Sıfır sorundan İran`ı İsrailleştirmeye – (Akif Emre)

0
89

Öncelikle şunu tespit etmemiz gerekiyor: İran ne İslamcıların ne de anti-emperyalizm adına destek verenlerin gözünde dokunulmazlığı olan kutsanmış bir ülke değildir.

Öncelikle şunu tespit etmemiz gerekiyor: İran ne İslamcıların ne de anti-emperyalizm adına destek verenlerin gözünde dokunulmazlığı olan kutsanmış bir ülke değildir. İran da tıpkı Türkiye gibi ulus-devlettir. Her ulus-devlet gibi İran da öncelikli olarak kendi çıkarlarını gözetir; resmi ideolojisine, dış politikası açısından sistem dışılığı ve kırmızıçizgilerine rağmen. Bölgedeki ülkeler gibi halkının Müslüman olması bir yana İran Ortadoğu`nun devlet geleneği olan üç büyük gücünden biri.

Türkiye Ortadoğu`daki üç büyük güçten -Mısır ve İran`la beraber- biri olarak bölgesel liderliğe oynayan ağırlığı ile ister istemez İran`la rekabet halindedir. Bu, son dönemde bölgede ortaya çıkan boşluğun bir sonucu değil; bilakis Osmanlı-İran rekabetinden devralınan bir ilişki biçimidir. İki büyük güç olarak bölgede etkinlik mücadelesi veren bu iki ülkede tarihlerinden devralınan bir kriz yönetme refleksi de gelişmiştir. Hem İran hem Türk tarafı, iplerin kopma noktasına geldiği durumlarda bile, geri adım atmasını bilmiş, geleneksel devlet refleksi ile çatışmayı önleyebilmiştir. Yoksa Kasr-ı Şirin Anlaşması`ndan bu yana, bölgede imparatorlukların yıkılıp haritaların değişmesiyle yaşanan altüst oluşlara, rejimlerin taban tabana zıt özelliklerine rağmen bu rekabet sürdürülemezdi.

Son dönemde halkı Müslüman ve Sünni, siyasal yapısı itibariyle Batı`yla stratejik ilişkileri olan, temel tercihini resmi olarak Batı`dan yana yapmış bir ülke olarak oynadığı rol Türkiye`yi ister istemez İran`la karşı karşıya getirdi. Türkiye`nin dünya sistemi içindeki yeri ve siyasal yapısı ile İran`ın geliştirdiği retorik ve dini karakteri potansiyel olarak gerilim çıkartmaya her zaman için müsaitti ve bu gerilimli rekabet ilk kez yaşanmıyor. Ne var ki gerek Türkiye`nin gerekse devrimden sonraki İran devletinin geleneksel refleksleri bu iki büyük gücün çatışmasını engelleyecek tarihi derinliğe sahip.

Türkiye`nin komşularıyla “sıfır sorun politikası” bu tarihi refleksin bölgesel ilişkilere yönelik bir dış politika argümanı olarak öne çıktı. Aslında bu, aynı zamanda iç politikadaki dengelerle de yakından alakalı idi. Dört tarafının düşmanlarla çevrili olduğu retoriğinin siyasal sistemde yansıması bir tür vesayetçiliğin korku ile meşrulaştırılması idi.

Bu çerçevede “sıfır sorun politikası”na karşı çıkanların önemli kısmının dillendirmedikleri hususun vesayetçiliğin önemli argümanlarından birinin ellerinden alınmış olması olduğu söylenebilir. Nitekim sıfır sorun politikasının ısrarla başarısız olduğu, bittiği tezlerini dillendiren çevrelerin ne yapmak istediklerini, iç politikadaki beklenti ve karşılıkları göz önüne almadan okumak zor.

Sıfır sorun politikası tek başına kurucu bir strateji olmasa da konjonktürel durumda bölgede muhtemel açılımlar için ara formüldü.

Sıfır sorun politikasının sorunlu yanları bir yana, bu politikanın ısrarla iflas ettiği söylemi ile “İran`ın şeytanlaştırılması stratejisi”nin atbaşı gitmesi Türkiye`nin bölgede nasıl bir role itilmek istendiğini düşünmemize yardımcı olabilir.

Türkiye ile İran`ın çatıştırılması için İran`ın İsrailleştirilmesi bile gerekebilir. Nitekim İran`la İsrail`in Türkiye konusunda nasıl elbirlik çalıştıkları söylemini, hem liberal kesimin hem de iktidar yanlısı muhafazakar (kimileri yaftalamak için İslamcı diyor!) kesimlerin mezhebi farklılığı öne çıkararak işlemesi her şeyden önce AKP`yi ve içine çekilmek istendiği stratejik vakum açısından Türkiye`yi yakından ilgilendirir.

İran-Türkiye çatışmasında İran`ın da malzeme vermediği söylenemez. Suriye ve son dönemde Irak konusunda stratejik kuşatılmışlığını pragmatistçe kendi nüfuz alanlarındaki yapıları kullanarak aşmaya çalışması, kısa vadede elini rahatlatır gibi olsa da sadece İran`ı değil beraberinde Türkiye`yi de içine alacak bir vakuma sürükleyebilir.

Bu stratejik vakuma Türkiye`yi itelemek isteyenlerin Suriye`de Şiilik-Sünnilik ayrışması üzerinden yürüttükleri propaganda savaşına İsrail`i de ekleyerek aslında yeni bir propaganda sayfası açmaları hayli manidar. Normal şartlarda İsrail`den yana olanlar, bu hususta İran`ı İsrailleştirerek zihinsel kırılmayı pekiştirmeye çalışıyorlar.

Orkestra şefliğini bölge dışı güçlerin yaptığı, liberallerle neo-ittihatçıların da katılacağı bu yeni argümana karşı hem İran`ın hem de Türkiye`nin kısa vadeli pragmatizmi aşan bir stratejik vizyonla hareket etmeleri beklenir. Aksi durumda İsrail`le paralel görüntü veren İran bölgedeki meşruiyetini sağlayan İsrail`e karşı ne direniş argümanında tutarlı kalabilir ne de sıfır sorun politikası ile bölgede soft power olmaya çalışan Türkiye önünü görebilir.

Bu arada seküler Arap milliyetçilerinin husumetlerinin de bu bağlamda devreye girmeye başlaması, hem Türkiye açısından hem bölge açısından ne kadar hassas dengelerde durulduğunun işareti. Tüm mayınlı alanlar sömürgecilik sonrası Batılı sekter, milliyetçi bakışın oluşturduğu dengelerin bir anda silinmediğini, gerektiğinde her an yeniden canlanabileceğini gösteriyor. Hem mezhepsel hem de ulusçu sekter parçalanmışlığı aşabilmenin yolunun yine Batı`dan ödünç alınan modelleri, projeleri Ortadoğu`ya tavsiye etmek olmadığını söylemeye gerek yok.

 Yenişafak

———————————-
Akif Emre
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI