Arap Mağribi’nde Sekülerizm
Raşid El-Gannuşi

Arap Mağribi’nde ortaya çıkan sekülerizm, onun en radikal şekillerinden birisidir. Kemalizm’in bizzat kendisinden daha radikal bir sekülerizm şekli desteklemesiyle bilinen Tunus rejimi gibi otokratik rejimlere yol açmıştır.

Arap Mağribi’nde ortaya çıkan sekülerizm, onun en radikal şekillerinden birisidir. Kemalizm’in bizzat kendisinden daha radikal bir sekülerizm şekli desteklemesiyle bilinen Tunus rejimi gibi otokratik rejimlere yol açmıştır. Gerek Cezayir gerekse Fas’ta yönetici elitler, bağımsızlıktan beri aynı sekülerizm modelini desteklemişlerdir. Arap Mağribi’ndeki sekülerist elitlerin ortak olduğu nokta, hepsinin kiliseye savaş açan ve akla, evrenin merkezi olarak insana ve insan sorunlarının nihai çözümü olarak bilime karşı mutlak bir saygı besleyen Fransız düşünce okullarından mezun olmalarıdır. Bu açık kültürel arkaplan ne olursa olsun, Kuzey Afrikalı seküler elitler, Batılı akıl hocalarının modelini ya da devletin manevi alanı dini yapılara bırakarak bu alandan çekilmesiyle din ile devlet arasında göreceli bir ayrılığın tesis edildiği Türkiye’ye benzer bir modeli dahi izlemediler.

Arap Mağribi’ndeki ülkelerin anayasaları ‘Devletin dini İslam’dır’ ilkesini net bir şekilde içermektedir. Bu devletlerin devlet ve din ayrımı anlamında sert seküleristler olmadığı tahmin edilebilir. Ancak gerçekte durum böyle değildir. Klasik teokrasilerde dini kurum devlet kontrolündeyken, Arap Mağribi’nde devlet her durumda sekülerist elit tarafından yönetilmekte ve dini kurumları kontrol edip, kurumlarını yönetmektedir. Cami imamları, konuşmalarını ve hatta Cuma namazının içeriğini bile düzenleyen devlet tarafından atanmaktadır. Devlet başkanının iki rolü vardır: Bir yandan emir el-müminin ve hami hima el-dindir (camilerin koruyucusu), fetvaların yayınlanması için özel kurumların tesisi ve İslami davet (vaaz) için özel konseylerin oluşturulmasını düzenler; diğer yandan da ‘modernizasyon’un önderidir. Tunus eski devlet başkanı Burgiba’nın devletin görevini, Tunus toplumunu uygar ulusların standardına yükseltmek olduğunu, ifade ettiği bilinmektedir. Burada devlet en üsttedir ve iktidar, tüm bilgi, ileriyi görme ve halkın çıkarı için en iyisinin ne olduğunu tam olarak bilme yeteneğine sahiptir. Toplumun ve sınıf çatışmasının üstündedir ve grup ve bireyleri, çıkarları konusunda aydınlatarak onlara rehberlik eden ataerkil bir devlettir. Ancak; kendi çıkarlarına karşı bir tehdit olarak gördüğü dikkafalıları gerektiğinde cezalandırmakta tereddüt etmez.

Ulusallaşan Din

Bir sekülerizm modeli olan ‘sahte sekülerizm’ Batı sekülerizminin en olumsuz yönlerini alan ve olumlularını atan bir taklittir. Sahte sekülerizm savunucuları modernleşen toplumun yalnızca bilgi ve bilimin yayılmasıyla sınırlı olmaması, bunun yanında tasavvur ettikleri Fransız modeline, geçmişle tüm bağların koparılmasını savunan modele göre toplumun yeniden şekillendirilmesini kapsaması gerektiğine inanmaktadırlar. Dünyevi olan ile dini olan arasında bir ayrım oluşturmak ya da dinin toplumdaki rolünü marjinalize etmek yerine sahte seküleristler, dini kurum ve semboller üzerinde tam denetim elde etmeye çalışmakta ve dinin yeniden yorumlanması hakkını talep etmenin yanında, bu hakkı tekelleştirmek istemektedirler. Diğer bir ifadeyle sekülerizmin Arap Mağrib versiyonu, savunucuları tarafından, ortaçağ Avrupasındaki kilise ile kıyaslanabilecek bir tür ‘kilise’ye dönüştürülmüştür.

Örenğin Tunus devlet başkanı müctehid gibi hareket eder ve bunu yaparken de uzmanların görüşlerine başvurmaya gerek duymaz. Eski başkan Burgiba çok ileri giderek; halkına, Ramazan orucunu tutmayıp, kendisini örnek almaları çağrısında bulunmuştur. Gerçekte devlet çalışanlarına oruçlarını bozmalarını emretmiştir. Konuşmalarından birisinde Cennet ve Cehennemin varlığı inancıyla alay etmiştir, ayrıca Kur’an’ı hafife alıp peygamberlerin mucizelerini inkar etmiştir. Tanınmış İslami üniversitelerden Al-Zeytuna’yı kapatmış ve hicabın yasaklanmasını emretmiştir. O ve karısı halkın görebileceği yerlerde özellikle mayo giymiştir. Burgiba ayrıca evlilik dışı ilişkileriyle de açıkça övünmüştür. Bundan başka her yıl hacca giden vatandaşların sayısına da sınırlama getirmiştir. En kötüsü de dini kurumlara yapılan bağışları millileştirmiştir.

Tunus rejimi şüphesiz bölgedeki en radikal sekülerist rejimdir. Yine de bölgedeki aynı meydan okuma seviyesine ulaşmamış diğer rejimler, din ve dini kurumları millileştirmekte, dini bir meşruiyet kaynağı olarak konumlandırmakta, dini sanki kendi özel mülkleriymiş gibi yerleştirme hakkını kendilerine vermekte ve din adına konuşma ile ‘modernleşen’ devletin görevini yerine getirmesi için uygun şekilde dini yorumlama hakkını tekelleştirmekte öz olarak bir farklılık göstermemektedirler. Yani Arap Mağribi’nde bağımsız bir dini kurumun oluşturulmasına izin vermiş tek bir devlet yoktur. Hatta hiçbirisi dinin kendi yorumlarından farklı bir yorumunu, onu baskı altına almayı ve taraftarlarını dışlamayı haklı çıkarmak için, cahillik taraftarı olarak tanımlamakta tereddüt etmemişlerdir.

Arap Mağribi’ndeki devlet bir modernleşme misyonunu üzerine alma iddiasıyla görevini yerine getirmek için otoriter bir politika izlemeyi ve baskı uygulamalarını savunmuştur. Böylece toplum, otoritenin kaynağı değil faaliyet alanıdır. Bu bağlamda iki metod kullanılmaktadır. İlki Batı tecrübesinin taklidi olarak, Arapçılık ya da İslamcılık gibi diğer kimliklerin üstünde görülecek ulusal bir kimlik icadıdır. İkincisi de halkın ‘zihinsel iskeletini’ sağlam ve modern hayatla uyumlu hale getirmek ve cehaletin köklerini sökmek için onu Stalinist tarzda yeniden şekillendirmektir.

Sömürgecilerin Arap dünyasına getirdiği ve daha sonra onları izleyen ulusal hükümetlerin benimsediği ‘modernite-modernizasyon paketi’, özellikle Mağrip’teki Arap ve İslam toplumlarını, modernitenin Batı’da siyasi ve ekonomik başarıların nedeni olan faydalı yönlerinden mahrum bırakarak, onlara yabancı egemenliğini kabul ettirmek için dikkatle tasarlanmıştı. Bu toplumlarda modernitenin misyoneri olma iddiasındaki seküler elitler, sömürgecilerin hedefleri ile ilkel ve gerikalmış olarak gördükleri kitlelerle ilgilenme metodlarının yanında, rollerinin ve fikirlerinin de varisleriydiler. Batılılaşmış elitler demokratik kurumların yokluğunda ve iktidar sarhoşluğu içerisinde çok ahlaksızlaştılar ve Güney Afrika’daki hakim beyaz azınlık ile siyah çoğunluk arasındakine çok benzer biçimde kitlelerle ilişkilerini sona erdirdiler; ancak Güney Afrika’daki rejim nispeten Batı’dan bağımsızdı. İktidar arzusu gerçek modernleşme isteğini mağlup edince, devlet, özellikle toplum kendi kimliğini yeniden ortaya koymak ve kendisini devletten, sahte modernite devletinden korumak için giderek daha fazla İslam’a yöneldiğinde tam bir baskı aracına dönüştü.

Sahte modernite devlet, sivil toplumun kalan kurumlarına hakim olmuştur. Camiler, bağışlar, mahkemeler, dini kurumlar, ticari birlikler, partiler, hayır cemiyetleri ve basın tamamen ele geçirilmiştir. Tunus’ta Burgiba’nın ifadesiyle; gerikalmışlıkla savaşın bir parçası olarak devlet, ekonominin dahi kontrolünü ele geçirmiştir. Bununla ilgili olarak Burgiba’nın sözleri sahte modern devletin doğasına tanıklık eder niteliktedir:

Ulusal teşkilatların bağımsızlık dönemi bitmiştir. Bağımsız bir birim olarak parti veya Genel İşçi Sendikası veya Ulusal Çiftçi Birliği veya Sanayi ve Ticaret Birliği veya Genel Öğrenci Birliği için yer yoktur. Bu kurumlardan hangisine üye olursa olsun Tunuslular,  öncelikle Ulusal Anayasa Partisinin üyeleridir.[1]

Arap dünyasının bütününde, yönetici elitlerin çeşitli derecelerde izlediği kadarıyla modernizasyon, uluslaşan topluma ve onu elitist devletin, devleti partinin ve partiyi de lider şahsın kontrolü altına almaya dayalıydı. Modern Arap devletinin en büyük kaygısı, toplum ve toplumun eğitim, hukuk, kültür, ekonomi ve meslek kurumları üzerindeki egemenliğini sürdürmek olmuştur. Devlet egemenliğinin en büyük hedefi anlaşılacağı üzere ordu ve polistir. Bunlar ‘modernleştirilmesi’ ya da diğer bir ifade ile baskı aracına dönüştürülmesi gereken ilk devlet kurumlarıydı. Ortaya çıkan oligarşilerin kendilerini ve çıkarlarını, genel halktan korumaları gerekiyordu. Ayrıca iktidar tekellerini de meşrulaştırmak zorundaydılar. İlk toplumsal isyan sinyalleri görüldüğü zaman, her iki kuvvete verilen güç de arttırıldı. ‘Sahte modern’ devletlerin hapishaneleri bugün suçluların değil; İslamcı, ulusçu, solcu ya da diğer görüşlerden yazar, sanatçı, aydın, sporcu ve yetenekli tüm insanların ikametgahı haline gelmiştir. Suçları demokrasiyi düşlemektir. Bazıları durumu kötüleştirmekle, bazıları da sadece muhalif düşünmekle suçlanmaktadır. Devletin sınırlarında yaşayan toplumun büyük bir bölümü devletin araçları vasıtasıyla terörize edilmiş ve ezilmiştir.

Kuzey Afrika’da moderniteyi güçlendirmek adına, demokratik olmayan seküler rejimlerin yaratılıp yaşatılmasının sorumluluğu Batı’ya aittir. Batı’nın, demokrasi ve insan hakları adına ve sözde ‘cahil köktenci saldırısı’na karşı, uygar toplumu koruma adına, rejimleri baskıyı meşrulaştıran polis devletiyle sona eren moderniteyi başarmış olmaktan gurur duyup duymadığı merak konusudur. Batı’daki bazı insanların, İslamcılar ile Tunus rejimi arasındaki çatışmanın köktencilik ile modernite, demokrasi ile dini aşırılık arasında olduğu şeklinde yanlış bir inanç taşıdıklarını görmek üzücüdür. Öyle olmasını dilerdik! Aslında bu durum bir medeniyet çatışması olduğu için, ortak bir payda aramak mümkündür.

İslamcılar bugün sahte modernite yerine içeriden çıkan, yerel ihtiyaçlara cevap veren, yerel ve kültürel değerlerle uyumlu gerçek bir modernite için çalışmaktadırlar. Modernizasyon; siyaset idaresi ve ekonomi yönetiminde modern araçları, metodları ya da mekanizmaları devreye soktuğu sürece, İslamcılar tarafından reddedilmeyecektir. Tunuslu İslamcılar olarak bizler, insan onuru ve sivil özgürlüklere değer veriyor, siyasi meşruiyet kaynağının halk iradesi olduğunu kabul ediyor ve çoğulculuk ile, iktidarın serbest seçimler yoluyla değişmesine inanıyoruz. Bununla birlikte; Tunus ya da Arap veya İslam dünyasının başka bölgelerinde, İslami kültür ile dışarıdan gelen Batı kültürünün bazı yönleri arasında bir çatışma olduğunu kabul ediyoruz. Batı desteğini ve korumasını talep etmek için, bu rejimlere    karşı tepki ve cehalet güçleriyle mücadele ile meşgul modernite güçlerinin temsilcisi olma iddiasında bulunma fırsatı veren, belki de bu çatışma noktalarıdır. Ancak bunların gerçekten moderniteyi temsil edip etmediği tartışılması gereken bir konudur. Modern Arap tarihinde, modernitenin en kötü temsilcilerinden birisi olan, Tunus devleti eski başkanı Burgiba örneğini ele alalım. Her ne kadar din karşıtı olsa, her ne kadar Fransız ya da Amerikan endüstriyel ve bilimsel kalkınma modellerinden etkilenmiş olsa da Burgiba bir modernist değildi. Ancak sıra yönetime gelince, Batı’nın demokrat liberal sistemlerinden çok, ortaçağ Avrupası krallarını ya da Doğu Avrupa’nın devri geçmiş liderlerini andırıyordu.

Tunus ve bunun yanında komşu Arap devletlerindeki resmi medyanın yaydığının aksine, burada anlatılmak istenen şey yönetimler ile İslami hareketler arasındaki çatışmanın İslam ile modernite arasında herhangi bir anlaşmazlık ile ilgisi olmadığıdır. Çatışma dini değildir. Din ile Batılı sekülerizm kavramı arasında da değildir çatışma. Ezen ile ezilen, kendi özgürlük ve onuru ile kaynaklar kadar iktidarın paylaşımı için mücadele eden arasındadır ve devleti bir baskı aracına dönüştüren tamamen ahlaksız bir yöneticiye karşı siyasi bir çatışmadır. Despot yöneticiler yılan gibi deri değiştirmektedir. Geçmişte Burgiba ulusal birlik adına baskı uygularken, Nasır da Filistin’in özgürlüğü ve Arapların birleştirilmesi adına aynı şeyi yapmıştır. Bugün de demokrasi, insan hakları, sivil toplumun korunması ve İsrail ile barış adına baskı uygulanmaktadır. Ancak kullanılan, sloganlar çatışmanın açıkça siyasi olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Anlaşmazlık, meşruiyet ile ona sahip olanla ilgilidir. Hükümetin doğası ile, otokrasi ve demokrasi arasında bir tercih yapma ile ilişkilidir.

Bir yüzyıldan fazladır modernizasyon yıkıcı sonuçlar üretmiştir: En korkuncu da toplumun kültürel kimliğini yok etmiş olmasıdır. Örneğin; Arap Mağribi ülkelerinde girişilen modernizasyon, milli kimliğin sembolü ve İslam’ın resmi dili olan Arapça’yı Fransızca ile değiştirme konsunda ısrarlı bir kampanyayı da beraberinde getirmiştir. Yeni nesil, ikisine de tam olarak hakim olamadığı, diller arasında bölünmüştür. İslam, kurumsal seviyede yasama ve yargı unsurlarından yoksundur. Kurumları geleneksel bağımsızlıklarını kaybetmiştir ve yönetici elit İslam adına konuşma hakkını tekelleştirmiştir. Cezayir’de demokrasiye karşı yapılan darbeden sonra Arabizasyon yasası iptal edilmiş ve geleneksel aileyi hükümsüz kılma planları devreye sokulmuştur. İslami bir yönelime sahip olmakla suçlanan parti ve teşkilatlar yasaklanmıştır. Ticari birlikler, özel teşkilatlar ve siyasi partiler gibi sivil toplum örgütleri devletin egemenlik ve denetimi altına alınmıştır. Polis ve ordunun rolü arttırılmış olup aşırı yetkilerle donatılmışlardır. Ekonomik kurumlar yönetici elitin eline geçmiş ve devlet; mafya benzeri çıkar ailelerine dönüşmüştür. Hakim elit ile toplumun geri kalanı arasındaki mesafe artmış ve çok az sayıda insan karar mekanizmalarında yer almış ya da hükümet politikalarından yarar görmüştür. Toplumun uygun bir şekilde yönetilmesi için, mekanizma ve iktidar paylaşımı için bir reçete kümesi olarak demokrasi reddedilmiş ve çoğunlukla Batı’nın baskılarına bir cevap olarak dekoratif bir ‘demokrasi’ formu tesis edilmiştir. Baskı çemberi genişlemekte ve siyasi mahkum sayısı artmaktadır. Devlet baskısına karşılık her üç ülkenin en az ikisinde şiddetin uç noktalara ulaştığı görülmüştür ve sorunların kökenine inilmedikçe muhtemelen bu durum artarak devam edecektir.

Bunlar, yozlaşmış bir elitin ellerinde  dini iç savaşın eşiğine getiren, ekonomik iflasa, toplumsal dağılmaya, ahlaki çözülmeye ve Batılı güçlere daha fazla bağımlılığa sebep olan yüzyıllık modernleşme serüveninin sonuçlarıdır. Bu işkence görmüş yüzyılda modern Arap devleti, misyonu, toplumu kimliğinden ayırıp tarihi ve medeniyetsel köklerinden koparmak olan bir baskı aracı olarak gelişmiştir. Gizli ve açık şiddet vasıta olmuştur ve devletin güvendiği şiddetin derecesi, devlet meşruiyetiyle ters orantılıdır. Sadece Arap Mağribi bir yana, Arap ülkelerinin tamamı, demokratik meşruiyet temelinde tesis edilmemiştir. Cezayir’deki Ulusal Özgürlük Cephesi (FLN) ve Tunus’taki Anayasa Partisi, meşruiyetlerini özgürlük savaşı sırasındaki mücadeleden alarak çeyrek yüzyıla yakındır tek başlarına iktidardadırlar. Bununla beraber Fas’ta meşruiyetin kaynağı olarak özgürlük mirası, din ve küçük dozda demokrasiden oluşan bir karışım bulunmaktadır. Yılllardır bu üç ülkede de meşruiyet kaynağı olan özgürlük savaşı mirası, Batılılaşma projesinin iflas etmesi sebebiyle etkisini yitirmiştir. Modernizasyon sürecinin, kitlelerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta başarısız olması, halk protestoları ile adalet ve demokrasi taleplerinin artmasına neden olmuştur. Her ne şekilde olursa olsun, sıkı kontrollü bir çoğulculuk şekline izin verilmiştir.

1998’de artan halk tepkilerinin hemen sonrasında baskı altında kalan Cezayir devleti, halk iradesini ve çoğulculuğu kabul etmekten başka bir seçenek bulamamıştı. Amaç, kontrolü tekrar ele geçirmek ve tavizleri geri almak için devlete bir şans vermekti. Toplumsal etki beklenenin üstündeydi ve kontrol altına alma planı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Elitist, baskıcı, Batılılaşmış ve yozlaşmış devlet, bir emperyalist kalıtı ve İslam ülkesinde sömürgecilik artığı olarak, yalnızca gerçek doğasını duyurmak için reaksiyon gösterdi. 1992 Cezayir’inde sahte ve gerici bir modernite versiyonuyla marjinalleştirilmiş insanları bastırmak için kullanılan metod ile, bağımsızlık öncesi Cezayir’de Fransız işgalci yönetiminin izlediği yöntem arasında bir karşılaştırma, sömürge devleti ile emir alan bağımsızlık sonrası devlet ve eski özgürlük devrimleri ile yeni özgürlük devrimleri arasındaki benzerlik ve bağlantıyı açıkça göstermektedir. Cezayirli seküleristler ile Fransız meslekdaşları arasındaki tavır benzerliği ve sözkonusu İslamcıların Cezayir’de aldığı seçim başarısı karşısında şaşkınlık duyduğunu ifade eden Le Monde editörünün sorusunda çok açıktır: ‘Cezayir’de ordu demokrasiyi koruyacak mı?’[2] Cezayir ‘volkanik patlamasının’ hemen ertesinde Fransız politikacı Micheal Jobar, dehşete düşmüş Fransız halkını sakinleştirmeyi ve onların endişelerini dağıtmayı hedefleyen bir konuşmasında, kendinden emin bir şekilde ‘Cezayir ordusu henüz konuşmadı’ açıklamasında bulunmuştur. Cezayir ordusu sonunda konuştu. Seçimlerin ikinci turundan sadece birkaç gün önce ordu yönetimi eline geçirdi, demokrasiyi askıya aldı, seçimlerin ilk turunu iptal etti ve seçim galipleri ile onları destekleyenleri çöldeki toplama kamplarına göndererek, tüm ülkeyi ateşe verdi.

Seçimlerin iptaline Batı’nın tepkisi, dünyadaki pek çok Müslüman için dehşet ve hayal kırıklığı kaynağı olmuştur. Müslümanlar, Batı siyaset mantığında yalnızca sonuçların dikkate alındığını keşfetmişlerdir. Etik ve insan hakları çıkarların kölesidir; değerler, sadece ‘liberaller’e iktidar getirdiğinde (Doğu Avrupa’da olduğu gibi) gereklidir, ancak sonuç ülkenin gerçek ve samimi evlatlarının iktidarı ve sömürge devri artığı azınlık rejimlerinin sona ermesi ise değerler de unutulabilir. Azınlık iktidarının korunması için devlet işkenceye, ekonomik açıdan mahrum bırakmaya ve hatta tecavüze başvurabilir ki, Amnesty International’ın Tunus raporunda, bunun resmi politika haline geldiği kanıtlanmıştır.

İslamcılar, bugün kurbanlar haline gelmiştir. Demokrasinin kendilerinden korunması bahanesiyle – Cezayir örneğinde olduğu gibi – baskı altındadırlar. Sekülerizm taraftarı görüntüsü verenler, İslamcılara oy sandığı yoluyla iktidara gelme izni verildiğinde, demokrasiye son verecekleri iddiasıyla, kendilerini korumak için öne sürdükleri şeyleri çiğnemeyi ve böylece her bir insan hakkını ihlal etmeyi haklı çıkarmaktadırlar. Batılı dostlarının başından sonuna kadar sessiz kalacakları beklenmektedir. Kendimizi, bizim Batı’daki dostlarımızın da sorduğu bir soruyu düşünürken buluruz: ‘Seküleristler şimdi yasaları çiğnediğinde bunu görmezlikten gelip, sadece gelecekte yasaları çiğneyebilecekleri ihtimaliyle İslamcıları kınamak dürüst bir davranış mıdır?’[3]

Cezayir ve Tunus’un durumu birbirinden farksız değildir. Zira her ikisinde de halkın demokratik tercihi sekülerist elitin lehine değilse, demokratik olmayan önlemler kabul edilebilir hale gelmektedir. Bu önlemlerden bazıları şunlar: Acil durum yasaları, yönetimin atadığı parlamenterler ve iktidardaki partinin yüzde 98 oy alabileceği ve sadece başkan adayının tabi ki, Tunus’ta olduğu gibi, ille ‘köktenci’ olması gerekmeyen rakiplerini hapishaneye gönderdikten sonra, yüzde 99,99’dan az oy almayacağı durumlarda uygulanan sahte seçimler.[4]

Kuzey Afrika rejimlerinin gerçek bir ikilemde olduğu düşünülebilir: Kalkınma ve modernizasyon programları tam bir başarısızlıkla sonuçlandığı ve insan hakları sicilleri, Batı yarıküresindeki her bir insan hakları örgütü tarafından kınanmalarına sebep olacak kadar ‘utanç verici’ olması karşısında, insanların adalet, demokrasi, onur ve bağımsızlık taleplerini benimsemiş İslamcılar tarafından ciddi biçimde tehdit edilmektedirler. Bu – yozlaşma ve iflas karşısında meşruiyetleri sarsılan – rejimlerin başvurduğu baskının İslamcılarla sınırlı olmaması işleri daha da kötü hale getirmektedir. İslamcıların, baskıcıların itiraf ettiği gibi uluslararası düzeyde daha az soruna neden olmalarına ve hatta yararlı olabileceklerine rağmen, hedef seçilmelerinin tek nedeni ideolojileri değildir.[5] Baskı, toplumun tamamına uygulanmakta ve hakim elitin doğası ile çıkar ve ilişkileri bunu gerektirmektedir.

Dilbilimsel Yanılsama

Her şeye rağmen sekülerizmin Batı ve Arap deneyimleri birbirinden ayırt edilmelidir. Tunus ve Arap dünyasının benzeri yerlerinde bağımsızlık sonrası dönemdeki hakim yönetimlerin şekli, dine karşı isyan ve sefahat düşkünlüğü sayılmazsa Batılı liberal yönetim şekline benzememektedir. Diğer tüm yönlerdeki benzerlik faşist ve komünist rejimlerledir. Aklın dinden özgürlüğüne yol açan ve din ile toplumu kiliseden özgür kılan Batı sekülerizminden farklı olarak, modern Arap tecrübesindeki sekülerizm din, toplum ve aklın yeni bir kilisenin, seküler elit devletinin ya da ‘seküler teokrasi’ olarak adlandırılabilecek devlet sisteminin egemenliğine girmesiyle sonuçlanmıştır. Tunus’ta ‘seküler teokrasi’ye bir örnek, başsavcının 1962’de Şeyh Rahmani’nin idamı istemiyle açtığı davadır. İddianame şöyledir: ‘Davalı, Kur’an’ı, ekselansları başkanın anladığının aksine anlama yetkisini kendisinde görmüştür.’ Daha yakın bir örnek de Mart 1992’de, yani Ramazan ayının 29’unda, imamlar toplantısı sırasında Tunus başkanı Bin Ali’nin cemaate yaptığı konuşmadır: ‘Devlet dinin yegane sorumlusudur.’ Başka bir seferinde Tunus din işleri bakanı, Tunus’un önemli partilerinden En-nahda’nın tanrısız olduğu fetvasını verme hakkını kendisinde görmüştür. Camilerin devlet mülkü ve imamların da devlete karşı sorumlu olarak görülmesi seküler teokrasinin gölgesinde olmuştur. Bu imamlar, devlet tarafından atanmakta ve başbakanın emirlerine karşı geldikleri takdirde cezalandırılmakta ya da görevlerinden alınmaktadırlar.

Sekülerizmin, bilimsel ilerleme, sanayi devrimi ve demokratik yönetimle ilişkili olduğu Batı tecrübesinin aksine; Arap deneyimindeki sahte sekülerizm, toplumu, yıkıma uğratmış ve İtalya’daki mafyayı ya da Güney Afrika’daki devrilmiş ırkçı, beyaz azınlık rejimini andıran yozlaşmış bir elit için kolay bir av haline getirmiştir. Kuzey Afrika’daki sekülerizm, Batı’nın kendisine karşı ayaklandığı kiliseye oldukça benzemektedir.

Dil; bazen bizi bir yanılsama dünyasına boğmakta ve Batı’nın şu anda İslam dünyasını moderniteye götürme iddiasında olan kendi seküler ‘çocuklarına’ destek olmasına sebep olmaktadır. Bunlar, dilbilimsel yanılsamalardır ve İslam dünyasının gerçeklikleri değildir. İslam dünyası, teokrasi ve mutlakiyet çağından kalma modernite öncesi Avrupa tarzı rejimler tarafından yönetilmektedir. Bu rejimler kesinlikle demokrasi, özgürlük, halk egemenliği ve kendi geleceğini saptama hakkına sahip olma çağına ait değildirler.

Bununla birlikte İslam dünyasındaki tüm sekülerizm modelleri aynı değildir. Arap Mağribi’ndeki bazı ultra seküleristlerin benzeme iddiasında bulundukları Türkiye Kemalizm modeli, bir kıyas yapılırsa gerçekte pek çok açıdan ılımlı sayılabilir. Türkiye tecrübesinde bazı alanlar dini özgürlük için bırakılmış ve toplum nispeten bağımsızlığını sürdüren pek çok dini kurumlarını elinde tutmayı başarmıştır. Tunus’ta ise aksine, Bin Ali ya da Burgiba olsun ‘Papa’, ‘Ben İslam’ın temsilcisiyim ve benden başka kimsenin İslam adına konuşmaya hakkı yoktur’ diyen başkanın şahsında temsil edilmektedir.

Sekülerizm ve İslami değerler birbiriyle uyumsuz olsa da, Müslümanlar ‘hakiki’ moderniteyi en az başkaları kadar istemektedirler. Gerçek modernite; insan özgürlüğünü ve seçme hürriyeti tesis edilmesini, ayrıca demokratik bir sistemin kurulması ve toplum egemenliğinin yeniden ortaya konulmasını gerektirmektedir. Ancak moderniteye Fransa, ABD ya da Rusya’nın izlediği yollarda değil, kendi yolumuzda ilerlememiz gerekmektedir. Moderniteye İslami yaklaşım ile Müslüman ülkelerdeki Batılılaşmış elitin yaklaşımı arasındaki fark budur. Batılılaşmış azınlık elit, geleneksel toplumun kurumlarının yıkılmasını gerektiren yanlış bir moderniteyi çoğunluğa dayatmaya çalışmaktadırlar. Bu; İslam’a hem Şeriat hem de akide düzleminde toptan karşı çıktıkları takdirde, endüstriyel ilerleme ve gerikalmışlıktan kurtulma vaadleriyle Müslümanlara gelen, sömürgeci işgalcilerin başlattığı bir süreçtir.

Yanlış modernite, kendisini İslam toplumunun yıkılarak, din ve devletin ayrılması değil de dinin hayatın tüm yönlerinden dışlanması yoluyla, dini olmayan temeller üzerine tekrar kurulması olarak ifade eder. Diğer bir ifadeyle Arapların durumunda modernite, anladığımız kadarıyla modernite ve sekülerizm belki de Fransız ve Marksist modeller haricinde kaçınılmaz bir ilişkiye sahip olmamasına rağmen, bilimsel metodlar ile sanayileşmenin benimsenmesi değil, esas düşüncesi İslam ve mirasına karşı savaş olan radikal bir modernizasyon süreci olarak anlaşılmaktadır.

Pek çok Müslümanın tanıma bağlı olarak, İslam ile sekülerizm arasında bir uyum gördüğünü söylemesi savunulabilir. Bir süre önce Muhammed Arkoun ile İslam ve sekülerizm ilişkisi üzerine bir tartışma yapmış ve kendisine sekülerizmin tanımını sormuştum. Verdiği cevapta sekülerizmin akla, hiçbir sınırlama getirmeden araştırma, diğer bir ifadeyle hiçbir engel olmadan mutlak araştırma yetkisinin mantığa verilmesi olduğunu söyledi. Ona bu özel kavramın İslam ile tamamen uyumlu olduğunu söyledim. İslam akla hiçbir kısıtlama getirmez ve Kur’an inananları keşfetme, düşünme ve araştırma konularında teşvik eder. İnanç, akıl temelinde iknaya dayalı olmalıdır

Son Eklenenler

Göz, Gönül ve Gerçek: Maarifimizin Eğitimle İmtihanı-Doç. Dr. Mehmet Ulukütük

0
  Maarif ne dünü anlama sanatı, ne çağın gerekliliklerine icabet, ne de geleceğe hazırlıktır. Maarif insanın kendisini anlama ve anlamlandırma sürecidir. Gözün kulakla bütünleşmesi, gönlün...

Corona

7-KOLERA SALGINI

6-OSMANLI’DA VEBA