Ana Sayfa Yazarlar Kürşat Bumin Sevincin `kursakta kalması` (2) – (Kürşat Bumin)

Sevincin `kursakta kalması` (2) – (Kürşat Bumin)

0
Sevincin `kursakta kalması` (2) – (Kürşat Bumin)

Demek ki, sevincimizin kursağımızda kalmaması için, darbeleri ve darbe teşebbüslerinin peşine düşerek asli görevini yapan yargının `Dün`e ilişkin adalet arayışını `Bugün`e ilişkin de sergilemeye başlaması gerekiyor.

Ülkeyi `cadı kazanı`na dönüştüren 28 Şubat`ın önde gelen komutanları hakkında başlatılan soruşturmayı gözden geçiriyorduk. Yargının `Sarıkız`, `Ayışığı`, `Balyoz` derken biraz geriye kaçıp 12 Eylül`ü de duruşma salonuna sokmasından sonra sıra gelmişti 28 Şubat`a. Sıradakinin 27 Nisan olduğunu söyleyenler yanılmayacaklardır herhalde. Sonra da gelsin 12 Mart ve 27 Mayıs. BDP`nin yargının üstlendiği bu `tarih temizliği`ne `2 Mart Darbesi`nin de eklemesi yönündeki talebini de makul bulmuştuk.

Ancak yargının bu `tarih temizliği` çerçevesinde `Dün`ün hukuk ihlallerine ilişkin dosyaları haklı olarak açmaya başlaması bir sevinç kaynağı oluştursa da, bu kuvvetin `Bugün`ün birçok dosyasında sergilediği tutum, sevincimizi kursağımızda bırakıyordu. Şu en yakın örneği hatırlayın: Ragıp Zarakoğlu`nun epeyce yıl (15?) hapis cezasına çarptırılmasını talep eden iddianamenin mahkemece kabulünün üzerinden bir hafta bile geçmeden davanın bu önemli sanığı tahliye edildi… Söz konusu iddianamenin (2500 sayfa!) Ragıp`ı ilgilendiren bölümünün biraz daha gayretle bir mizah metni olarak değerlendirilebilecek nitelikte olduğunu -ben de dahil- birçok kişi haklı olarak belirtmesine rağmen, nasıl oldu, neler oldu da mahkeme hiç değilse iddianamenin bu faslını kabul edebildi?

Demek ki, sevincimizin kursağımızda kalmaması için, darbeleri ve darbe teşebbüslerinin peşine düşerek asli görevini yapan yargının `Dün`e ilişkin adalet arayışını `Bugün`e ilişkin de sergilemeye başlaması gerekiyor.

28 Şubat`ın her türden güçlülerinin `Pervasız ve bir o kadar da mütekebbir, buyurgan ve aşağılayıcı dilleri`(Akif Emre`den aktarıyorum) eşliğinde gerçekleştirdikleri hukuk ihlallerinin hukuk dairesi içinde hesabının sorulmasını parlamenter demokrasinin erdemlerine inanan herkes ister. Ama sanıyorum o `herkes` aynı zamanda, girişilen bu `tarih temizliği`nde niçin `sivil devlet`e bir türlü sıra gelmediğini de bilmek ister. Devletin `askeri` kanadına ilişkin hukuk ihlallerinin hesabının sorulabilmesi noktasına gelinmesi sevindirici ama -nedense- devletin `sivil` kanadına ilişkin neredeyse yaprak kımıldamıyor. Oysa her şeyden önce 28 Şubat`tan üç ay önce ortaya çıkan bir `Susurluk` olayı vardı; Refahyol öncesinin hükümeti Anayol koalisyonu döneminde Refah Partili milletvekilleri yolsuzluklarla ilgili peş peşe soruşturma önergeleri veriyordu; Çiller`in başbakanlığı döneminin `örtülü ödenek` hikayeleri dillere destandı; yargısız infazların vakayı adiye addedildiği ve siyasi partilerin elele vererek yolsuzluk dosyalarına yüce divan yolunu kapatmaya çalıştığı bir dönemden söz ediyoruz.

Ama nedense yakın tarihimizin bu cephesini de `mercek altına almak` için tek bir girişim yok… Oysa `tarih temizliği`nin bu ve benzeri pek çok sorumsuzluğu da konu etmesi gerekmez mi? Parlamenter demokrasiyi ortadan kaldıran ya da tehdit eden devletin askeri kanadının -nihayet- ifade vermeye çağrılmasına eyvallah! Peki ya dönemin `Devlet için kurşun atan da…` diyebilen, hükmettiği `örtülü ödenek`ten görevini bırakmasının arifesinde yüklü miktarda para çeken dönemin siyasetçisi ile kimse ilgilenmeyecek mi?

Son olarak 28 Şubat`ın önde gelen komutanları hakkında başlatılan soruşturmaya ilişkin son olarak kısa bir değerlendirme daha yapmak istiyorum.

Soruşturmaya ilişkin haberin medyaya düşmesinin ardından hükümet içinden ilk açıklamayı Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı yaptı.Açıklamanın -bence- en önemli bölümü şöyle idi:

`Bunlar son derece önemli gelişmeler. Türkiye`de artık dizginleri halk, millet, eline aldı. Temsilcileri aracığıyla bu süreci daha çok demokrasi, hak ve özgürlük, `egemenlik bana aittir` diyerek yoluna devam ediyor. Temsilcilerini belirlerken bu ölçütü gözetiyor.`

Bana sorarsanız, Yazıcı`nın bu sözleri hükümet-yargı ilişkisinde ilk kuvvetin etkisi ya da telkini bulunduğunu iddia edenlerin üzerine atlayacakları, arayıp da bulamadıkları türdendir. Sürecin `halk` ya da `millet`in `temsilcileri aracılığıyla (…) yoluna devam ediyor` olması ne demek? Soruşturma bağımsız-tarafsız yargının inisiyatifiyle mi yürütülüyor, yoksa inisiyatif `milletin temsilcileri`nde mi? Bu sözlerin daha da kusurlu yanı `halk` ya da `millet`in `dizginleri eline aldığını` ilan eden bölümüdür. Benim bildiğim kadarıyla demokrasinin bu şekilde bir tarifi yok günümüzde. Büyük Devrim`in ateşli günlerinde kulağımıza çalındığında hoş göreceğimiz bu formül bugünün demokrasisinde gerçekten -ama gerçekten- kendisinden uzak durulması gereken bir siyasal tutumun ifadesidir. Demokrasi böyle bir şey değil; demokraside `dizginler` hiç kimsenin -buna `halk` ya da `millet`te de dahil- elinde değildir. Ayrıca `millet` kimin dizginlerini eline alacak ki? Egemenliğin-hem de katıksız-şartsız olarak- onda olduğu söylendiğine göre, kendi dizgilerini değil herhalde? Yazıcı`nın hukuk fakültesi çıkışlı bir siyasetçi olduğunu hatırlarsak bu sözler fazla heyecanın etkisiyle sarf edilmiş bir dil sürçmesinin sonucu olsa gerek…

Yenişafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI