kurtulmalarını öneriyoruz.

Suriye halkına destek verenler, bu makul insani tavrın Kemalist Anayasa ile yönetilmeye devam eden Türkiye Cumhuriyeti devleti ile aynı paralelde algılanmasını da umursamamalılar. Yarın; hak, hukuk, adalet, özgürlük, iyilik, mustazaflardan ve ezilenlerden yana olma durumu bizi İran, Guetemela ya da Budist Burma devleti ile de aynı paralele getirebilir. İnsanoğlu kimsenin değil sadece Rabbin `Ademi` olduğunda dünyaya selamet, barış gelecektir.

Kaldı ki, Türkiye devleti gözlemlediğimiz kadarıyla Suriye konusunda doğru bir dış politika siyaseti icra etmektedir. Recep Tayyip Erdoğan’ın duygusallığını bilakis avantaj olarak değerlendirmek mümkündür.

Ancak görünen o ki, Türkiye Cumhuriyeti devleti Suriye örneğinde gösterdiği olumlu siyasetini kendi topraklarındaki hak talepleri bağlamında da uygulamak konusunda ayak sürmekte.

Bir asırlık Kemalist sistem aşağılık kompleksinin parçaladığı toplumu yeniden bir araya getirmek hususundaki yeni Türkiye yönetiminin tutukluluğu gözden kaçmamakta.

Kemalist düzen henüz değişmiş değil. Dönüşümler, Ak parti hükümetinin sadece bir önermesidir. Birçok değişimin anayasal güvencesi yoktur.

Özellikle Kürt meselesinde ve diğer açılımlarda “ toplumun ayranını kabartarak” umuda dair heyecan fırtınası yaratan ve sonra duran Ak parti hükümetinin Suriye’deki halk ayaklanması karşısındaki pozitif tutumu kendi iç çelişkilerini örtmeye yetmiyor. Luka (İncil) metinlerinde yer alan “niçin kardeşinin gözündeki çöpe bakarsın da kendi gözündeki merteği fark etmezsin” deyişi görüldüğü gibi evrensel bir mesajdır.

Türkiye Cumhuriyeti yeni düzeni, yol haritasını sağlıklı bir şekilde çizmek, ikiyüzlülük ve şizofreniden kurtulmak istiyorsa bunun, kendi bölünmüş toplumunu bir araya getirmekle mümkün olacağını unutmamalı.

Suriye halkı, milattan önce Asurlar, milattan sonra Hunlar sürpriziyle rahat bir nefes aldı.

Kesişim alanına sıkışmış bu yeni dönemde Suriye halkı, acaba hangi sürpriz nedenle rahat yüzü görecek?

Bereketli Hilal’in asıl sahipleri, bölge yönetimlerini kendileri belirleyinceye kadar bu topraklarda zulüm düzenleri egemenliklerini sürdürmeye devam edecek.

omeraltass@gmail.com

Haber10

———————————-
Ömer Altaş
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI