Sömürgecilik, Kunta Kinte, Gambiya ve Alex Haley Camii

0
654

1980’li yılların başında TRT’de yayınlanan Kökler isimli bir dizi vardı. Dizideki baş kahraman, Kunta Kinte isminde 1760’lı yıllarda ülkesinden zorla koparılıp Gambiya’dan ABD’ye götürülerek köle yapılan Müslüman, siyah bir Afrikalı’ydı. O dönemde sadece bu bölgeden yaklaşık 3 milyon kişi zorla,  doğup büyüdükleri topraklardan koparılıp  köle olarak Amerika kıtasına götürülmüştü.

Kökler dizisi, Alex Haley’in (1921-1992) aynı adlı romanından (1976 – Roots: The Saga of an American Family) beyaz perdeye aktarılmıştı. Televizyonda gösterildiği yıllarda büyük beğeniyle izlenmişti.

Kölecilik düzeniyle ilgili hemen hiçbir şey bilmeyen bizler, Kökler dizisiyle Amerika kıtasında yaklaşık 300 yıl devam eden bir köle ticaretini ve bir insanlık dramının olduğunu öğrenmiştik.

Beyaz adam, önce yeni keşfettiği Amerika kıtasındaki zenginliğe sahip olmak için yerlileri hunharca katledip yerlilerin besin kaynaklarını yok etme girişiminde bulunmuş, besin kaynaklarından olan buffalo gibi hayvanları da yerli halk yemesin diye  soyunu tüketmekten geri kalmamıştı.

Kuzey Amerika’daki Kızıl Derililer, Orta Amerika’daki Aztekler ve Mayalar ile Güney Amerika’ya dağılmış bir çok yerli kabilenin yanında Peru’daki İnkalar, bir yandan katliamlarla ortadan kaldırılmaya çalışılırken diğer yandan Avrupa’dan getirilen çiçek ve kızamık hastalıklarıyla nüfusları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.

Bir yandan yerli halkı yok eden beyaz adam diğer yandan uçsuz bucaksız geniş Amerika topraklarını ekip biçecek  insana ihtiyaç duydu.

Son Endülüs Devletinin de ortadan kalkmasıyla ilk olarak Portekizliler sonra da İspanyollar gibi deniz imparatorlukları ortaya çıktı.

 

Bu deniz imparatorlukları artık uzun mesafe yolculuk yapan gemileriyle baharat kaynağına ulaşıp baharat ticaretine hakim olmak için çıktıkları yolda önce kıyı Afrikasını sömürmeye başladılar. Doğu Afrika kıyılarında ve Hint Okyanusu’nda Osmanlı İmparatorluğu’yla bölgeye hakim olma mücadelesi veren Portekiz Deniz İmparatorluğu, aralarında meşhur denizciler Piri Reis ve Seydi Ali Reis’in  de bulunduğu Osmanlı deniz gücüyle baş etmeye çalışacaktı. Osmanlı deniz gücü de hem Doğu Afrika’da kıyılarında hem de Akdeniz’de Portekizliler ve haçlı donanmasıyla uzun yıllar kahramanca mücadele etmişti.

Portekiz ve İspanyol deniz imparatorluğu’na sömürgecilik konusunda daha sonra İngiltere ve Hollanda  deniz imparatorluğu ile Fransa ve son olarak da 1871’de birliğini tamamlayan gecikmiş sömürgeci Almanya eşlik etmiştir.

 

İlk kez, Baharat Yolu’nun keşfinden yaklaşık 50 yıl önce 1441 yılında köle ticaretine başlayan Portekiz, günümüz Gana bölgesinde madencilik sanayinde kullanılmak üzere köle ticareti yapmıştı. 1470’lerden 1620’lere kadar bu bölgede Afrikalı köle tüccarlarına köle tedarik ederek aracı rolü de üstlenen Portekiz, köleleri Benin, Köle Nehri, Arguin, Grain Kıyısı, Kongo ve Angola’dan getiriyordu. Kaynaklara göre Portekiz, 1500–1535 yılları arasında 10.000 civarı köle satışı gerçekleştirmiş. Beyaz adam, Afrika’ya vardığında  oradaki insanları alınıp satılacak ve toprak işlerinde kullanılacak bir mal gibi görmüştür. Beyaz adam,  zorla insanları gemilere doldurup 5 bin km’lik bir yolculuğa çıkarmış, zor şartlar altında tıka basa insan dolu gemilerde, bu kara Afrika’nın mazlum insanları, aç ve bitkin vaziyette ve en az yarısı ölmüş halde Amerika kıtasına götürülmüştür. Köleler toplandıkları merkezlerden Amerika kıtasına insanlık dışı koşullarda götürülürdü. Literatürde bu safhaya “middle passage”, “orta geçit” ismi verilmiştir. Toplanan köleler nakliyeyi yapacak şirket tarafından satın alındığında göğüslerine bu şirketin ayırt edici markası kızgın bir demirle dağlanırdı. Yola çıkılacağı gün bol şekilde yemek verilirdi ve bu onların Afrika’ya veda edeceklerinin işaretiydi. Doyurulduktan sonra ayak bileklerinden ikişer ikişer zincirlenmiş şekilde gemilere götürülürlerdi. Götürüldükleri bu yeni kıtada devasa tarım arazilerinde ve maden ocaklarında zor şartlar altında çalıştırılmış, uzun zaman kendi özgürlük belgelerini hazırlamasınlar diye  okuma yazma öğrenmelerine dahi engel olunmuştur.

Bir yandan Afrika’yı sömürgeleştirip bütün zenginliğini kendi ülkelerine aktaran diğer yandan Afrika halkını batıya taşıyıp geniş plantasyon alanlarında köle olarak çalıştıran beyaz adam, diğer yandan da Afrika insanını etnolojik bir sergi unsur olarak müze olarak kullandığı bahçelerde sergilemiştir.

Bu bahçelere 19. Yüzyılın sonundan 20. Yüzyılın ortalarına kadar Avrupa başkentlerinde sıkça rastlanmaktaydı.

Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik sloganıyla yola çıkan Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılını kutlayan 1889 tarihli Paris Evrensel Sergisi’nde 400 Afrikalının sergilendiği bir ’Zenci Köyü’ vardı.

Hamburg, Londra, Brüksel, Şikago, Cenevre, ve Barselona’daki sergilerde Senegalliler, Nubianlar, Dahomenler, Mısırlılar, Laplanderler, Amerindianlar, Koreliler, ve diğer milletlere mensup insanlar ‘egzotik halklar’ olarak ‘kendi doğal ortamlarında’ teşhir edilmekteydi. Beyaz adam bir çitin arkasında bunları izleyerek gerektiğinde besleyerek alicenaplığını sergiliyordu. Brüksel’de 1897 tarihli sergide bir levha, ziyaretçileri uyarıyordu: ‘Kongoluları beslemeyin. Yemekleri verildi’.

İnsaniyet bahçeleri, 19. Yüzyılda Avrupa’da dört ana unsuru bir araya getirmekteydi. Sömürgecilik, bilim, ırkçılık ve kamuoyu.

Sömürgeciliğin faziletlerine yönelik propaganda çalışmalarının bir parçası olan bu sergiler aynı zamanda etnoloji, antroploji ve biyoloji gibi bilim dalları, bu ‘geri halklar’ üzerinde gözlemler yapma imkanına kavuşuyor ve beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlamak için hummalı bir çalışma yapıyordu.

Bu utanç verici furya 20. yüzyılın üçüncü çeyreği gibi geç bir tarihe kadar devam etti.

1958’de Brüksel’de yapılan dünya fuarında yine bir Kongo köyü, insanat bahçesi formatında teşhir edildi.

Burada çekilen bir fotoğraf da yüzyılın utanç sembollerinden biri haline geldi.

Batılı kıyafetler giydirilmiş 5-6 yaşlarında Afrikalı siyahi küçük bir kız çocuğu ve ona yiyecek veren Avrupalı beyaz bir kadın.

Dönemin seyahatnameleri bize hem yeni kıtayı keşif sonrası Amerika kıtasında yerli halka yapılanları hem de Afrika’dan yeni kıtaya zorla götürülen Afrikalıların çektikleri acıları ve yaşadıklarıyla ilgili geniş bilgiler veriyor.

  1. yüzyıldan itibaren aydınlanma çağıyla birlikte dini kamusal alandan uzaklaştırıp seküler bir forma giren beyaz adamın ülkesi Avrupa, bir yandan Afrika insanını köleleştirip yeni kıtaya götürürken diğer yandan da Afrika’yı Hıristiyanlaştırma çabasını ihmal etmemiştir. Kenya’nın 1963’teki bağımsızlık sonrası kurucu devlet başkanı Jomo Kenyatta’nın meşhur sözü; ‘‘Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise beyazların olmuştu.’’ Bu söz, bize beyaz adamın siyah kıtayı sömürmek için elindeki bütün imkanları seferber ettğini gösteriyor.

Evet, Alex Haley, The Roots isimli bu romanı Malcolm X (Malik el-Şahbaz) ile tanışmasından sonra Malxom X’in teşvikleriyle köklerini bulmak için gittiği memleketi Gambiya’da yaptığı araştırmalardan sonra kaleme almıştı.

Alex Haley 1965’te de Malcolm X’in meşhur biyografisini de yazmıştı. O biyografi de, 1992’de Spike Lee’nin yönetmenliğinde, Denzel Washington’un iyi performans gösterdiği başrolünde beyaz perdeye aktarılmış ve Malcolm X adıyla yayınlanmıştı. Film, Türkiye’de gösterildiği yıllarda (İstanbul’da Feza sinemasında gösterilmişti) büyük beğeniyle izlenmiş ve Türkiye halkı Malcolm X’i tanıma fırsatı elde etmişti.

 

Yazar Alex Haley’in dedeleri de ABD’ye köle olarak getirilmiş ve sonraki kuşaklar hristiyan olarak yetiştirilmişti. Alex Haley de bir hristiyandı. Ama  Gambiya’ya gidip köklerini araştırdığında dedelerinin müslüman olduğunu görmüştü. Kendisi Hristiyan olduğu halde Gambiya’da köylerine yakın bir yerde bir camii yapımına büyük katkı sağlamış. Bütçe sorunundan dolayı Camii, uzun zaman süren inşaatı bitiğinde yöre halkı, camiiye Alex Haley Camii ismini vermişler.

6-7 kuşaktan ABD’li olan Alex Haley, köklerini unutmamış ve dedelerinin doğup büyüdüğü topraklara, camii yapımına büyük destek vererek katkıda bulunmuştu.

2008 yılında yaptığımız Gambiya seyahatinde Kunta Kinte’nin torunlarıyla tanışmış ve bu camii hikayesini onlardan dinlemiştik.

Batının hem sömürüp hem de sürekli ilkel, vahşi diye tanımladıkları bu kara kıtanın insanları bizi çok sıcakkanlı bir şekilde karşılamış ve az olan yiyeceklerini bizimle paylaşmaktan onur duymuşlardı.

Batı Afrika’da yer alan Gambiya, İngilizce konuşan bir halk. Zamanın da Büyük Britanya ve Fransa arasında su kaynakları ve ticari konumu nedeniyle paylaşılamamış bir bölge. 1763 Paris antlaşması sonrası Fransızlar, Gambiya’yı Britanya’ya bırakmış. Gambiya’nın hemen yanı başında Gambiya nehrinin ayırdığı Senegal de Fransızca konuşuyor. Bu iki devlet aslında aynı halk. 1980’li yılların başında Senegambiya konfederasyonu olarak birleşmişler ancak ne yazık ki 1989’da Senegal ve Gambiya olarak tekrar ikiye ayrılmış.

Gambiya’nın o zamanlar (2008) en büyük  endüstrilerinden biri, rahmetli Özal döneminde yapılan yardımla kurulan bir döküm atölyesiydi.

Gambiya, bir çok Afrika ülkesi gibi sadece zenginliği elinden alınmış ama hiç bir şekilde gelişmesine izin verilmemiş bir ülke.

Şimdi Afrika’da Batı’nın BRIC gibi yani Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin  gibi yeni ortakları var.

Çin, devasa nüfusunu besleyebilmek ve gelişen endüstrisine hammadde sağlayabilmek için Afrika’yı baştan başa imar etmeye talip.

 

Brezilya da sahra-altı ülkelere yaptığı devasa yatırımlarla dikkat çekiyor.

Her ne kadar THY’nin Afrika’da farklı ülkelere uçuşları artmış; Elçilik ve Konsolosluk düzeyinde de bir artış olmuşsa da Türkiye’nin 2000’li yıllarda yaptığı Afrika açılımı malesef istenen düzeyde değil. Daha önce Afrika ile yapılan kültürel ve ticari işbirliğinin Amerikan kültürü ve ticari çıkarlarını öne çıkaran Fetö yapılanmasının aslan payını alması ve istisnalar haricinde sadece insani yardımları başka STK’larla paylaşması Türkiye’nin Afrika açılımına ket vurmuştu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Fetö yapılanmasının ülke içinde ve yurt dışında kısmen tasfiye edilmesiyle kara kıtada yeni bir alan açıldı. Türkiye’nin yumuşak gücünü oluşturan TİKA, Kızılay, Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı, YTB ve Anadolu Ajansı’nın yanında bölgede faaliyet gösteren birçok STK, Fetö yapılanması sonrası bölgedeki faaliyetlerini yoğunlaştırmışsalar da bürokratik engeller, acemilik, idealist personelin eksikliği ve bölgeyi doğru okuyamama, insani yardım dışındaki çalışmaların yeni olması kıtada istenen performansın alınmasının önüne geçiyor.

Bu kurumların, Türkiye’nin 2023 ve 2071 hedefleri doğrultusunda azıcık idealizme ihtiyacı var. Biraz idealizm, biraz heyecan ve nitelikli bir  kadroyla kardeş Afrika kıtasında zayıflayan tarihi ve kültürel bağları güçlendirip  ticari, kültürel ve eğitim alanında istenen düzeyde işbirliği yapılabilir.

 

Ramazan Mut

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.