Sevincin `kursakta kalması` – (Kürşat Bumin)

0
126

DEP milletvekilleri Orhan Doğan ve Hatip Dicle 2 Mart 1994`te TBMM`den çıkışta sivil polisler tarafından yaka paça gözaltına alınmıştır. Aynı gün TBMM`de milletvekilleri Orhan Doğan, Hatip Dicle, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve bağımsız

Anlaşılan o ki, özel yetkili savcılar dosyalarını kronolojik olarak düzenlemiyorlar. “Ayışığı”, “Sarıkız”, “Balyoz” gibi ülkenin siyasal hayatına kafasına göre düzen vermek isteyen askeri operasyon teşebbüsleri için verilen tarih 2003-2004 yıllarıydı. Bunun ardından hızlı bir geriye dönüş gerçekleştirilerek 12 Eylül dosyası açıldı. Şimdi ise sıra geldi 28 Şubat`a. Yani bir bakıma yargının “iki geri bir ileri” olarak nitelenebilecek bir stratejisi ile karşı karşıyayız. Peki ya sıradakiler? Sıradakilerin başında 27 Nisan dosyası olsa gerek. Sonra da herhalde, bu sefer de sıra 27 Mayıs ve 12 Mart`a gelecek. Bilemeyiz bu süreç belki de “Dersim”e uğrayıp İstiklal Mahkemeleri`ne kadar uzanacak…

Bu arada BDP Milletvekili Pervin Buldan`ın TBMM Başkanlığı`na ulaştırdığı “Meclis Araştırması” talebini de hatırlatayım. BDP Grup Başkanvekili “2 Mart Darbesi”ni şu sözlerle özetlemiş:

“DEP milletvekilleri Orhan Doğan ve Hatip Dicle 2 Mart 1994`te TBMM`den çıkışta sivil polisler tarafından yaka paça gözaltına alınmıştır. Aynı gün TBMM`de milletvekilleri Orhan Doğan, Hatip Dicle, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve bağımsız milletvekili Mahmut Alınak`ın dokunulmazlıkları kaldırılmış ve ardından da tutuklanarak cezaevine konulmuşlardır. Bu olaylar kamuoyunca 2 Mart darbesi olarak adlandırılmaktadır. O dönemde yaşanan olayların araştırılması amacıyla Anayasa`nın 98. ve içtüzüğün 104 ve 105. maddeleri gereğince “Meclis Araştırması” açılmasını saygılarımla arz ederim.”

Başvurunun gerekçesinde yer alan şu satırlara da göz atalım:

“DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından 10 gün önce, dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, `Eşkıyayı Bekaa`da aramaya gerek yok. Maalesef bunların bir kısmı Yüce Meclis`in çatısı altındadır` diyerek, DEP milletvekillerini hedef gösterdi. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, 2 Mart 1994 tarihinde, partisinin grup toplantısında: `Meclis`te PKK`nın barındığı bir gölge vardır, bunu Meclis`in üzerinden kaldırmakla yükümlüyüz` diyerek yine DEP milletvekillerini hedef göstermiştir. (…) 2 Mart tıpkı 12 Eylül gibi halkın temsilcilerine, iradeye el koyması olarak algılanmıştır. 2 Mart 1994`te halkın oylarıyla seçilmiş kişiler, Anayasa çiğnenerek Meclis`ten atılmış, Anayasaya göre milletvekillerinin bir hafta içerisinde Anayasa Mahkemesi`ne itiraz etme hakkı beklenmemiştir. Meclise polis girmemesi gerekirken, meclis, kulislerine kadar polisle dolmuştur. Milletvekilleri rencide edici bir biçimde yaka paça gözaltına alınmıştır…”

Bu başvuru benim nazarımda da yerindedir ve sağlam bir gerekçeye sahiptir. “2 Mart darbesi”, diğer darbe ve darbe teşebbüslerinden farklı olarak sadece silahlı kuvvetler tarafından değil, bu gücün yanında Devlet Güvenlik Mahkemeleri, polis, azımsanmayacak sayıda siyaset erbabının elele vermesi sonucunda gerçekleştirilmiştir.

“Yargı”nın ülke tarihinin barındırdığı bu –maalesef sayılamayacak derecede çok sayıda- hukuk ihlalleriyle ilgilenir hale gelmesi tabii ki sevindirici bir gelişmedir. Bu gelişme karşında “bağımsız” yargının aynı zamanda “tarafsız” da olup olmadığının sorgulanması ise bence de gereksizdir. Ancak bu çerçevede önemli birkaç problemin varlığını da gözden kaçırmamamız gerekir. Her şeyden önce ülke tarihini kronolojik olmayan bir seçimle “mercek altına” almaya başlayan yargı, kaldıramayacağı ya da çok zorlukla kaldırabileceği bir yükün altına girmiştir. Cumhuriyet tarihi o derece çok sayıda “hukuk ihlali” ile doludur ki, yargının bunların tamamını sıraya dizerek dava konusu yapması durumunda başka hiçbir işle ilgilenmeye zamanı kalmayacaktır.

İkinci olarak ise, “yargı”nın yakın tarihin söz konusu hukuk ihlalleri üzerine giderken “Bugün”ün hukuk ihlallerini de yanında taşıyor olmasıdır. Yargının “Bugün”ün birçok dosyasına ilişkin gözlenen haddinden fazla problemli tutumu ise başlatılmış olan “tarih temizliği”nin inandırıcılığını önemli ölçüde azaltmaktadır.

“Sevincimizi kursağımızda bırakan” bu manzaradır, bu inandırıcılıktan yoksunluktur…

Bu manzaraya karşısında “Ne kadar talihsiz bir toplummuş bu, bağımsız olduğu kadar tarafsız da olan bir yargının nimetlerinden bir türlü yararlanamıyor!” diyerek hayıflanmamak mümkün mü? Bu da bu toplumun kaderi sanki; sevincimiz illâ ki kursağımızda kalacak…

“Tarih temizliği”nin dikkatimi çeken önemli bir eksikliği daha var. Bu husus da yarınki yazıya kalsın.

 Yenişafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI