Olympos tanrılarının dönemi kapanıyor ve insanoğlunun çağı başlıyor – (Osman Can)

0
95

Türkiye Toplumu tarihinde ilk defa kendi sesini duyurmaya çalışırken ve anayasal düzen ruhunun veya temel ilkelerin ne olacağına ve olması gerektiğine karar verecekken 1982 Anayasasının değişmez maddelerinde sorun bulunmadığı

Faşizm, komünizm, kemalizm, baasçılık benzeri totaliter anlayışlar ise eğitimi toplumun formatlanmasının aracı olarak gördü. Eğitim sistemi devlet aygıtının hâkimiyetini sürdürmesini sağlayan en etkin araçtır.

MİTOLOJİ, tarihsel tecrübeleri kristalize eden öğretici kaynaklardır. Berlin Bergama Müzesinde sergilenen Zeus tapınağındaki kabartmalar, insanoğlunun kadim çelişkisine isabetle ayna tutuyor. Anadolu’dan koparılıp Berlin’e kaçırılan bu kabartmalarda Othiris dağını mesken edinen titanlar ile yeni kuşak tanrılar olan Zeus ve kardeşleri arasındaki savaş tasvir ediliyor. Artık çağını kapattıklarını düşündükleri titanlara karşı nihai savaşı başlatan Olympos tanrıları, titanları yenerken, efsaneye göre “insan”ları da bu kutsal savaşa davet ediyor ve onların da yardımıyla doğa tanrılarını yenip nihai olarak Tartaros’a, yani yeraltı dünyasına gönderiyor. İlginçtir, Othiris tanrıları ile Olympos tanrıları arasındaki savaş, insanlar yardımıyla karara bağlanıyor, ancak bu savaş yalnızca Olympos tanrılarının egemenliğini pekiştiriyor; âdemoğluna yer yoktur bu oyunda…

Egemenlik bireye geçmedi

Modern devletin en önemli iddialarından biri, kendinden önceki ilahi egemenlik anlayışlarının ürettiği iktidar yapılarını sonlandırmaktı. Ancak süslü kavramlar ve ağdalı teorilerle yürüttüğü savaşın sonunda egemenlik topluma ve bireye geçmedi. Aksine daha kuşatıcı bir iktidar yapısı ortaya çıktı. İkisi de mutlaktı. Bir farkla: İlkinin mutlaklığının, ilahi de olsa, kuşatıcılığı yoktu ve iktidarını kabul ettirmek için ikna silahını kullanmıyordu. Ayrıca egemenliğini yalnızca tanrıya ve sair kutsiyete dayandırmak suretiyle kendisiyle tebaa arasında farklılık olduğunu kabul ediyordu. İkincisi ise egemenliğin “millete” ait olduğunu buyurarak, kendini toplumun tümüne taşıtmayı bildi. Yani ulusal egemenlik sayesinde, milletin hizmetine girmeyip, millete hâkim olmasını bildi. Aynı iktidar yapısı kavramları laikleştirerek halkla yakınlaştığını iddia etti. Süslü kavramlar, ağdalı teoriler ve ideolojilerle toplumu buna ikna etti. Toplumu bütünüyle kuşattı. İnsanı içinde bulunduğu görece özerk pozisyonundan ve ilişkilerinden kopararak modern işleyişin bir parçası, bir üretim aracı, çarkın dişlisi veya ideoloji fedaisi haline getirdi.

Eğitim kontrol mekanizması

Bunun için de toplumun ve ülkenin kılcal damarlarına kadar ulaşan bir kontrol mekanizması inşa etti. Kabul etmek gerekir ki modern eğitim sistemi bunun çok etkin bir parçası. Kitleleri bu iktidar yapısının bekası için seferber etmek ancak iktidarın kontrolündeki merkezi eğitim sistemi ve müfredatıyla mümkündü. Bu o kadar önemliydi ki, hem liberal devletlerde, hem de totaliter devletlerde ortak bir payda oldu. Her bir devlet kendince önemsediği yurttaşı ürettiği “değer yargıları”na uygun bir şekilde dizayn etti, en azından yönlendirdi. Bu sayede toplumun ve yeni neslin sisteme entegrasyonu sağlandı. Faşizm, komünizm, kemalizm, baasçılık benzeri totaliter anlayışlar ise eğitimi toplumun topyekûn formatlanması ve dönüştürülmesinin aracı olarak gördü. İlkinde devlet sistemi esnek olduğundan bireye ve toplumsal dinamiklere belirli özerk alanlar kalmıştı. Totaliter sistemlerde bu özerk alanlar da yoktu, zira Tanrıların hegemonyalarını “ademoğlu” ile paylaşması olacak şey değildi.

Eğitim sistemi devlet aygıtının ve merkezi iktidar odaklarının kendi hâkimiyetlerini sürdürmesini sağlayan, bireyi ve toplumu da bu işleyişin gönüllü taşıyıcılarına dönüştüren en etkin araçtır. Merkezde üretilen değer yargılarının, ahlaki ve dinsel veya ideolojik kodların topluma eşzamanlı olarak yüklenmesi, toplumun bu iktidar yapısını “normal” olarak görmesi bu sayede mümkün hale geliyor.

Kemalist, milliyetçi ve dindar

Bu sorun batılı demokrasilerde de vardır, ancak Türkiye’de çok daha çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Türkiye Anayasalarının milli eğitime ve üniversiteye ilişkin maddelerine bakmak yeterli…

Kemalist veya Atatürkçü gençlik yetiştirme ülküsü bunun dışında değil. Türk milliyetçisi veya Kürt milliyetçisi gençlik yahut dindar gençlik de bunun dışında değil.

21. yüzyılda merkezi eğitim sistemi ve müfredatı uygulamalarının teknik olarak anlamsızlaşmaya başlarken, artık aşmaya başladığımız bir tartışmayla Türkiye’nin gündemini meşgul etmek pek anlamlı değil. Olympos tanrılarının dönemi kapanıyor ve ademoğlunun çağı başlıyor. Anakronizme gerek yok.

`YENİ ANAYASA`YA DOĞRU

Toplum yerine karar veriliyor

Bergama kabartmalarında Anadolu’nun kadim dilemmasını görmek de mümkün. Yarı at, yarı insan veya aslanbaşlı yılan kuyruklu “karışık yaratıkların” muhteşem seyrine şahit olunabilir. Şahmaran da bu seyri zihnimizde tamamlıyor.

Bir trajedinin resmi, ancak taktığımız gözlüklere göre anlamlandırabileceğiniz res
imler… Bir kararsızlığın resmi olarak okunabileceği gibi, ihtişamın resmi olarak da okunabilir. Bu temel dilemma Türkiye Anayasal düzeninin de dilemmasıdır. Tanrısallık ve ihtişam iddiasından vazgeçmiyor, ancak insanı ve insani olanı da bütünüyle dışlamıyor. Zira batı dünyasının dışında kalmak ta istemiyor … Bir ayağı Asya’da, diğer ayağı Avrupa’daki ülkemin anayasası, iki temel tercih arasında kalmışlığın resmi. İki uygarlık arasında, ama aynı zamanda iki tarihsel kesit arasındaki köprü metaforu, bir yanıyla çağdaş, diğer yanıyla anakronist, oldukça ilkel.

Geçenlerde Burhan Kuzu’nun İstanbul Üniversitesi’ndeki Anayasa Çalıştayı’nda sarf ettiği sözlerinde bu dilemmayı görmemek mümkün değildi.

Değiştirilemez maddelerle sorunları yokmuş, hatta yeni Anayasada da olmalıymış. Yani ruhu devam edecek.

Bu ifadenin kullanıldığı mekân da İstanbul üniversitesi.

İstanbul Üniversitesi, 1924 karşısında 1961’e “yeni” demişti. 1961 karşısında 1982’ye de “yeni” demişti. Şimdi aynı çatı altında aynı ruhun ve düzenin devamını esas alan “yeni” anayasa tartışılırken de yüzyıllık siyasi anlayışın temel esaslarında sorun görülmemekte ve “yeni” anayasaya aktarılması istenmekte…

Türkiye Toplumu tarihinde ilk defa kendi sesini duyurmaya çalışırken ve anayasal düzen ruhunun veya temel ilkelerin ne olacağına ve olması gerektiğine karar verecekken 1982 Anayasasının değişmez maddelerinde sorun bulunmadığı buyuruluyor. Toplum yerine karar veriliyor.

Tarihi miras aynen devam ettirilmeye çalışılıyor. Bu defa mağdurlar eliyle…

Hadi hayırlısı diyelim.

 Star


———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI