Ana Sayfa Kuruluşlar Anadolu Öğrenci Birliği Mustafa Öztürk, Akademi Vizyon’un Konuğu Oldu

Mustafa Öztürk, Akademi Vizyon’un Konuğu Oldu

0
Mustafa Öztürk, Akademi Vizyon’un Konuğu Oldu

Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Çukurova Üniversitesi Akademi Vizyon tarafından düzenlenen programın konuşmacısı oldu.

Anadolu Öğrenci Birliği Adana Temsilciliği bünyesinde Çukurova Üniversitesi'nde faaliyet yürüten Akademi Vizyon Kulübü, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı ve Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Öztürk'ün konuşmacı olduğu "İslam'ın Başlangıcından Günümüze Kur'an Tefsirinin Halleri" başlıklı bir program düzenledi.

12 Aralık Pazartesi günü İ. Akif Kansu Toplantı Salonu'nda gerçekleşen programa Anadolu Platformu Teşkilat Başkanı ve Ülfet Derneği YK Başkanı Gazi Kılıçparlar, AÖB 12. Bölge Sorumlusu Yakup Kölay, Akademi Vizyon Kulübü yöneticileri, üniversite öğretim üyeleri ile öğrencilerden oluşan yaklaşık 250 kişi katıldı.

Yapılan giriş konuşmasının ardından Akademi Vizyon Kulübü Başkanı Merve Şahin bir selamlama konuşması gerçekleştirdi. Merve Şahin'in konuşmasının akabinde Prof. Dr. Mustafa Öztürk sahneye davet edildi.

Mustafa Öztürk, “İslam'ın Başlangıcından Günümüze Kur'an Tefsirinin Halleri” konulu konferansta şunları dile getirdi:

“Bildiğiniz gibi dün çok acı bir olay yaşadık.

Türkiye'nin inisiyatif alma iradesini beyanı sonucu kritik bir evreden geçiyoruz. Acı her yerde artık. Ama size söyleyebileceğim şey; kin biriktirin, öfke biriktirin, yaşananları kanıksamayın, acınızı unutmayın.

Kur'an'ın nazil olduğu dönemde yorumun öznesi vahiy, nesnesi peygamberdi.

Yani aslında Kur'an peygamberi tefsir ediyordu.

Sahabe peygambere bir konu hakkında sorular soruyor. Bazen bu sorular lüzumsuz hal alıyor. Bunun üzerine Kur'an onların durumunu da şöyle tefsir ediyor:

‘Olur olmaz yere soru sormayın. Üstünüze vazife olmayan şeyleri karıştırmayın. Eğer sorunuzun cevabını bulursanız canınız sıkılabilir.’

Sizce tefsir eden kim, edilen kim?

Biz zannediyoruz ki sahabe Kur'an'ı tefsir etmiştir. Halbuki sahabe Kur'an'ı değil Kur'an sahabeyi tefsir ediyor.

Peygamber efendimizden de sahabeden de Kur'an'ın şu ayeti bunu dedi, bu ayeti şunu demek istedi diye çok bilgi gelmiyor. Ne zaman bu tür bilgiler patlak veriyor ? Sebebi ne ?

Vahyin konusu olan nesil artık yok

Vahiyle canlı bir diyalektik ilişki içerisinde olan bir zemin yok.

Vahyin alıcısı yok.

Ne var elde ?

İki kapağın arasına girmiş, tabir caizse mumyalanmış bir metin var. Fakat bu mumyalanmış metnin yirmi üç yıllık bir hikayesi var. Hikayenin kahramanları tarih sahnesinden çekilip gitmişler. Biz kalmışız cümlelerle baş başa.

Ama bu ikinci Müslüman nesil şunu çok iyi biliyor: Bu ayet boşluktan zembille inmedi. Bu ayet inerken bir şeyler olup bitiverdi. Dolayısıyla ayet bir sorun çözmüştü.

Tâbiûn bunu araştırmanın yoluna koyuluyor. Koyulur koyulmaz ister istemez tefsir rivayetleri inanılamayacak derecede artmaya başlıyor. Fakat Peygamber efendimizin, gelecek nesillere bırakın tefsir mirası bırakmayı, bir Kur'an metni miras bırakmayı bile tasarlamadığını biliyoruz. Bu cümle iddialı bir farkındayım. Ne demek istiyorum bununla birlikte ? Şunu demek istiyorum:

Peygamber efendimizin de sahabenin de tefsir anlayışı bizimki gibi değildi.

Onlar için Kur'an, yaprakları çevrile çevrile okunası, tek tek ayet ayet tefsir olunası bir metin olarak hiçbir zaman algılanmadı. Yaşadıkları hayatı nasıl yaşayacakları, karşılaştıkları sorunları ne şekilde çözecekleri konusunda doğrudan Allah'tan intikal eden bir rehberlik, kılavuzluk gibi algıladılar. Kılavuz beyanda bulununca gereğini derhal yaptılar. Yani onlar için hayatın içine karışmış bir rehberliğin yani bir öğretmen önderliğindeki bir sınıfın, öğretmenin talimatlarıyla edip eylemesi ne şekildeyse Peygamberin ve sahabenin Kur'an'la ilişkisi de o şekildeydi.

Peki ama peygamber Kur'an'ı yazdırmıştı, diyebilirsiniz. İşte o yazdırması da bize gösteriyor ki Kur'an'ı gelecek nesillere bırakmak gibi bir amaç gütmüştür.

Onu yazdırdığına dair bir bilgimiz var ama şuna dair de kesin bir bilgimiz var:

Hazreti Ömer Hazreti Ebubekir'in halifeliği sırasında, 'Yemame savaşında şu kadar hafız şehit düştü. Kur'an kaybolup gidecek, derhal bu Kur'an'ı iki sayfa arasında toplayalım.' dediğinde Hazreti Ebubekir, 'Biz Rasulullah'ın yapmadığı işi nasıl yapabiliriz?' demiştir.

Peygamberimize bu kadar yakın bir insanın böyle bir teklifi bu şekilde yadırgamasını nasıl izah edersiniz ? İşte buradan anlayabilirsiniz ne demek istediğimi.

Tefsir ilk bakışta bu Kur'an'ı Kerim'in biz Müslümanlar olarak varlığımızı, asıl kimliğimizi, hayata bakışımızı, eşyaya bakışımızı, dünyadaki yaşantımızı, ahiretteki akıbetimizi kendisine göre ayarladığımız, belirlediğimiz, bütün varoluşumuzu onun izahları beyanları çerçevesinde izah etmeye çalıştığımız bir kitapsa ve buna biz inanmışsak bununla olan bağımızın ve aidiyetimizin kopma imkan ve ihtimali yoktur. O zaman bu kitabın bize de söyleyeceği bir şeyler vardır. O zaman bu kitap bugünde tefsir edilmeli ve yorumlanmalıdır. Fakat tarihe baktığımızda bu Kur'an'la ümmet-i Muhammed'in ilişkisi bu kadar naif, samimi, içtenlikli ve gerçekten ‘Kur'an bize ne diyor onu anlayalım da bihakkın onu elimizden geldiğince hayata taşıyalım.’ gibi bir niyetten ziyade Kur'an'ın sahip olduğu sembolik sermayenin istismarı şeklinde cereyan etmiştir. Bu çok esef verici bir şeydir. Sebebe diyebilirim ki, Peygamber efendimizin naaşı daha toprağa girmeden sahabenin arasında patlak veren ihtilaftan(halifenin kim olacağı konusu) başlayıp Hicret'ten otuz altı sene sonra miladi 656'da Cemel Vakası, bir sene sonra yani Sıffin Savaşı'nda Müslümanların yaşadığı o derin travmanın yükü 1400 yıllık tefsir tarihine damgasını vurmuştur. Ve bu 1400 yıllık yük Kur'an'ın sırtına da yamanmıştır. Bugüne kadarki tefsir çalışmalarımızda vardığımız sonuç budur. Şimdi bugün İslam dünyasını şöyle dikkate alalım:

Ayakta kalan iki büyük mezhep nedir?

1. Ehl-i Sünnet: Bir milyar altı yüz milyon Müslüman'ın yüzde doksanına yakın bir kesimini temsil ediyor.

2. Şia

Bu mezheplerin ayrılma tarihi nereye dayanıyor?

Hazreti Ali'nin imamet ve hilafet hakkının gasp edilmesine dayanıyor.

Kur'an'ın şii şekliyle yorumlanışıyla sünni şekliyle yorumlanışının hikayesi ve ayrılma zemini nereye kadar götürülüyor?

Çatışma, Kur'an üzerinden meşruiyet arayışları ve Kur'an'ı herkesin kendi bulunduğu durumu onaylayıcı, kendi pozisyonunu tahkim edici bir argüman gibi kullanılma hikayesi Peygamberin vefat ettiği güne kadar uzanır.

Ne kadar acıdır ki ‘Müslümanlar kardeştir.’ den tutun , Enfal Suresi'nin başında, ''Dağılmayın, gevşemeyin, birbirinize düşmeyin; gücünüz gider, kuvvetiniz azalır. Allah'ın ipine sımsıkı sarılın…'' gibi onlarca ayete rağmen maalesef Kur'an'ı Kerim tarih boyunca mezhepler, ekoller, fırkalar arasında toparlayıcı, ihtilafları azaltıcı bir metin olarak kullanılmaktan ziyade ayrıştırıcı, fırkalaştırıcı bir metin olarak kullanılmıştır.

Her mezhebin birbirini ehl-i bidat ve dalalet, kısacası sapkın olarak gören her bir mezhebin Kur'an'dan tedarik ettiği ve kendi durumunu meşrulaştıracak kadar cebinde ayeti var mı ? Var. Kaderi inkar edenin ayeti var, etmeyenin var. Kader hem vardır hem yoktur diyenin var. Bu nasıl bir kitap ki bütün farklı iddialara temel olacak içerik barındırıyor (!) ? Her yaptığınıza, her fikrinize ayeti kılıf etmek zorunda mısınız?

Bir yorumu alıyorsunuz, o yorum üzerinden insanları eleştiriyorsunuz ve bunun adını Müslümanlık koyuyorsunuz. Bunun bize ne faydası var ?

Birileri dini iktidar olarak kullanmak için uğraşıyor.

Demek ki din, din değildir. Din, iktidardır.

'Sen ehl-i sünnet değilsin!'

Bu, işe yarar çünkü bunun yarattığı kaosun sonucu kavga, sonucu ceza…

Ve bütün bunların sonucunda insanlara kıyıyorlar. Bu oyuna gelmeyin.

Benim bakış açımı taşımayanların dindarlığını sorgulamak benim vazifem değil. Bu, bu dinin sahibinin vazifesi.

Biz murad-ı ilahiyi kendi görüşümüzle eşitleyemeyiz. Biz,’Kur'an'ın şu ayetine benim yüklediğim yorum Allah'ın kastettiği manamın aynısıdır.’ dersek haşa kendimizi Allah'la bir tutmuş oluruz.

Herkes dini manada ‘ayranım ekşi’ dememeye yeminli gibi.

Kaynak kullanma bilinci sıfır.

Bir meal yazdım; yazarken amacım şuydu:

Şu mezhebi haklı çıkaracağım, öbürünü haksız çıkaracağım. Beni mezhep ilgilendirmiyor. Eğer ulaştığım bilgiler şianın iddiasını doğruluyorsa şia haklıdır derim. Sünniliği doğruluyorsa Sünnilik haklı derim. Ben mezhebimi severim, ama hakikati daha çok severim.

Meali de böyle yazmaya çalıştım. Mümkün mertebe ilk kaynaklara gidebildiğim kadar gitmeye çalıştım.

Bizim tefsire dair en kalıp bilgilerimizin bile yarıdan fazlası yanlış, biliyor musunuz ? Rivayet tefsiri nedir, dahil. Onların bile baştan sona revize edilmesi gerekiyor.

Fakat hep eski köye yeni adet getirme peşindesin, diye uyardılar beni.

İçinde bulunduğumuz çağın bize benimsetmeye çalıştığı normlar var:

‘Kepenklerinizi kapatın, dış dünyayla ilişkilerinizi kesin.’

Sürekli bir kimliği grup kimliğinin içine atıyoruz ve kendimizi bu grup kimliğinin içinde eritmeye çalışıyoruz. Çünkü bu bizi;

1. Karar vermekten

2. Araştırmaktan, didinmekten kurtarıyor.

Bu gruplar kuşkusuz konvansiyonel nitelikteki grup ve cemaatlerdir. Ve bu grupların temel felsefesi şudur:

‘Kapıdan içeri girmenin ilk koşulu, kendi benliğinden vazgeçmektir.’

Mesela bu grup, Akademi Vizyon Kulübü, konvansiyonel bir grup değil. Neden?

Çünkü tamamen farklı görüşlere sahip olan İhsan Fazlıoğlu'nu, Yusuf Kaplan'ı ve beni faaliyetlerine dahil edip konferans vermek için davet edebildiler. Farklı görüşlere saygı duyup onlara ayrı ayrı değer verdiler ve onları dinlediler.

İnsan konuşurken sözünün coğrafyasını bilip de konuşmalı.

Basit bir dille dini söylem üretmeyin.

İradenizi, inisiyatifinizi asla bir insan evladına tabi kılmayın.

Mezhebinizi sevin, ona tabi olun, ama farklı görüşler arasında mukayese etmeyi de kendinize prensip edinin.

Çalışmaktan, didinmekten ve araştırmaktan asla vazgeçmeyin.”

Konuşmasının ardından Mustafa Öztürk'e Akademi Vizyon Kulübü çalışmalarına sunduğu katkılardan ötürü Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Sami Kılınçlı tarafından plaket ve hediyesi takdim edildi.