Ana Sayfa Yazarlar Ömer Faruk Söyler Olağan Şüpheliler ya da Siz Kimsiniz? – (Ömer Faruk Söyler)

Olağan Şüpheliler ya da Siz Kimsiniz? – (Ömer Faruk Söyler)

0
Olağan Şüpheliler ya da Siz Kimsiniz? – (Ömer Faruk Söyler)

Ahmet Taşgetiren Bugün gazetesinden ayrılmasına neden olan ve cemaati son operasyondaki tavrı nedeniyle eleştiren 19 Aralık tarihli yazısında kullanmıştı “olağan şüpheli” benzetmesini.

Bu benzetme 1995 yapımı popüler polisiye ve gerilim filmi Olağan Şüphelileri (The Usual Suspects) hatırlattı. Bryan Singer’in yönettiği filmde, Kaliforniya’daki San Pedro Limanı’nda 27 kişinin ölümü ile sonuçlanan gizemli bir patlama meydana gelir. Konuyu araştıran ajan Dave Kujan’ın elinde patlamanın sorumlusu olarak 5 kişiden oluşan “Olağan Şüpheliler” listesi vardır. Ajan Dave, patlamadan sağ olarak kurtulan tek tanık Verbal Kint’ten olayı anlatmasını ister. Verbal Kint’in anlatımında tüm soru işaretleri bir kişinin üzerinde yoğunlaşmaktadır, o kişi Türk asıllı Keyzer Soze’dir. Peki suçlu gerçekten Keyzer Soze midir, bunu filmin sonunda öğreniyoruz.

Filmin motto cümlesi; “Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık, insanları yaşamadığına inandırmakmış.”

7 Şubat 2012’de emniyet ve yargının ortaklaşa düzenlediği ve tarihe MİT krizi olarak geçen hükümete meydan okuma olayıyla belirginleşen, dershane tartışmalarıyla zirveye çıkan, yapılış şekli ve zamanlama olarak Cumhuriyet tarihinde başka bir örneği bulunmayan 17 Aralık siyaseti dizayn operasyonuyla da farklı bir aşamaya taşınan Cemaat-Ak Parti tartışmasında cemaat ne yazık ki “Olağan Şüpheli” olarak karşımızda duruyor.

Aslında cemaatin topyekûn bir şekilde Hükümete ve Başbakana karşı başlattığı dış destekli savaşta şüpheli bir durum söz konusu değil. Fail veya failler açık ve net ama yine de son operasyonla ilgili bilgiler netleşinceye kadar cemaate Olağan Şüpheliler gözüyle yaklaşmakta yarar var.

Aslında cemaatin geçmiş yıllardaki bazı icraatları ve söylemleri hala tartışılmaktadır. 12 Eylül Darbesi ve 28 Şubat sürecinde takındıkları tavır, her dönemde otorite ile çatışmama eksenli politikaları, üniversitelere başörtülü öğrencilerin alınmaması konusundaki yaklaşımları, Merve Kavakçı’ya mecliste haddini bildiren Bülent Ecevit’e muhterem Fethullah Gülen hocaefendinin şefaatçi olması, Saddam’ın İsrail topraklarına gönderdiği bir füzeden dolayı muhterem Fethullah Gülen hocaefendinin İsrailli çocuklar için söylediği sözler ve hüngür hüngür ağlaması gibi olaylar hala hafızalarda canlılığını korumaktadır.

Bunları bir kenara bırakıp günümüze dönersek, bugün cemaat neden olağan şüpheli?

Son birkaç yıl içerisinde Ak Parti hükümeti neler yapmış veya neler yapmak istemiş, cemaat bunun karşısında nasıl pozisyon almış görelim:

·         Başbakan, kurulduğu günden beri Filistinlilere reva gördüğü zulümden dolayı Davos’ta İsrail’e “one minute” resti çekerken, cemaat bu çıkışın doğru olmadığını ve İsrail’le iyi ilişkiler kurulması gerektiğini savunuyordu.

·         Hükümet, Mavi Marmara’nın Gazze’ye insani yardım götürmesini desteklerken, muhterem Fethullah Gülen hocaefendi; “İsrail’in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır.” cümlesini söylemeye cesaret edebiliyordu.

·         Hükümet Hakan Fidan’la birlikte MİT’i uluslararası istihbarat örgütlerinin Türkiye’deki şubesi olmaktan kurtarmak ve MİT’i gerçekten millileştirmek için uğraşırken, cemaat Hakan Fidan’a operasyon yaparak yok etmeye ve istihbaratın okyanus ötesine akmasını istiyordu.

·         Hükümet, Türkiye’nin daha özgürlükçü bir ülke olması için çaba gösterirken, cemaat kendisini anlatan ve henüz yayınlanmamış kitabından dolayı yazarları tutuklatmanın operasyonlarını organize ediyordu.

·         Hükümet askeri vesayeti büyük oranda ortadan kaldırmış ve süreç devam etmekte iken, muhterem Fethullah Gülen hocaefendi cemaatin de desteğiyle yürütülen Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu askerler için “…yaşlı başlı adamlar böyle orada hesap verince ciğerim yanıyor benim. Elimde bir imkân olsa ben onların hepsine serbestsiniz derim.” şeklinde açıklamalar yapıyordu.

·         Başbakan, derin devleti, askeri vesayeti ortadan kaldırmış ve milletin iradesi üzerinde herhangi bir vesayeti kesinlikle kabul etmeyeceklerini ifade ederken, cemaat vesayet konusunda oluşan bu boşluğu kendilerinin doldurması gerektiğini adeta ilan ediyordu.

·         Hükümet resmi kurumlardaki bürokrat atamalarını belirli dengeleri gözeterek yapmaya çalışırken, cemaat başta seçmiş olduğu bazı özel kurumlar olmak üzere (emniyet ve yargı gibi) her yerde her atanan bürokratın kendisinden olması için hükümete baskı yapıyor, kifayetsiz muhterisler gibi davranıyordu.

·         Hükümet, terör sorununu bitirmek ve akan kanı durdurarak Türkiye’yi prangalarından kurtarmak için çözüm sürecine yoğunlaşırken ve bu konuda başarılı olurken, cemaat Oslo görüşmelerini faş ederek, hükümete rağmen KCK operasyonlarını organize ederek süreci sabote ediyordu.

·         Hükümet Arap Baharında Ortadoğu’nun mazlum halklarının yanında yer alırken, cemaat medyası spekülatif ve Türkiye’yi zor durumda bırakacak (özellikle Suriye ve Mısır konusunda) haberlere imza atıyordu.

·         Hükümet, en büyük sorunlardan biri olarak gördüğü milli eğitim sisteminde iyileştirme kapsamında dershaneleri dönüştürmeyi planlarken, cemaat “dershaneleri kapatamazsınız” diyerek hükümete savaş ilan ediyordu.

·         Başbakan ve hükümet yetkilileri, cemaatin dershaneler konusundaki psikolojik harp unsurlarını barındıran tavrına rağmen serinkanlılığını koruyarak polemiklere girmekten kaçınırken, cemaat medyası bu savaşı dini bir terminolojiyle (Firavun, Karun, Belam, Gayretullah, Allah rızası, uhuvvet, kardeşlik, hizmet, merhamet, şefkat vb.) sürdürmeye devam ediyor, medyasına tetikçilik yaptırıyordu.

·         Başbakan düzenlediği toplantılarla yerel seçimlerde aday göstereceği Belediye Başkan adaylarını açıklarken, okyanus ötesinden muhterem Fethullah Gülen hocaefendi bir vaazında(!); “Bir büyük zat bir dönemde senelerce evvel bana bir akşamüstü bir telefon geldi. Burada akşamdı. Türkiye`de gece yarısıydı zannediyorum. Dediler ki nefsine uyarak bir yerde bir tane alüfte (fahişe) ile buluşmaya gidiyor ve aynı zamanda birilerinin komplosu da söz konusu olabilir orada. Allah’a yemin ederim gece yarısı Türkiye`de onu tanıyan arkadaşa telefon ettim. Kalk dedim, gece yarısı deme evine koş git. Oraya gitmesin katiyyen, hem kendisi o masiyete girmesin, hem de hafizanallah bir komplo meselesi ise şayet, günümüzde geldiği noktaya katiyen gelemezdi, gelemezdi de…” diyerek savaşı bir level ileri taşıyor ve hükümeti kasetlerle tehdit ediyordu.

·         Hükümet iktidara geldiği günden bu yana ısrarla yolsuzlukla, yoksullukla ve yasakçı zihniyetle mücadele ederken, cemaat medyası henüz soruşturma aşamasındaki son operasyona ait hükümetin bile bilmediği ve doğruluğu tartışılır bilgileri açıklayarak Ak Parti’nin tamamen yolsuzluklara batmış bir parti olduğu algısını oluşturmaya çalışıyor/du.

Karşımızda devlete karşı mücadele eden şeffaf olmayan, illegal ve tam olarak tarif edilemeyen bir yapı söz konusu, cemaat desen cemaat değil, parti desen parti değil, örgüt desen hemen hedef tahtasına oturtulup imha ediliyorsun.

Bu yapı her iktidar döneminde devlet erkine şirin görünerek, çatışmayarak, takiyye yaparak belirli kazanımlar elde etti ve bugünlere geldi. Ak Parti iktidarı döneminde ise en muhteşem dönemini yaşadı. Son operasyonla birlikte cemaat için yolun sonu görünür oldu.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Cemaat dershane meselesini 17 Aralıktaki operasyonla çok farklı boyutlara taşıyarak aslında meselenin dershane olmadığını göstermiş oldu. Cemaatin bu kadar korkusuz ve pervasızca siyaseti dizayn etmeye çalışması arkasında dış mihrakların olduğunu akıllara getiriyor. İsrail’in, Amerikada’ki Neo-Con’ların ve birçok Avrupa ülkesinin Ak parti hükümetini ve Başbakanı istemediği biliniyor. Özellikle son operasyonda Halkbank’ın hedef alınmış olması İsrail’in ve Amerika’nın bu işin içinde olduğunun kanıtı olarak kayıtlara geçmiş durumda.

17 Aralık operasyonunun/kalkışmasının yolsuzluk ve rüşvet boyutuna gelince, başta Başbakan olmak üzere birçok bakan ve milletvekili bu konunun takipçisi olacaklarını, bu işlere bulaşanlar varsa kesinlikle gereğinin yapılacağını defalarca ifade ettiler. Buna rağmen muhalefet partileri ve cemaat medyası hariçten gazel okumaya devam ediyor.

Yolsuzluk yapan kim olursa olsun, olayın hukuki süreci sonuna kadar devam edecek ve varsa suçlu cezasını çekecektir. Bu konudan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

‘’Savcılar değiştiriliyor, emniyet müdürleri görevden alınıyor, hükümet bu operasyonu sulandırmak istiyor, yolsuzlukları örtbas edecekler’’ şeklindeki yaklaşımlar ne yazık ki gerçeği yansıtmıyor. Bu konudaki gelişmeler operasyonun yapılış şekline ve devlet içinde devlet olgusuna hükümetin verdiği haklı tepki olarak algılanmalıdır.

Operasyona ait gerçekler en kısa sürede ortaya çıkacak ve tartışmalar nihayete erecektir.

Sonuç olarak cemaat çok büyük bir yanlışın içinde ve farkında olmadan sonunu hazırlıyor, bu süreç cemaate çok büyük zararlar verdi böyle devam ederlerse vermeye de devam edecek.

Cemaat ya yıllar öncesindeki gibi sadece insanları iyiliğe çağıran ve kötülükten men eden bir hizmet hareketine dönüş yapar ya da intikam duygusu ve iktidar hırsıyla küçüldükçe küçülür.

Cemaat Başbakana ve hükümete karşı olan tavrını değiştirmediği taktirde samimi ve fedakar tabanını kaybetme tehlikesiyle de karşı karşıya kalacaktır. Vicdan sahibi hiçbir insan, tek amacı ülkesini kalkındırmak olan, son 10 yılda devrim niteliğinde icraatları kırmadan dökmeden gerçekleştiren bir Başbakana karşı yürütülen komploya sessiz kalmaz, kalmayacaktır.

Bunu, Gezi Parkı kalkışması sonrasında yurtdışı seyahatinden dönen Başbakanı havaalanında gece yarısı karşılayan yüzbinler ve Kazlıçeşme mitingine katılan milyonlar göstermiştir.

Başbakan ve ülkesini seven milyonlar bir kez daha siyaset mühendisliğine soyunanlara meydanı bırakmamakta kararlı.

Bu ülkenin ve bu milletin parlak yarınları için doğru olan da budur.

Ömer Faruk Söyler

———————————-
Ömer Faruk Söyler
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI