`Sessiz devrim` – (Osman Can)

0
112

Danıştay baskını, AK Parti kapatma davası, Hrant Dink ve Malatya cinayetleri gibi ‘silah’ların hiçbiri Türkiye’deki ‘sessiz devrim’in kendi anayasal düzenini inşa etme yolunu kapatamadı.

Danıştay baskını, AK Parti kapatma davası, Hrant Dink ve Malatya cinayetleri gibi ‘silah’ların hiçbiri Türkiye’deki ‘sessiz devrim’in kendi anayasal düzenini inşa etme yolunu kapatamadı.

Kadim uygarlıklara kaynaklık etmiş bu kadim memlekette tarihsel yıllar, aylar ve günler yaşanıyor. Yüzyılların birikimiyle kimi ülkelerde küçük bir çatışma, eski rejimin siyasal sembollerinden birinin yıkılması veya kurumlarından birinin işgaliyle bir devrime yol açarken, Türkiye’de bu olmuyor. Muhtemelen toplumsal dokunun ve kültürel yapının farklı olması, bunun da ötesinde toplumun homojen olmaması, Türkiye’de yüzyılların birikimi, anlık bir şiddet dalgasıyla, gürültülü, doktriner ve söylemle devrime dönüşmüyor. Bu nedenle teori veya ideolojilerin önemli bir rol üstlendiği Fransız veya Bolşevik devrimleriyle aynı görüntü ve sonuçlarla karşılaşılmıyor.

Bir devrim gerçekleşiyor, ancak bu devrim “sessiz” bir devrim biçimini alıyor.

Buna evrim yoluyla değişim demek de mümkün değildir. İlk önce farklılaşan toplumsal dinamikler ile siyasal rejim arasındaki yabancılaşma derinleşmiştir. Siyasal sistem topluma ait olmadığı gibi süreç içinde aidiyet duygusunun üretilememiş olduğu da bir gerçek. Bunun ötesinde sistem ile yeni orta sınıflar arasındaki çatışma siyasal kriz üretmekte ve daha birçok nedenlerle siyasal yapının meşruiyeti bütünüyle kaybolmuş durumda. Uluslararası konjonktürün, 20. Yüzyılın başında inşa edilen ve o dönemin tüm yıkıcılık potansiyelini içinde barındıran, ana esaslarıyla 1921 Anayasası dışındaki tüm Anayasalarda değişmeden bugüne gelmiş olan “derin” anayasal düzeni sorunlu gördüğünü de dikkate aldığımızda, devrim tipolojisini oluşturan tüm unsurların gerçekleşmiş olduğunu kabul edebiliriz.

Toplumun özgüvenli dili

100 yıllık bir paradigma meşruiyetini kaybetti. Onun ifadesi olan “derin” Anayasa, toplumda hiçbir zaman çoğunluğun onayına mazhar olmadı/olamadı. Silahlı güçler, entelijansiya, bürokrasi ve bu üçgenin sübvanse ettiği batılı yaşam tarzına sahip bir toplumsal kesitin etkinliği rejimin, meşru olamasa da etkin bir şekilde ülkenin kaderine hâkim olmasının garantisi oldu.

Ancak yeni orta sınıfın, örgütlü toplumun ve bu dinamikler üzerinde geniş bir meşruiyet debisiyle siyasal alanını genişleten demokratik siyasal aktörler karşısında bu üçgenin etkinliği geriledi ve rejim 2007’den itibaren meşruiyetini tüketti.

Bunun için ne “Bastille” hapishanesi baskını benzeri bir patlama yaşandı, ne de Arap Baharının kıvılcımı olan “Bouazizi” adlı Tunuslu genç örneğindeki gibi birinin kendini yakması gerekli oldu. Aksine bu devrimi durdurma çabası içinde olanlar, sessiz devrimin derin ve köklü meşruiyetini algılamakta zorlanan eski iktidar yapıları Danıştay Baskını, AK Partiyi kapatma davası, Hrant Dink ve Malatya cinayetleri benzeri tutumlar içine girmek zorunda kaldı. Ancak sessiz devrimin mimarı olan toplum kararlılığını sürdürerek 2010 yılında eski rejimin en etkin silahı olan kimi kurumları kısmen de olsa sürecin önünde engel olmaktan çıkarılınca, bu sessiz devrimin kendi anayasal düzenini inşa etme yolu açılmış oldu.

Bu devrim ideolojilerden beslenmiyor. Bu nedenle ne bir rehbere veya kurtarıcıya, ne de harekete geçmek için belagatli bir hatibe ihtiyaç duyuyor. Toplum tarihi okuyor, kendi geleceğini, ihtiyacını ve kendi yaşamını okuyor. Kendi davranış kurallarını oradan üretiyor.

İdeoloji kalıplarına karşı, doktrin veya ideoloji gözlükleriyle üretilmiş “tanımlamalara” uygun olmasa dahi, kendi yaşamından okuduğu ve anlamlandırdığı bir demokratik mücadele veriyor.

Bu kadim diyarda 100 yıllık geçmişte yaşatılan acılar, farklı kimliklere, inançlara, mezheplere, kültürlere ve dillere mensup olanların ortak acısına dönüşüyor. Acının yıkıcılığıyla değil, yaşama tutunmanın yaratıcı, geleceğe odaklanmış ortak diliyle “sessizce” itiraz ediyor ve bu itirazlar bu ülkenin yeni diline dönüşüyor. Bu yeni dil özgüven üretiyor, batıyla, doğuyla, geçmişiyle ve geleceğiyle sağlıklı ilişki kurmaya başlıyor.

Yaşamdan doğan böyle bir devrimin referansı, yaşamı, özgürlükleri, bireyi ve toplumu yeniden kalıplara sokmaya çalışacak yeni ideoloji veya doktrinler değil, yaşamın bizatihi kendisidir. Bu yüzden bu sessiz devrimin, yeni ideoloji veya doktrinlere esir olması ihtimali güçtür.

En son Memur-Sen’in 49 bin 740 kişiyle yaptığı kapsamlı araştırmanın sonuçları sessiz devrimin hedefini ortaya koyuyor:

“Toplum yüzyıllık anayasal geleneklerin aksine, düşünce olarak 1921 Anayasasının temel tercihlerine yakın durmaktadır. Bu çerçevede ifade biçimi olarak kısa ve öz, insan onurunu üzerine kurulu, bütün unsurlarıyla katılıma dayanan ve tarafsızlığı esas alan, özgürlük alanında olumsuz herhangi bir tasarruf yetki ve yeteneği bulunmayan, ancak toplumsal ve bireysel talepler ve uluslararası ve küresel gelişmeler karşısında etkin ve hızlı olabilen ademi merkeziyetçi bir anayasal düzen talep etmektedir.”

 Star


———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI