`Okul sorunu` – (Kürşat Bumin)

0
119

Yazının başlığında “Okul Sorunu” diyordum. “4+4+4″ün beraberinde getirdiği sorunlardan haberdarsınız. Altyapı sorunları gibi “üst yapı” sorunlarından da bugünlerde çokça söz ediliyor. Mesela geçenlerde bir yazarın 5. sınıftan itibaren

Yazılarıma iki haftaya yakın bir zamandır ara vermiştim. Bu inkıtanın birinci nedeni izin-tatil, ikinci nedeni ise haftada beş olan yazı sayımın üçe indirildiğini bildiren e-posta duyurusuydu. Gazete yönetimlerinin köşe yazarlarının yazı sayısının azaltıp-çoğaltması yönündeki kararlar almasından daha tabii bir şey olmayacağını ben de biliyorum. Ancak bu tür bir planlama-düzenlemenin yazarlara “İnsan Kaynakları” imzalı “soğuk” bir e-posta ile bildirilmesi doğrusu çok garibime gitti. Bu türden uygulamalar ile “büyük medya”da sıkça karşılaşıldığını duyuyorduk; ancak bu “soğuk” ilişki ile -üç beş ay ancak süren Yeni Binyıl dönemi dışında- 15 yıldır yazar kadrosunda yer aldığım Yeni Şafak`ta karşılaşabileceğim hiç aklıma gelmezdi… Son iki hafta içinde yeni düzenlemenin (“yeni konsept” diyelim!) nedeni hakkındaki sorularıma doyurucu bir cevap alamadığımı da söyleyeyim. Her ne ise de, eskinin “küçük” ama olumlu anlamda farklı Yeni Şafak`ı da belki artık “büyükler” kervanına katılıyordur, diye düşünüyorum… Demek ki bundan böyle sırasında -Alper Görmüş`le birlikte “Kronik Medya” sayfasını hazırladığımız dönemi de katarsak- haftada 10 yazı ile katıldığım (bu da olacak iş değildi ama bu ülkenin medyası böyle bir şeydi!) Yeni Şafak`ta üç gün (pazar, pazartesi, perşembe) karşınızda olacağım. Yeni düzenlemenin yazılarımın içeriğinden-niteliğinden kaynaklanmadığını neredeyse yemin billah ifade edildiğine göre tabii olarak ben de bu beyanlara inanmış durumdayım. “Hayırlısı” diyelim….

* * *

Yazının başlığında “Okul Sorunu” diyordum. “4+4+4″ün beraberinde getirdiği sorunlardan haberdarsınız. Altyapı sorunları gibi “üst yapı” sorunlarından da bugünlerde çokça söz ediliyor. Mesela geçenlerde bir yazarın 5. sınıftan itibaren haftada iki saat olmak üzere seçmeli ders olarak müfradata dahil edilen Kur`an-ı Kerim dersinin içeriğinin Diyanet İşleri Başkanlığı`nın düzenlediği “Kur`an Kursları” müfradatıyla çok benzer olduğuna dikkat çekmesi önemliydi. 28 Şubat uygulamasıyla en erken -eskinin- ilköğretim mezunlarına açık hale dönüştürülen bu kurslar -sanki- bu yanlış uygulamaya son vermek için 5. sınıflara seçmeli ders olarak yerleştirilmişti. Kur`an-ı Kerim dersinin Arapça harflerin öğretilmesiyle başlayacağı söyleniyor. Öğrenciler giderek güzel Kur`an okuma aşamasına ulaştırılacaklarmış. Ne dersiniz, bu programın başarılı olması mümkün mü? Öğrencilerin haftada iki ders saati koyulan hedefe ulaşabilmeleri mümkün mü? Bu durumda yapılması gereken, Kur`an Kursları`na devam için 28 Şubat`ta koyulan sınırı (ilköğretim mezunu olmak şartını) ortadan kaldırmak ve okuldaki Kur`an-ı Kerim dersinin bu kutsal kitabın içeriğinin öğrencilerin seviyelerine uygun bir meal-tefsir çerçevesinde güzel güzel anlatılması çok daha yerinde olmaz mıydı?

“4+4+4” sisteminin uygulaması başlarken hakkında en fazla haber yapılan konu 66 aylık çocukların oluşturduğu uzun test kuyruklarıydı. Hepimiz gazete ve televizyon ekranlarında izledik; her kesimden anne-babalar 66 aylık çocuklarını bu yıl okula göndermemek için hastanelere hücum etmişti.

Bu herkesin malumu konu hakkında -doğrusu- en incitici açıklama Başbakan Erdoğan`dan geldi diyebiliriz. Başbakan, bir televizyon programında konuya ilişkin şöyle diyordu:

“Rapor alanları evlatlarına ihanetle vasıflandırıyorum. `Benim evladım geri zekalı`… İki ayda mı iyi hale gelecek. “

Yakınımda evlatlarına “ihanet” eden anne-babalardan kimse olmadığı için bu insanların bu açıklamayı hangi duygularla karşıladığını bilmiyorum. Ama bana sorarsanız, anne-babaların çocuklarını –tamamen kendi açılarından- henüz uygun bulmadıkları bir ortama teslim etmekte tereddüt etmeleri ya da buna engel olmak için “yasal yolları”(!) kullanmalarından daha tabii bir şey olamaz, derim. “Zorunlu Okul” dediysek bu kadar da değil herhalde!..

Bu konunun şöyle önemli bir yönü de var: Bizde “Okul-Aile Birlikleri” adıyla anılan ve kendilerine asıl işlev olarak okulun kapısını-penceresini-tuvaletini onarmak görevi verilen “Veliler Birlikleri”nin rolü ve işlevi okullaşma oranını çoktan tamamlamış demokrasilerde bambaşkadır. Bu “Birlikler”, ellerini ceplerine atmadan çocuklarının Okul`da karşılaşacakları eğitim-öğretimin içeriği ile de son derece yakından ilgilidirler. Dolayısıyla, Başbakan`ın söz konusu açıklamasında olduğu gibi, anne-babaları (velileri) “evlatlarına ihanet” ile suçlamak yerine onların isteklerine kulak vermek, onları ciddiye almak gerekmez mi? Suskun ve hakarete reva görülen veliler, şu ya da bu biçimde devletin şekil verdiği “Okul”a asker yetiştiren bir kitle değildir herhalde… Dünyada artık nice zamandır “Başöğretmen” rolüne itiraz edilmiyor mu? Çocukların gelişiminde (tabii ki dinsel inançları da dahil olmak üzere) anne-babaların tercih hakkı artık temel haklar arasında sayılmıyor mu? Tarihte bazı kötü örnekleri olduğu gibi bir devlet “Çocuklar 3 yaşından itibaren doğru okula!” diye buyursa, söz konusu devlete bu hak sessiz-sedasız tanınacak mı?

Doğrusu ben, 66 aylık çocuklarını okula hazır bulmadıkları için psikiyatr-psikolog kapısında beklemek zorunda bırakılan anne-babaların (velilerin) rencide edildiğini düşünüyorum. Ayrıca unutmayalım ki, -Ivan İllich`in yıllar önce habercisi olduğu gibi- 66`ydı-76`ydı diye kavga ettiğimiz “Okul” çok uzak olmayan bir gelecekte bütün işlevini yitirip yerini bambaşka bilgi-kültür ağlarına terk edecek…Yani değer mi bu polemiklere…

Perşembe yazısında da (biliyorsunuz artık “haftada üç gün”e düştük!) benzer bir çerçevede “Okul Sorunu”nu gözden geçirelim.

 Yenişafak

———————————-
Kürşat Bumin
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI