Soğuk Savaştan Küreselleşmeye: Bölge, Türkiye Ve Kürt Meselesi’ nin Yeni Anlamı – (Mehmet Aytekin)

0
178

Soğuk savaş sonrası küreselleşme olarak isimlendirilen yeni dönemin en belirgin kilometre taşlarını 11 Eylül, Arap Baharı ve Norveç saldırıları oluşturdu.

Soğuk savaş sonrası küreselleşme olarak isimlendirilen yeni dönemin en belirgin kilometre taşlarını 11 Eylül, Arap Baharı ve Norveç saldırıları oluşturdu. Biten bir –soğuk- savaşın ardından oluşma evresinde olan yeni düzenin nereye evrildiği ve evrileceği ile ilgili analizler bu büyük olaylar ile birlikte ele alınmalı. Kürt meselesi de bu değişimi dikkate alan bir şekilde ele alınmak durumundadır. Onlarca yıllık tarihi olan ve evrilerek bugünlere gelmiş bulunan bu sorunu, uzun tarihi içerisindeki belirli bir noktada dondurarak açıklama çabasına girmek, konuyu anlamamak ile eş anlamlıdır. Çünkü değişimi dikkate almayan ve dolayısı ile sosyal meselelere süreç mantığı içerisinde yaklaşmayan her analiz, olanı anlamaktan çok, bir pozisyonu savunmak için geliştirilen ve özünde bilimsel bir analizden ziyade siyasal bir propaganda olan söylemlerdir.

Süreç mantığı çerçevesinde yaklaşmanın zorunluluğu ile birlikte bir diğer önemli nokta ise konumlandırma meselesidir. Ennihayetinde Kürt meselesi, Türkiye Devleti’nin kendini konumlandırması ile oluşmuştur. Kendisini Kürt olarak tanımlamış insanların, devletin politikalarından rahatsızlıkları sebebiyle varolmuş bir sorundur. Dolayısı ile devletin kendisini konumlandırmasındaki değişimden de doğrudan etkilenmektedir. Bu sebeple, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki: Ak Parti’nin hükümete gelmesi ile başlayan yeni süreç, Türkiye’deki devletin konumlanması kadar, Kürt meselesi için de bir dönüm noktasıdır. Her ne kadar PKK’nın liderinin yakalanıp hapse atılması geçici bir dönem için çok etkili de olsa , PKK’dan daha geniş bir daireyi oluşturan ve PKK’yı da var eden Kürt meselesi için süreç içerisindeki en büyük kırılma noktası Ak Parti’nin seçilmesidir. Bunda Ak Parti’nin sistemin dışından bir parti olması, ırkçılığı dışlayan İslamcı bir geçmişten geliyor oluşu ve iktidar yılları boyunca demokratikleşme konusundaki çabası ve ideolojik bir partiden ziyade hizmet öncelikli bir politika izliyor oluşu en temel nedenlerdir.

Bugünlerde sıkça sorulan ya da öyle olduğu düşünülen bir husus var: Seçim öncesi dönemden başlayarak gün geçtikçe artan şiddet, yeniden doksanlı yıllara dönüş anlamına mı geliyor? Aslında, bu tespit/soru, süreç yerine sabit resimler üzerinden yapılan çok aceleci bir yargı. Şiddetin artmasından başka, ne Türkiye doksanların Türkiyesi ve buna bağlı olarak ne de Kürt meselesi ve PKK doksanların aynısı. Şiddet bile o yıllardan farklı olarak, Ordu-PKK arasındaki bir mesele degil. MİT-PKK görüşmelerinin medyaya sızması ile iyice ortaya çıkan olgu, kendisini şiddetin dışında ifade edemeyecek kadar zemini altından kaymış bir PKK’nın varlığıdır. Türkiye’ de devletin konumlanışının değişmesi, zorunlu olarak kürt meselesinin zeminini de değiştirmekte. Devletin kendisine ve ötekine dair ulusalcı bakışı ve bunu güçle kabul ettirme çabalarının yerine, kendisi ve ötekiyle barışık bir kimlik inşa çabasına girişi, Kürt meselesinin de kendisinin varlık sebebini açıklayabileceği zeminin değiştiğine işaret etmektedir. Daha önceleri Kürt meselesi ve PKK ne kadar birbirine yakın durumdaysalar bugün zeminin değişmesi ile, PKK’nın halihazırdaki yapısını koruyarak devamını zorladığı müddetçe, bu ikili o oranda ayrışmaya mecburdur. Sürecin ana mantığı çercevesinde devlet, kendisi ve ötekilerle barışmaya devam ettiği müddetçe, kürt meselesi ve PKK o derecede ayrışmak durumunda kalacaktır. Dönemsel olarak şiddetin artırılması, süreci tersine çevirmeyeceği gibi, Kürtler adına konuşma yetkisini de PKK’dan uzaklaştıracaktır. Aslında son yaşananlar, PKK’nın, artık Türkiye’nin bir sorunu olmaktan ziyade bölgesel bir soruna doğru evrildiğini de göstermektedir. Ufkunu PKK ile sınırlayan BDP de bu süreç boyunca, Türkiye partisi olma şansını kaybetmektedir.

Bölgesel güç gösterisinin zirvesinde olan PKK ve tamamen bölgesel politika geliştiren BDP’nin bölgede yoğunluk kazanan çabaları, kendileri tarafından, duygusal kopuş olarak isimlendirilmekte. Aslında tehdit içeren ve kendisini kurtarıcı olarak dikte eden bu ifadeyle duygusal kopuşun, bölgede yaşanan sürecin ana rengi olduğu vurgulanmaktadır. Gerçekten bölge bir duygusal kopuş mu yaşamakta? Peki o zaman neden seçimlere şiddet ortamı içerisinde girme ihtiyacı hissedildi? Ak Parti nasıl hala bölgede temel bir aktör? Duygusal olarak kopan bir bölgede, devletle görüşmeleri kesip şiddete başvurmak neden gerekli oluyor? Görüşmeyi kesip şiddete başlamanın açıklaması olarak kullanılan, devletin PKK’yı bitirmek için vakit kazandığı tezi ile duygusal kopma ters orantılı değil mi? Duygusal kopuş varsa, devlet açısından bunun vakit kaybetmek anlamına gelmesi ve tam tersine PKK adına vakit kazanmak anlamına gelmesi gerekmez mi? Toplumla ilişkiyi şiddetin dışında kuramadığının açık bir ifadesi olan bu durum, bölgedeki kopuşun devletten mi yoksa PKK’dan mı olduğunu akıllara getirmiyor mu? Görüşmeleri kesip şiddete başlamak, bu durumu zımnen içermiyor mu?

SOĞUK SAVAŞIN BİTTİĞİNİ DEVLET ANLADI, YA PKK?

Aslında PKK gerçek bir sorunun ürettiği ve soğuk savaş mantığı içerisinde kendini konumlandırmiş bir örgüt. Bu mantık üzerinden hem Kürtler’le hem Türkler’le hem de devletle bir ilişki ve iletişim modeli inşa etmişti. Soğuk savaşın, ülkeleri ve bireyleri kamplara bölen, bendensin ya da ondansın anlayışının hakim olduğu, hayatın gri tonlarının eriyip siyah ve beyaza döndüğü yapısında , hem bireysellik yerine örgütlülüğün ön plana çıkarılması açıklanabilir hem de paradigma bunu kaldırırdı. Soğuk savaşın bittiğini ilk anlayan ve bunu siyasetinde bir çıkış noktası yapan devlet, belki de, Türkiye oldu. Komşularla sıfır sorun olarak ifade edilen yeni ilişki modeli , soğuk savaşın kanat ülkesi olmak yerine merkez ülke şeklinde ifade edilen yeni konumlanma ile mümkün oldu. Merkez ülke olarak isimlendirilen bu yeni konumlanma, yatay eksende coğrafi bir merkeziliği ki AFRO-AVRASYA ana kıtalarının merkezinde yer almayı, dikey eksende ise tarihi derinliği ki kadimden gelen tüm farklılıkları uyum içerisinde barındıran ve bu mirasa sahip çıkan bir anlayışı ve iddiayı dillendirmektedir. Türkiye ile ilişki içerisindeki diğer bölgesel devlet ve aktörler, soğuk savaşın bittiğini kavrama hususunda Türkiye kadar hızlı olamadıkları için, Türkiye’nin hareketlerini anlamlandırma konusunda sorun yaşadılar ve yaşamaktalar. Ermenistan ile yaşanan gelişmeleri siyasal bir manevra gibi anlayan, Suriye-İsrail görüşmelerinde arabuluculuk yapmayı rol kapma olarak tanımlayan, İran’ın nükleer programı ve ambargo konusunda ilkeli davranmayı İslamcı dayanışması olarak algılayan bu genel yorum ve kanaatler, sürecin geçiş dönemi olduğuna ve kafaların karışık olduğuna en güzel örneklerdir. Sürdürülebilir bir şekilde, içeride ve dışarıda farklılıklarla barışmak ve problemleri diplomasi yoluyla çözmek, Türkiye’nin merkez ülke gibi davranabilmesi oranında mümkün olacaktır. Tabii olarak bu doğal davranışın imkanı
nı da, başta ülkeyi yöneten aydın ve siyasetçiler olmak üzere tüm halkın kapasitesi belirleyecektir. Bölgeyle ve kendimizle ilgili bu yeni konumlanışın en büyük engeli, bölgede ve ülkede, soğuk savaşa göre kendini konumlandırmış ve bu konumlanışın üzerinden güç devşiren aktörler oluşturmaktadır. Bölgenin, uluslararası sistem açısından iki bloğunu oluşturan İsrail ve İran-Suriye-Hizbullah ittifakı, bölgenin gerçekten demokratikleşmesini ve halklarin iktidarları kesin biçimde belirlemesi ile oluşacak bölgesel bütünleşme ve barışı, kendi alışılagelmiş (ayrışmak, ötekileştirmek yolu ile) güç üretme imkanları açısından tehlikeli görmekteler. Bu sebeple İran, Mısır’daki halk ayaklanmasını selamlarken Suriye’dekini fitne ve fesat olarak algılıyor. Tek başına bu örnek bile, yeni dönemin mantığını kavrayamadığını ve hala soğuk savaşta olduğu gibi, kime yaradığı üzerinden yaklaşan bir mantıkla politika üretebileceğini düşündüklerini göstermek için yeterlidir. Aynı şekilde İsrail, soğuk savaş mantığında kazanmış olduğu ayrıcalıklı konumunu kaybetmemek ve normalleşmemek için, Türkiye gibi önemli bir müttefiğini kaybetmeyi göze alabilmekte ve Yunanistan ve Rum kesimi ile ittifaklar sağlayarak bölgede yeni bir soğuk savaş denklemi inşa etmeye çabalamaktadır.

Türkiye’de devleti yönetenler, Ermeniler’le normalleşme, Kıbrıs’ta sorunu kesin bir şekilde bitirme ve bölgedeki sorunların temelinde yatan İsrail-Arap sorununu hal yoluna sokma gibi adımları atarken bu yeni dönemin mantığını kavramış görünüyordu. Yine kendi kırmızı çizgilerini aşarak bölgesel Kürt yönetimleri ile doğrudan ilişki kurması da bunun en bariz örneğiydi. Tüm bu dondurulmuş problemlerin çözümü için giriştiği çabada Kürt meselesi gibi, azınlıklar meselesi gibi, Alevi meselesi gibi içeriye yönelik problemleri atlaması da beklenemezdi. Aslında içerideki açılımlarla dışarıdaki politikalar aynı konumlanışın yansımalarıdır. Zaten birbirinden bağımsız ve farklı ilkelere dayanan politikalarla bu denli etkinleşmek de mümkün olamazdı.

Yeni dönem, Türkiye’nin de kendi başına politika geliştirmesinin imkanını oluşturdu. Bu imkanın açtığı yolda, bölgede ve dünyada aktifleşti. Türkiye’nin ritmik dış politika olarak isimlendirilen aktifliği arttıkça, bölgede ilham alınan bir örneklik haline gelmesi de gerçekleşti. Çünkü bu aktiflik ile çağın ruhu örtüşüyor. Türkiye’nin temsil ettiği yeni konum algılandıkça, bölgede de etkisini artırdı. Bölgedeki iki bloktan birisine girmeyen ve durumu Türkiye’ye benzeyen Arap ülkeleri de sarsıcı bir dönüşüm sürecinin içerisine girdiler. Aslında Arap Baharı, bu yeni dönemin, olması gereken yeni konumlanmanın, Türkiye’deki gibi devlet eliyle yaşanamadığı için, halk eliyle yapıldığının diğer adıdır. Mesele şu ki: PKK bu yeni değişimi algılamamış gözüküyor. Çünkü sivilliğin, katılımın ve birlikteliğin güçlendiği bölgede, şiddeti tercih ederek, silahı, ayrışmayı ve katı bir hiyerarşinin devamlılığını dayatmak istemektedir. Ancak bu dayatma ne bölgeye ne de devletedir. Çağın ruhunadır. Bu yönüyle PKK’nın zaman direnci, Mısır Devleti’nin direncine benziyor. Aslında süreci uzatmaktan başka anlamı olmayan şiddet politikası, PKK ile halk arasını, Arap ülkelerinde yönetimlerle halk arasında olduğu gibi, açmakta. Yeni dönemin bölgedeki etkisi ayrılıkçı bir süreç yerine birleşmeci bir süreci dayatıyor. Dolayısı ile bu süreci tıkayan her aktör gibi PKK da bu haliyle devam edemez. Bir diğer konu da PKK, seçmiş olduğu şiddet yöntemi ile de Türkiye’nin karşısındaki bloğu desteklemiş oluyor. Bu haliyle PKK’nın, istese de istemese de, artık kendi başına bir anlamı olamaz. Türkiye’nin bölgede aktif olamadığı bir dönemde, Türkiye’nin iç problemi olarak görülen bu durum, Türkiye’nin aktifliği arttıkça, bölgesel ötekilerin yanında yer almış bir pozisyonu zorunlu kılıyor. Eğer bu ötekilik ısrarla seçilen bir durum oluşturursa ve Kürt halkı bu durumu aşamazsa, tarihteki Selçuklu ve Osmanlı’nın Batı’ya yönelik serüvenini arkadan durdurmak için problem oluşturan, Şiilik ve İran’ın oluşturmuş olduğu toplumsal bölünmeye benzer bir bölünmeye sebep olabilir. Kürt halkının herşeye rağmen, en kötü günlerde bile, bu ayrışmayı kabullenmediği gerçeğini ve sebeplerini anlayabilirsek, PKK’ nın sadece kendini ayrıştırmakla kalacağını da öngörebiliriz.

ROMANTİK LİBERALLER

Osmanlı’nın batılılaşma serüveni boyunca oluşan toplumsal kesimler, Batı’dakinin benzeri bir özelliği hiç taşımadılar. İlk olarak Said Halim Paşa’nın dile getirdiği, bizdeki sınıfsal yapı olmayışı sebebiyle, partileşme toplumda karşılık bulamaz tespiti, solcular ve liberaller için defalarca kendini gösterdi. İdris Küçükömer’in ifade ettiği gibi, sol söyleme sahip olanlarla işlevleri, sağ söyleme sahip olanlarla işlevleri birbiriyle uyuşmadı. Bizdeki solculuk, devletin ya da halkın seçkinlerinin çocukları tarafından, romantik bir öykünme ile varoldu. Sınıfsal durumları, seçkinci olduğundan, her kriz döneminde, kemalist-ulusalcı-askerci çizgilerini aşikar ettiler. Liberallerimiz de bu solculukla içiçe gelişen bir çizgide varoldular. Söylem olarak devletin sınırlandırılması ön planda olsa da, en nihayetinde statükonun dışına çıkamadıklarını defalarca gösterdiler. Bunun son örneğini Taraf Gazetesi üzerinden izlemek mümkün. Türkiye’deki askeri vesayete karşı inanılmaz bir mücadele örneği oluşturan bu gazete, Mavi Marmara ve İsrail’le girilen problemli dönemde, liberallerin, özgürlük öykünmelerinin bedel ödemeyi içermeyen bir yapısı olduğunu göstermiş oldu. Tam tersine, bu durum, düşünce dünyalarının, romantik bir şekilde, kendi ulusal sınırlarına kapanmış yapısını görünür kıldı. Türkiyede’ki askeri vesayetin bölgesel ifadesi olan İsrail ile girilen problemin rahatsızlık oluşturmasının, yukarıda bahsedilen, bizim geleneğimizdeki sınıfsal yapı eksikliği ile oluşmuş çarpık durumla ilgisi var. Tarihte sınırların serbestiliği üzerinden dillendirilen liberal düşüncenin bizde sınırları kutsayan bir halde varoluşu, liberal düşüncenin, bizde gerçekçi bir durum olmadığını ve öykünme ile edinildiğini de göstermiş oldu.

Liberallerin bir başka krizi de, son PKK eylemleri ile kendini gösterdi. Kürtler’e yapılan zulümler neticesinde oluşan Kürt hareketine, özgürlükçü söylemleri sebebiyle destek veren bu hareket, PKK’nın şiddeti tırmandıran yeni durumuna karşı, PKK’yı eleştirmek yerine, yeniden doksanlara dönmek gibi korku söylemi ve devlet ile PKK’ nın eşit şartlarda sorumlu olduğunu vazeden bir söylemi inşa ettiler. Aslında bu durum da, İsrail konusunda olduğu gibi, ulusalcı şablonlarının nüksetmesinden başka bir şey değil. Devletin PKK aracılığıyla Kürt meselesini bölgesel bir mesele olmaktan ulusal bir mesele olmaya evirdiği gibi, PKK’nın parantez dışına itildiği ve Kürt meselesi ile arasının açıldığı her durumdan rahatsız olmaktalar. Liberallikleri ulusalcılıkla karışık olduğundan, özgürlükçülükleri de statüko ile çevrelenmiş durumda. Bu haliyle de, tarihsel olarak, Batı’ daki muadilleri ile hiç b
ir ortak yapıya sahip değiller. Devletin ürettiği alanda varolan ancak devlete rağmen var olduklarını vehmeden romantik bir ruh halindeler.

TARİH TERSİNE AKAR MI?

Bir önceki yazım yayınlandığında henüz Arap Baharı denen gelişmeler yaşanmamıştı. Yeni bir dönemin başladığını ve bunun büyük acılarla engellenmeye çalışılsa bile mümkün olmadığını belirtmiştim. Zamanın ruhu diye bir kavramı kullanmak mümkünse eğer, bu ruh değişmişti. Yeni dönem, Kürt meselesinin çözümünü dayatmakla birlikte PKK’yı da işlevsizleştirmekte. İnsan öldürerek “ben varım” demek, sadece bu şekilde varolduğunu ispatlamaya çalısmak, bu söylediğimin en büyük delili. Yeni düzen, öykünerek varolan düşünce ve kesimlerin varlıklarını da yeniden sorgulamaya açacak. Her düşünce ve kesimde, söyledikleri sözlere ilkesel olarak bağlı olanlarla, konumlanışına bağlı olanların da arasını açacak. Tabii olarak, ciddi bir sorgulama geçirecek kesimlerden birisi de İslamcılık. İslamcılar da yeniden kendilerini inşa etme sorumluluğu ile yüzleşmek durumundalar. Tarihi muhalefet üzerine kurulu bu hareketin artık iktidar sorumluluğunu da hesaba katması gerek. Yukarıda bahsedilen merkez ülke gibi davranmanın imkanını, İslamcılar’ın kendilerini yeniden tanımlamaları ile orantılı düşünmek gerek.

Sonuç olarak, yeni bir dönem yadsınamaz bir şekilde kendini görünür kılmakta. Bu yeni dönemin ruhu-söylemi-zihniyeti-mantığı (her ne diyeceksek) hem bölgemiz için, hem ülkemiz için hem de Kürt meselesi için yeni zeminler inşa etmekte. Bu yeni zeminin farkına varan ve kendisini yeniden bu zemine göre konumlandıranlar devam edebilecek, yeni zeminin farkına varmayan ya da bunu beğenmediği için direnenler ise konumlarını kaybedecekler. Çünkü zemin değişince, merkez-çevre de değişir. Eski durulan yerde durarak konum aynen muhafaza edilemez. Bu sebeple, yeni dönemi anlamak, yorumlamak ve bu dönemin gereklilikleri istikametinde hareket edebilmek, varolabilmenin yegane yolu anlamına geliyor.

Haber10

———————————-
Mehmet Aytekin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI