Süreç ve Aleviler

0
133

Aleviler kimdir, siyasi tercihleri nasıl şekilleniyor, ne talep ediyorlar? CHP ve Sol’un aleviler için anlamı nedir? Çözüm sürecine nasıl bakıyorlar? Cafer Solgun ile dev röportaj…

Türkiye büyük bir değişim ve dönüşüm yaşıyor. Bu değişim toplumun farklı kesimlerinde siyasal, etnik, dini, mezhebi ve sınıfsal yeni tartışmaları da birlikte getirdi. Bir çok tabu yeniden masaya yatırılıyor. Aleviler de coğrafyamızın önemli bir inanç topluluğu. Ulus devlet sürecinde mağdur edilmiş, istismara uğratılmış ve ötekileştirilmiş kesimlerin başında geliyor.

Önemli adımların atıldığı bu dönemde Alevi toplumunun siyasi, toplumsal, dini vs. bütün meselelerini ve Alevilerin süreç içindeki rolünü Alevi aydın yazar ve kanaat önderi Cafer Solgun ile konuştuk. Bu uzun söyleşimizde Yazarımız Cafer Solgun, CHP, Sol, Devlet, açılım, haklar ve Yeni Türkiye konularında çok çarpıcı tespit ve önerilerde bulundu.

Konuşan: Ömer Altaş-

-Demokratik Açılım süreci toplumun kapalı birçok sorununu gündeme taşıdı. Alevi toplumunun bu anlamda durumu nedir?

-Evet, içerisinden geçtiğimiz demokratikleşme süreciyle birlikte Türkiye’de konuşulmayan problemler günışığına çıktı. Bunlar çözülmesi bir yana konuşulması bile “yasak” sorunlar olduğu için, daha da ağırlaşarak günümüze kadar gelmiş sorunlar. Şüphesiz ilk önce Kürt sorunu akla geliyor. Kürt sorunu bugün Türkiye’nin en önemli sorunu haline gelmişse bunu sebebi inkâr siyasetidir. Malum, resmi ideoloji zihniyeti içerisinde Kürt diye bir şey yoktur. Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri Cumhuriyet kurulurken tanınmış olsaydı, bugün konuştuğumuz manada bir Kürt sorunumuz da olmayacaktı. Belki Kemalistlerin tercih ettikleri bir söylemle, sadece bazı bölgelerimizin geri kalmışlık problemleri söz konusu olacaktı.

Türkiye’nin bütün temel demokratikleşme sorunları için aynı şeyi rahatlıkla söyleyebilirim.

Türkiye’de dindar yurttaşlarımız her zaman irtica konseptlerinin konusu oldular. Dinini layıkıyla yaşama çabası içinde olan vatandaşlar gerici olmakla itham edildiler. Ve o yurttaşlarımızın ihtiyaçlarını beklentilerini ifade etmeleri için kurulan bütün partiler laikliğe karşı faaliyetlerin odağı gibi ciddi suçlamalarla kapatıldılar.

Peki, böyle oldu da ne oldu? Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi siz bu yasakçı yaklaşımla insanların inançlarını çeşitli biçimlerde damgalayarak tasfiye etme yoluna gittiniz diye insanların dindarlığında inancında bir şey mi eksildi? Tam tersine arttı.

Benzer bir durum Aleviler açısından da geçerlidir. Osmanlı dönemini bir kenara bırakırsak Aleviler yasaklı bir inanç grubu olarak bugüne kadar geldiler. Yani Alevi olmak düpedüz Türkiye’de yasaktı. Diğer bir deyişle ulu orta ifade edilmemesi gereken bir şeydi Alevi olmak. Dersimli olmak başlı başına çok sayıda ön yargının muhatabı olmanız anlamına geliyordu. Dersimli iseniz kafadan Alevi ve Solcusunuz demekti. “Makbul” olmayan, olağan şüpheli bir vatandaşsınız demekti.

Bu devlet nezdinde böyle olduğu için otomatik olarak toplum nezdinde de böyle oldu.

Peki, siz Alevileri yok saydınız, inancına saygı duymadınız, onları yok etmek istediniz, Aleviliği cehaletin son halkası olarak gördünüz ve buna yönelik baskıcı, yasakçı, hatta katliamcı uygulamalar içerisine girdiniz de ne oldu? Aleviler yok olmadı. Aleviler ve Alevilik baskıcı politikalara rağmen varlığını sürdürdü. Alevi açısından söyleyecek olursak baskıcı inkarcı yaklaşım meseleyi sadece daha da tanınmaz hale getirmiştir.

– “Alevi topluluğu” olgusu nedir? Türkiye sosyolojisindeki yerini biraz açar mısınız?

-Alevi toplumu Türkiye’nin toplumsal bütünlüğünün bir parçasıdır. Anadolu coğrafyasında Türkmen ve Kürt ağırlıklı olmak üzere çeşitli etnik kimlikler içerisinde var olan ve azınlıkta-bu tabiri kullanmayı çok da tercih etmesem de- kalan bir gruptur. Tabii Alevi meselesi Osmanlı’ya kadar geri giden Yavuz Sultan Selim’in halifelikle beraber Sünni İslam’ı bir resmi din haline getirmesiyle beraber başlayan acılı bir tarih içerisinde şekillenmiştir.

Açıkçası bugün Alevi toplumu içerisinde Alevilerin adına söz söylemek iddiasında olanların büyük çoğunluğu biraz da Kemalist bir hissiyatla Osmanlı zamanında gördükleri zulüm ve baskıya ve kırsal, sarp yerlerde yaşamak zorunda bırakılmalarına vurgu yaparlar. Ben ise Cumhuriyet dönemine vurgu yapıyorum. Çünkü Osmanlı dönemini geri getirip bir daha yaşama şansımız yok. Ama Cumhuriyet tarihi hala yaşamakta olduğumuz bir tarihtir.

Bu tarihi gidişatı değiştirme şansımız bugün var.

Bu açıdan bakıldığında Alevi toplumu Türkiye’nin toplumsal bütünlüğü içerisinde sadece Alevi inancına sahip olmakla ayırt edici bir özellik arz etmektedir. Onun dışında Türk olarak, Kürt olarak Arnavut olarak, Arap olarak Aleviler toplumsal bütünlüğümüzün olağan ve ayrılmaz bir parçasıdır. Örneğin Türkiye’nin varlığını tehdit eden bir gelişme olduğunda bir Alevi yurttaşın tavrı ve hissiyatı herhangi bir yurttaştan farklı olmaz.

Türkiye açısından hayırlı bir gelişme Alevi vatandaşı için de sevindirici bir gelişmedir. Olumsuz bir gelişme de, üzücüdür.Alevi olmaktan ileri gelen problemlere işaret ederken Alevilerin bu toplumsal bütünlük içerisinde başka bir yere oturdukları gibi bir düşünceye kapılmamak gerekir. Çünkü böyle bir şey yoktur.

-Alevi toplumunun coğrafyası ve rakamsal durumu hakkında neler söylersiniz?

 

-Anadolu coğrafyasının tamamında Alevilerin olduğunu söylemek gerekir. Ama bazı bölgelerde yoğunlaştıklarını görüyoruz. Daha çok kırsal kesimlerde. Anadolu’da, Batıda, Balıkesir’de, İzmir ve çevresinde, bir miktar Trakya’da, Orta Anadolu’da, Yozgat’ın kırsal kesiminde, Doğu’da Erzincan, Dersim, Malatya, Sivas, Maraş, Karadeniz’in alt kesimleri, Tokat ve Çorum’da varlar. Dersim dışında nüfus olarak herhangi bir yerde çoğunluğu oluşturan durumda değiller.

Alevilerin nüfusu ise maalesef bir spekülasyon konusudur. 15-20 milyon gibi tahmini bir rakam teleffuz edilebilir. Tahmin dememin tabii ki bir sebebi var. Biliyorsunuz Türkiye’de 5 senede bir nüfus sayımları yapılırdı. O nüfus sayımlarında insanların sosyal statülerine ilişkin çok detaylı sorular sorulurdu ama inançlarına yönelik sorular yoktu. O yüzden ne kadar Alevi olduğuna yönelik resmi bir rakam bulunmuyor. Fakat 1998 yılında dönemin MGK’nın siparişiyle yapılan yarım kalmış bir araştırma var. O araştırmanın sonuçlarında Türkiye’de 8-9 milyon Alevi’nin varlığından söz ediliyor. Ama bu tamamlanmamış ve ne kadar sağlıklı olunduğu tartışılır bir çalışma. Çünkü bu çalışma MGK genel sekreterliğinin talimatıyla ve tamamen istihbarat mantığı ile yapılmış.

Kendi bilgi ve gözlemlerime, yapılan sınırlı araştırmalara dayanarak Alevilerin nüfusunu 15-20 milyon olarak belirtmek mümkün diye düşünüyorum.

-Bu konuda yabancı kaynaklarda bir bilgi var mı?

-Yabancı kaynaklarda da telaffuz edilen rakamlar var ama onlar hiç sağlıklı değil. Bir yabancı istihbarat memurunun sınırlı bir süredeki gözlem ve araştırmalarına dayalı olarak ortaya koyduğu sonuçların pek sağlıklı olabileceğini düşünmüyorum…

-Sohbetimizin sağlıklı yürüyebilmesi için bütün olarak Alevi toplumunun bir ortak karar, ortak onay ya da ortak algısından bahsedebilir miyiz?

-Bazı konularda evet, ama genel olarak hayır… Biraz daha yakından baktığımız zaman Alevi toplumunun her konuda aynı duruşu esas alan, dünyaya aynı pencereden bakan, aynı tepkileri veren bir topluluk olduğunu söylemek mümkün değil. Maalesef bu konuda toplumda yanlış bir algı var. Aleviler şöyledir Aleviler böyledir diye çok toptancı yaklaşımlar görülüyor. Doğru değil.

Her toplumda olduğu gibi Aleviler içerisinde de akıllısı var, akılsızı var, sağcısı var, solcusu var, farklı siyasi düşünsel duygusal eğilimleri olanları var.

Fakat öne çıkan bir algı var, o da Alevi toplumunda bizzat derin devlet olarak adlandırdığımız yapının devreye soktuğu senaryoların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Mesela, “Sünniler iktidar olsa bizi kesecekler laiklik olduğu niçin biz varız” şeklinde bir düşünce Aleviler içerisinde yaygınlaştırılmıştır. Buradan hareketle de, Alevilerin sırtına “rejimin teminatı, laikliğin teminatı” türü misyonlar yüklemek istemişlerdir. Şimdi Aleviler açısından CHP’ye sarılmış olmanın temelinde biraz da bu durumun rolü var…

– Aleviler çok geniş bir yelpaze içindeler. Bazı açılardan bir bütün olarak ele almamak gerekir. Aleviler kendi hallerinde yaşarlarken toplumda bütün Alevileri aynı potaya koyan yaklaşım var. Bu kez tersinden Alevi toplumunda karşı bir refleks gelişiyor. Sunniler diye genellemeci indirgemeci bir yaklaşım doğal haliyle gelişiyor. Bu iki olgu nasıl pekiştirildi?

-Bunu doğru anlaşılması için kısa bir tarihçisine vermek lazım. Birincisi Alevi toplumu egemen sisteminin sözün en geniş anlamında ezdiği mazlum ve mağdur bir toplumdur. Bunu üstüne basa basa söylememin sebebi şu: Alevileri devletin gözünde makbul vatandaşlarmış zanneden Sünni kardeşlerimiz ve canlarımız da var. Böyle bir şey yok. Aleviler Cumhuriyet tarihinin her döneminde ezilen, kafasına vurulan bir toplum olmuşlardır.

– Bir devlet vatandaşına bunu neden yapar?

-Zaten temel sorunumuz bu. Bu devletinin kurucuları Türkiye Cumhuriyeti devletini bir ulus devlet olarak tasarlayıp hayata geçiren mimarlar Türkiye’nin bu yolda “çağdaşlaşması” için “muasır medeniyetler seviyesine” gelmesi için onların dini değer yargılarının etkisiz kılınması gerektiğine inanıyorlardı. Buna bağlı olarak kendi tarihinden kopması gerektiğine inanıyorlardı. Yine buna bağlı olarak bu coğrafyanın insanlarını “kendi yapan”, değer yargılarından, geleneklerinden, göreneklerinden ve giyim tarzlarından bile arındırmak gerektiğine inanıyorlardı.

-Bir toplumu inançlarından sıyırmak istiyorlar. Bir devlet bunu durup dururken yapmaz neden bunu yaptı sizce?

-Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllara hâkim olan veya o dönemde var olan dünya durumuna baktığımızda cevabını bulabileceğimiz bir soru. Ulus devletler var. Türkiye kendini gecikmiş bir ulus devlet olarak inşaa etti. Osmanlıda bu ulus devletlerden esinlenen bir sivil askeri bürokrasisi vardı.

-Burada esinlenme mi var yoksa dayatma mı?

-Dönemin şartlarının dayatmış olduğu söylenebilir. Aslında bu bir tartışma konusudur. Zaten etkilenen düşüncelerin kendisi Avrupa kaynaklı. Egemen bir dünya sisteminin etkisinden bahsediyoruz. Bu yönüyle yapaydır. Batıcı bir düşünce sisteminin etkisi altında askeri elit zümre yeni bir devlet imkanı kurma şansı ortaya çıktığında bu devleti etkilendiği düşüncelere uygun bir devlet olarak tasarladı.

Anadolu halklarının böyle bir talebi yok.

Anadolu hakları kendi tarihsel beraberlikler içerisinde neyin nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş bir deneyimin sahibiler. Bu boş bir laf değil. Milli mücadele sürecinin karargahı olan Meclis’te karşılığını bulmuş olan bir tesbit. Daha çok Kemalist reflekslerle olaya yaklaşan insanlar ” başka nasıl olacaktı?” sorusunu yöneltiyorlar.

Başka nasıl olacaktı sorusunun cevabı milli mücadele karargâhı olan millet meclisinin ta kendisidir. Orada ne bir etnik ne dini bir sorun var. Orada tüm Anadolu halklarını kapsayan bir irade var. Son derecede demokratik ve eşitlikçi bir yaklaşım var. O yaklaşımın hakim olduğu bir Cumhuriyet kurulabilirdi tabii ki. Ben burada br hayalden bahsetmiyorum. Ama o süreçte gücü ele geçiren ve özellikle de belirli bir tarihten sonra egemen güçlerin icazetini alan yapı, kendi anladığı çağdaşlaşma projesinin ancak böyle bir ulus devlet eliyle olabileceğine inandı. Elinde de bir devlet gücünü tuttukları ve bu güce de çok güven duydukları için bu toplumu kendi kafalarında tasarladıkları toplum haline getirebileceklerini düşündüler.

-Hangi dönemi kastediyorsunuz burada?

-Ben Cumhuriyet tarihini iyi irdelediğimi söyleyebilirim.

Tarih söyleyeyim, 1922 Mudanya mütarekesi. 1922’den itibaren dönemin İngiliz emperyalizmiyle kurulmuş olan ilişki artık dönemin egemen güçlerinin saltanat hükümetiyle ilişkilerini kesip Ankara hükümetiyle temas kurmaları Ankara hükümetinin de zaten buna açık olması nedeniyle yeni bir dönüm noktasıdır. Dönemin emperyalist güçleriyle girişilen mücadele dikkat ederseniz Maraş’ta, Urfa’da ve Antep’tedir. Ege’deki mücadele Yunanistan’ın işgaline karşıdır. Ve İngiltere Yunanistan’a belirli bir tarihten sonra desteğini çektiği için Yunanlılar geri püskürtülmüştür. 1922 Mütarekesi ile Ankara hükümetini tanımışlardır. Ankara Hükümeti de buna dünden razıdır.

Yani bu kurmay heyet sonradan Kemalist ve Atatürkçü kesilenlerin iddia etiği gibi bağımsızlığa her şeyden önem veren bir yaklaşım içerisinde değillerdi.

Bu yüzden 1922’den itibaren farklı bir tarihi süreç içerisine girilmiştir. Ve o süreç dönemin egemenlerine karşı olmaktan çıkıp onların icazet verdiği bir doğrultuda gelişen bir süreçtir.

 

Diğer bir tarih de 1923 İzmir İktisat Kongresi. Orada cumhuriyet hükümeti siyaseten ve özellikle de iktisaden emperyalist kapitalist dünya ile uyumlu bir yapı oluşturmak kararlılığında olduğunu deklare etmiştir. Burada halk adına verilen kararlar var. Türk etnik temeline dayalı bir ulus devlet kararı uygulamaya sokulmaya başlanmıştır. 1924 yılında kabul edilen yeni anayasa da bu sürecin belgesidir. Bu anayasanın kabulüyle 1921 Teşkilat-ı Esasi Kanunu ortadan kaldırılmış, Türkiye gerçeklerini kapsayan, kucaklayan değil, o gerçeklerle kavga eden bir anlayış devlete egemen kılınmıştır.

Onun öncesinde Türkiye’nin bugün konuştuğumuz temelde bir Kürt sorunu yoktur. Onun öncesinde bir irtica sorunu yoktur. Hatta bugün konuştuğumuz mana da bir Alevi sorunu da yoktur. Yeniçeri ocağının lağv edilmesi ve aynı tarihte Alevi Bektaşi tekke ve dergâhlarının kapatılmasına rağmen sistem nezdinde yarı kabul gören bir özelliğe sahip idiler. Fakat Cumhuriyetle beraber Alevilik yasaklanıyor. Bir inanç yasaklanıyor.

Bu yasağın kanunu da var, o da, tekke ve zaviyeler kanununun ta kendisidir. O kanunla beraber camiiler kapatılmıyor. Hacı Bektaş dergâhı dâhil olmak üzere bütün Alevi tekke ve dergâhları kapatılıyor. Yani Osmanlı döneminde olan yapı Cumhuriyet döneminde kapatılıyor.

İkincisi Aleviliğin kendini sürdürmesi açısında hayati önem ifade eden dini sıfatlar ve payeler yasaklanıyor. Şimdi burada herhangi bir Aleviye soracak olsanız, size Aleviliğin dede-talip ilişkisi içerisinde yaşayabilen bir inanç olduğunu söyleyecektir. Dolayısıyla Dedeliğin, Seyitliğin, Pirliğin yasak olması Aleviliğin yasaklanmasından başka bir şey değildir.

-Şimdi Türkiye Cumhuriyeti dış dünyayla savaşında yenildikten sonra kendi içine döndü bu kez, kestirmeden gidecek olursam kendi halkına karşı savaştı. Şimdi demokratik açılımla toplumuyla barışmaya çalışıyor tekrar. Alevi toplumu ile teknik ifadeyle Sünni toplumunun zihnindeki olumsuz algıları pekiştiren, toplumun mozaiğini bozan serüvene dönüş yapalım tekrar, önemli bir nokta çünkü.

-Aleviler açısından var olan hâkim algının nasıl yapay olduğunu ve Alevilerin bu olmadığını hatırlatacağım.

Şimdi Aleviler açısından 1920-30 yıllar karanlık bir dönemdir.

Destek verdikleri Cumhuriyet kendileri için hayal kırıklığı olmuştur. 1946 seçimlerini saymazsak ilk serbest seçimlerde Aleviler neredeyse blok olarak Demokrat Parti’yi desteklemişlerdir. Bunnu devlet arşivlerindeki bilgilere bakarak da teyit edebilirsininiz. Bunun tek bir nedeni vardır. O da tek parti zulmünden kurtulmak. Yani Aleviler başından beri bu rejimin muhafızı gibi bir olay yok. Aleviler bu sistemin mağdurudurlar. Aleviler 1960’lı yılların sonlarından itibaren, bu kez sol gruplara destek vermişlerdir, bırakın statükoyu korumayı, statükoyu devirmek isteyen yapılara yani. Alevilerin CHP ile temas kurdukları dönem CHP’nin Ecevit’le beraber “ortanın solu” söylemiyle kamuoyunun karşısına çıkmasıyla beraberdir. Ancak bu CHP’ye Aleviler ilgi duymaya, destek vermeye başlamışlardır. Yani rejim elden gitti gidiyor CHP’sine değil. 12 Eylül’de de yine en çok işkence gören Alevilerdir.

Alevilerin deyim yerindeyse “kimyasını bozan” gelişmeler, 90 yıllardan itibaren ortaya çıkmıştır. 90’lı yıllarda derin devlet senaryolarını hazırlayan güçler “irticayı” Türkiye için “öncelikli tehdit ve tehlike” olarak tespit ettikleri zaman, bu “tehdit” konseptinin bir gereği olarak Türkiye’yi bir “laik-anti laik” kutuplaşmasının cenderesi içine sokmak istediler. Bunu yaparken laikliğe karşı gördükleri ve kendi siyasi partilerine de kitlesel olarak destek veren yurttaşlar oluyor tehlike ve tehdit kaynağı. Buna karşılık laikçiliğin de bir kitleye ihtiyacı vardı. İşte bu laikçi kitle olarak Aleviler seçildi.

Aleviler oldu demiyorum Aleviler seçildi diyorum.

Alevilerin bu rolü oynamaya en yatkın kesim olduklarına hükmedildi. Bunun nedeni yakın tarihi acı olaylarla dolu olan ve kendilerini çevreleyen Sünni çoğunluğa karşı tedirginlik hisseden bir durumda olmaları idi. Yani Alevilerin tedirginliğini istismar etmek kolaydı. “Bunlar iktidara gelirse sizi kesecek” propagandasıyla bu tedirginliği istismar etmek kolaydı. Bu tedirginliği Cumhuriyet mitinglerine çekmek kolaydı ve bunu yaptılar. Örneğin 28 Şubat sürecinde ilk defa Aleviler şöyle bir duyguya kapıldılar. Yani hep ordunun sopasını yemiş olan Alevileri içten içe “biraz da onların canı acısın” diye düşünen bir toplum haline getirdiler. Alevilik bu değildir oysa. Alevilerin inancında başkasının acısına sevinmek yoktur.

Alevilerin kimyasını bozdular dememin sebebi budur.

Ve bunun yanı sıra Alevilerden “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganını en yüksek şekilde bağırması istendi. Bu nasıl ilginç ve olmayacak bir durumdur? Bu sistem Alevileri tanımıyor bile!

Şimdi bu kısa tarihi hatırlatmayı yapmamın nedeni, Aleviler için “hep böyle idiler” algısının yanlışlığını ortaya koymak.

Alevilerin kendileri olmaları kendilerine dışarıdan empoze edilmiş rollerden arınmaları Türkiye’nin geleceği açısından hayırlı bir durumdur.

-Sebepsiz yere üretilen, abartılan, manipüle edilen algılarla ve önyargılarla mozaik toplulukları nasıl da ayrıştırdılar, ötekileştirme mantığını etkinleştirdiler!

-Bu bahsettiğiniz önyargılar Sünnilerin de Alevilerin de kendi doğal mecrası içerisinde ortaya çıkardıkları önyargılar değil siyaseten dışarıdan empoze edilmiş algılardır tabii ki. Yoksa olağan akışı içerisinde hiçbir Alevinin hiçbir Sünniyle sorunu yoktur, hiçbir Sünninin hiçbir Aleviyle bir sorunu yoktur, olmaması gerekir. Bin yıldır beraber yaşıyoruz, peki, kim Alevi-Sünni çatışması çıkarmak istedi? Aleviler mi Sünniler mi is