Nasıl Bir Kaygımız Olmalı?

0
70

Alanya Sebilay Derneği’nde Cuma akşamları yapılan haftalık seminerlerde bu hafta KAYGI konusu işlendi.

Derneğimizde Cuma akşamları yapılan haftalık seminerde KAYGI başlığı işlendi.

Hakan Çakıcı konuşmasına medeniyetini inşa etmiş toplumların hayata “fikir, fıkh, tefekkür” temelinden bakabildiklerini, medeniyetini inşa edememiş yahut geçmişte inşa edip medeniyetleri çökmüş toplumların hayata ”eşya” üzerinden baktıkları tespitini Malik Bin Nebi’den alıntılayarak başladı.

Hakan Bey “İçine doğduğumuz ya da kendimize seçtiğimiz grubun genel alışkanlıklarını/yapa geldiklerini sorgulamadan hatta farkında bile olmadan taklit ediyoruz. Taklit ettiğimizi sadece alışkanlıktan yaptığımızı ya da aslında düşünmeyip öyle düşünmemiz gerektiği söylediği için o fikre sahip olduğumuzu bile fark edebilecek bir durumda değiliz. Bu bizde bilinç tutulmasına sebep oluyor. Bilinç tutulması durumunda, Kevser Suresi’nin de konusu olan “eşya” merkezli mantık – aynı ışığın olmadığı yerden karanlığın hakim olması gibi- insan mantığını işgal ediyor. Ne demek istediğimi namaz tesbihatlarının üzerinden düşünerek anlatmaya çalışmak istiyorum.” dedi.

Medeni topluluklar ile medeniyetten düşmüş ya da ona ulaşamamış toplulukların arasındaki temel farkın “irade” kelimesinde ifadesini bulan kaygı ve endişe varlığı veya yoksunluğu olduğunu söyleyen Hakan Çakıcı “kaygı ve endişe”nin toplumlarda direnç noktaları oluşturduğunu “kaygı ve endişe” yoksunluğunun toplumu sömürülebilir kıldığını söyledi.

Konuşmasına; “Bilinç ve kaygı duygusunun yitirilmesi halinde topluluğun bir duruş/inisiyatif/irade sahibi olamaz. Bilinç/kaygı ve irade sahibi olamayan bir toplumda “sömürülebilme yetisi” denilen ruh hali gelişir. Sömürme isteği, insani sapma halinde olan her toplulukta gelişe bilen kuvvetli bir arzudur. Ancak sömürme “sömürülme yeteneği” olmaya bir topluluk olmadan gerçekleşemez. Unutmayın ki 300 milyonluk Hindistan, toplam 2400 askerden oluşan sömürge gücü ile İngilizler tarafından yönetiliyordu. Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin Osmanlı ile savaşması için 4 yıl boyunca Hindistan’dan Şattül-Arap, Sina, Yemen, Süveyş, Basra, Ürdün, Şam, Bağdat, Azerbaycan cephelerine getirdiği Müslüman Hintli asker sayısı 700.000 rakamını bulur. Ayetin haber verdiği nice nitelikli az sayıdaki topluluğun niteliksiz çok büyük kalabalıkları çekip çevirebildiğini/onlara galip geldikleri halin dile gelmesidir bu hal.” Diyerek devam etti.

Katılımcılara 3 kısa video izlettiren Hakan Bey; bu videolar ile toplum baskısının bireyler üzerinde nasıl yönlendirici bir etki yaptığını hissettirmeye çalıştı. Toplumun gruplar, hizipler, cemaatler halinde yaşadıklarını kendilerinden öncekilerin ayak izlerini takip etmenin genel eğilim/genel toplum davranışı olduğunu hatırlatan Hakan Çakıcı buna direnebilenlerin irade/sorgulama/kaygı sahipleri olduğunu, Kuranda geçen takva kelimesinin de bu kavramlar çerçevesinde tercüme edilebileceğini/edilmesi gerektiğini dile getirdi.

Kendini ve toplumu sorgulayamayan toplulukların tüm çevreye “eşya” üzerinden baktığını söyleyen Hakan çakıcı, hayata eşya üzerinden bakan bir topluluğa silah verilemesi durumunda düşmanı tespit edemeyeceğini, güç verildiğinde o güç ile inşa edilecek bir hayalinin olamayacağını para verilmesi durumunda o paranın hayra gitmesinin mümkün olmadığını söyledi. Hayata eşya üzerinden bakan bir valinin (irade) bir komutanın (silah) ve işletme sahibinin (para) ellerine geçenle tüm yapabilecekleri kendileri ve aileleri için ev, araba, yazlık, sazlık vb almaktan ibaret olacaktır. Bu nitelikteki bir topluluğa güç, silah ya da para vermenin vermemekten farkı yoktur. Bir toplum kendi içlerindekini (dua, kaygı, endişe ümid vs) değişmedikçe Allah onların durumlarını düzeltmez dedi.

Türkiyeli Müslümanlar olarak durumumuzun eleştirdiğimiz, kınadığımız topluluklardan farklı olmadığını, sürekli yaptığımız namaz amelindeki tespihatlerden hareketle ispat edebileceğimi düşünüyorum diyen konuşmacı tespihatler üzerine bazı sorular sorup bu sorulara verilen cevaplar üzerinden değerlendirmelerde bulundu.

1) İnsan kimdir?

Bu soruyu cevaplayabilirsek kendimizin insanlık kefesinde nereye oturduğumuzu fark edebiliriz? Bu sorunun benim için cevabı önemli, çünkü vahyin muhatabı insandır? İnsanlığını yitiren ya da kendi insan tanımının içine giremeyen birine vahyin kendini açması mümkün değildir. Vahiy kendini insana açar.

2) Allah kimdir?

Allah kendini anlatır. Ancak kul, anlatılanın ne kadarını anlamıştır? Allah tanımımız, önsezilerimizden ve toplumdan örften/gelenekten bağımsız değildir ve kendine özgüdür. Kişinin kendi gönlünde yetiştirdiği ihdas ettiği iman kişinin Allah ile olan ilişkisini belirler.

3) Allah nelerden büyüktür?

Allah’u Ekber kelimesinin anlamı “Allah büyüktür”. Hayatımıza etken olan faktörlerden biri olarak Allah’ın teslim alıcı etkisi, bizi teslim alan diğer etkilerin hangilerinden daha büyüktür? Hayatın içinde Allah’tan başka teslim olduğumuz büyüklükler nelerdir?

4) Nelerden sığınırım Allah’a?

Euzü billahi, sığınırım Allah’a? Nelerden sığınırız Allah’a? Bizi ürküten korkutan endişelendiren meseleler, şeyler nelerdir? Şeytanın vesveseleri dediğimiz şeyler nelerdir? Rabbim sana sığınıyorum dediğimde peş peşe aklıma gelen kelimler nelerdir?

5) Nelerden Hamd olacak Allah’a?

Elhamdülillahi Rabbilalemin. Alemlerin Rabbine hamd olsun. Nelerden? Nelerden dolayı Rabbe hamd ediyoruz? Hamd şükür değildir. Peki, Hamd nedir?

6) Allah’ımın gücü neye yeter? (Gizli soru: Allah’ımın gücü nelere yetmez?)

Süphane rabbiyel aziym? Her şeyden aziym olan, Her şeye güç yetiren Allah, benim üzerimde nelere güç yetirebilir, nelere yetiremez? Allah’ımın karışamadığı müdahil olamadığı alanlar var mıdır? Nelerdir? Allah ile kurduğumuz ilişkinin fiiliyatı nedir?

7) Süphane rabbiyel ala. En yüce ismini anarım. Benim için en büyük isim sensin Rabbim? Peki diğer yüce isimler neler? Benim için hatırı yüksek olan diğer isimler nelerdir? Rabbim senin hatırını her hatırın üzerine de tutarım derken, nelerin hatırından daha yüksektir Allah’ın hatırı?

Bu ana sorulara aldığımız cevapların eşya nitelikli olduğunu çok rahat söyleyebilirim. Mesela Allah’ım sana sığınırım diyenlerin “kendilerinin ve çocuklarının başına gelebilecek kazalardan, hırsızlardan, yangından, araba kazasından, hastalıktan (kanserden) vs. den Allaha sığındıklarını söylediler. Hâlbuki Şeytan arabaları çarpıştırmaz, kimsenin parasını çalmaz, evleri yakmaz, kimseyi kanser etmez. Eşya odaklı mantık eşyalarının başına gelebileceklerden Allaha sığınıp yardım istiyor. “Rabbim, gel benim mülkümün koruyucusu ol” diyor. Ancak bu kelimeyi ilk olarak söyleyenin derdi “Rabbim günün içinde bana gelen şeytana kul olmuş, şeytanlaşmış tiplerin merhametimi, edebimi, hayâmı, cömertliğimi, insanlığımı çalmalarından sana sığınırım.” Demiş olması daha muhtemel değil midir?

Hakan çakıcı diğer sorular üzerine değerlemeler yaparak geceyi bitirdi.