Mustafa Kemal Ve Muhalifleri

0
146

Mustafa Kemal’i Milli Mücadele liderliğine taşıyan tarihsel koşulları bir yana bırakırsak, yüksek zekâsının ve hırslı kişiliğinin bu yükselişte önemli payı olduğu açıktır.

AYŞE HÜR 

Mustafa Kemal’i Milli Mücadele liderliğine taşıyan tarihsel koşulları bir yana bırakırsak, yüksek zekâsının ve hırslı kişiliğinin bu yükselişte önemli payı olduğu açıktır. Milli Mücadele’nin asker üyelerinden Fahrettin Altay’ın aktardığı bir hikâyeye bakılırsa, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) güçlü adamı Enver, Çanakkale Savaşları sırasında, “Siz Mustafa Kemal’i benim gibi tanımazsınız. Vakıa çok değerli, fakat o nisbette de haristir. Emin olun, şimdi liva yaparız. Kolordu kumandanlığı ister. Onu yaparız, ordu kumandanlığı ister. Ordu kumandanı yaparız, başkumandanlık ister. Ona da peki desek, yine kâfi görmez. Daha büyüğünü ister. Çünkü hırsına hudut yoktur. Bu sebeple, onu azar azar vererek gayet maharetle idare etmek, hoş tutmak lazımdır” demiştir. 
            Bu konuşma Mustafa Kemal’e aktarıldığında “Ben Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim” diyerek, hakkındaki yargıları adeta onayladığı bilinir. Mustafa Kemal, yakın arkadaşı Yunus Nadi ile yaptığı bir sohbette, Mütareke döneminde Ahmet İzzet Paşa’nın oluşturacağı hükümette kendisine Harbiye Nazırlığı’nın verilmesi için çektiği telgraftan bahsederken “Kendisi bunu mansıp (rütbe, mevki) hırsı ile yorumlamış. Halbuki ben adamlarımızı biliyordum. Orada memlekette yapılacak hizmeti, en büyük salahiyetle ancak ben yapabilirdim. Eğer ben o kabinede bulunsaydım, işi daha İstanbul’un eşiğindeyken hallederdim…” diyerek, kendine olan aşırı güvenini anlatmıştır. Bu güven öylesine büyüktür ki, ileriki yıllarda, kendisine muhalefet eden herkesi teker teker saf dışı etmesinde hiçbir yanlışlık görmeyecektir. 

                                    ‘Emirlerin Yerine Getirilmesi’ 
            Kendisine “İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz” diyen Halide Edip’e “Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz” diyen Mustafa Kemal’in öngörüsü doğru çıkmıştır. 
            Ancak, dava arkadaşlarının en büyük mücadelesi, onun liderliğini önlemek değil, diktatörlük eğilimlerini frenlemek yolunda oldu. “Onbaşı” diye hitap ettiği Halide Edip’e “Ben hiçbir eleştiri, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin yerine getirilmesi[ni istiyorum]” demesi ile Nutuk’ta, “Tarih, itiraz kabul etmez bir şekilde ispat etmiştir ki, büyük meselelerde muvaffakiyet için kabiliyet ve kudreti sarsılmaz bir Reis’in vücudu lazımdır” demesi eylemlerinin ardındaki mantığı açıklar. 

                                    Fevzi Paşa sevgisi 
            Yine de 1919’da Samsun’a doğru yola çıkmasıyla, 1926’da İzmir Suikastı Davası arasında kalan yedi yıl içinde Milli Mücadele’ye birlikte başladığı arkadaşlarından ikisi dışında hepsini tasfiye etmesini anlamak pek kolay değildir. Bu iki kişiden biri olan Mareşal Fevzi Çakmak’a duyduğu sevgi hakikaten özeldir. Bazı araştırmacılar bunu Fevzi Paşa’nın siyasi hiçbir hırsı olmamasına bağlar. Paşa’nın isminin Osmanlıcada ‘kuzu’ kelimesiyle benzer şekilde yazılmasından kalkarak yapılan ‘Kuzu Paşa’ esprisi bunu doğrular niteliktedir. 
İkinci ‘en çok sevdiği kişi’ ise İsmet İnönü’dür. Falih Rıfkı’ya göre, Milli Mücadele’nin başında Anadolu’ya birlikte gitmeyi öneren Mustafa Kemal’e, ‘yeni evlendim, beni biraz rahat bırak’ diyen; 1920 yılı başında kısa süreliğine Anadolu’ya geçip hemen İstanbul’a dönen, en sonunda İngilizlerin çerçevesini çizdiği ‘ya Malta, ya Anadolu’ ikilemi yüzünden adeta harekete katılmak zorunda kalan İsmet İnönü’ye 6 Ağustos 1933’te çektiği bir telgrafta, “İsmet sen büyük adamsın. Hassas olduğun kadar his veren adamsın. Sen benim sözlerimi okurken gözlerin yaşarmış; ya ben seni okurken hıçkırıklarla ağladığımı söylersem, inanır mısın? Bu duygularımı sonradan değil, kimsenin yanında değil, yatak odama çekildikten sonra mahremimde yazıyorum. Sen beni muhakkak çok seviyorsun. Ya ben seni!” demesi, bu sevginin şaşırtıcı boyutlarını gösterir. 
            Ama, Mustafa Kemal’in sevgisini kazanmayı başaramayan, ya da muhafaza edemeyen diğer kişilerin örneğin Cavit Bey, Küçük Talat, Dr. Nazım Bey ve Kara Kemal gibi İttihatçı yoldaşlarının; Milli Mücadele’ye birlikte başladığı Çerkes Ethem, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuad Cebesoy, Cafer Tayyar Eğilmez, Kazım Özalp, Ali İhsan Sabis Paşa, Rüştü Paşa, Mersinli Cemal Paşa gibi silah arkadaşlarının; Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar gibi entelektüel dostlarının, Rıza Nur, Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni (Ulaş) Bey gibi siyasi şahsiyetlerin akıbeti hiç de iyi olmamıştır. Kimi görevden alınmış, kimi sürülmüş, kimi İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış, kiminin siyasi hayatı ebediyen sona ermiş, kimi öldürülmüştür. 
            Bu yazı dizisinde, Mustafa Kemal’le muhalifleri arasında, kimi kişisel, kimi siyasal, kimi ideolojik nedenlere dayanan çatışmaların perde arkasına göz atmaya çalışacağız. Böyle mütevazı bir çalışmada, bugüne kadar genel kabul görmüş ‘doğruları’ tersyüz etmek gibi iddialı bir hedefin gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Sadece yeni sorular üretmeyi umuyoruz. Bu soruların yeni cevaplara neden olması ise, araştırmacıların olduğu kadar okuyucuların da çabasını gerektiriyor. 

                                    Büyük Hayaller mi, Gerçekçi Hedefler mi? 
Enver, geleceğin Gazneli Mahmut’u veya Cengiz’i olmak için Türkistan’a yürüyordu. Mustafa Kemal ise daha sınırlı bir hedefe, Anadolu’da kurulacak bir ulus-devlete odaklanmıştı. 

            Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, 2/3 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile İstanbul’u terk eden İttihat ve Terakki liderlerinden Talat, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal’e, ‘Karakol’ adlı bir örgüt kurmalarını ve Anadolu’da mücadeleye devam etmelerini önermişti. Enver ise Teşkilat-ı Mahsusa’nın isminin, ‘Umum Alemi İslam İhtilal Teşkilatı’ olarak değiştirilerek eski faaliyetlerine devam etmesini istedi. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya Karakol tarafından gönderildiğini, ancak daha Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) sırasında Karakol’un faaliyetlerine karşı çıktığını biliyoruz. Karakol’un liderlerinden bir bölümünün, 16 Mart 1920’de işgal edilmesi sırasında tutuklanmasıyla örgüt iyice zayıflayacak ve Mustafa Kemal İTC vesayetinden biraz daha kurtulacaktı. 
            Ülkeyi terk ederken bile ayrı örgütler kurmayı düşünen İTC liderlerinin ilişkileri, sürgün yıllarında da iyi olmadı. Bazen aynı şehirde oturdukları halde aylarca görüşemeyen liderler, daha çok mektupla temas kurdular. Birçoğu Hüseyin Cahit (Yalçın), Cemal Kutay ve Şevket Süreyya Aydemir tarafından yayımlanan bu mektuplarda sürgünde yaşamanın zorlukları hissedilirken, kullanılan dilin duygusallık, kırgınlık, umut, öfke gibi değişik duygular arasında gidip gelmesi, parasal ve ailevi meselelerin sıkça siyasi meselelerin önüne geçmesi gibi hususlar dikkati çeker. 

                                    Stratejik Farklılıklar 
            İkili, Mustafa Kemal’le yazışma işini Talat’a bırakmıştır. Cavit Bey, anılarında, Talat’ın ‘Sarı Paşa’ dediği Mustafa Kemal’e, hareketin başı edasıyla yolladığı mektuplara, o sırada yeterince güçlü olmadığı için, uzun cevaplar vermek zorunda kalan Mustafa Kemal’in, “Biz çabalıyoruz, Berlin’deki[ler] bizim yaptıklarımızı kendilerine mal ediyorlar” diye şikâyet ettiğini yazar. Talat, önce Anadolu hareketini desteklemeyi, Anadolu’da başarı kazanıldıktan sonra bir siyasi parti kurarak iktidarı kontrol etmeyi planlarken, Enver, Anadolu hareketinin derhal başına geçmeyi ve ardından Asya içlerine yayılacak bir imparatorluk kurmayı hayal ediyordu. Ancak mektuplara bakılırsa, Talat’ın önerdiği strateji de Pan-İslamist ve Pan-Türkist boyutlar taşıyordu. 
            Hem İngilizleri hem de Rusya’yı karşısına alacağı belli olan bu stratejide, Talat, İngilizlere karşı Rusya’nın desteğinden medet umuyordu, ancak Rusya’nın desteğini nasıl sağlayacağı konusunda gerçekçi bir açıklaması yoktu. Talat’ın ikinci planı Araplar ve Türkler bağımsızlıklarını elde ettikten sonra Avusturya-Macaristan örneğine benzeyen ‘federatif İslam devleti’ kurmaktı. I. Dünya Savaşı’na girerken kendine Mısır krallığını seçen Cemal, Afganistan ve Hindistan’da İngilizlere karşı bir İslam ihtilali yapmak için Rusların desteğini sağlamaya çalışırken, Enver, İngilizlerin icazetiyle, geleceğin Gazneli Mahmut’u veya Cengiz Han’ı olmak için Türkistan’a doğru yürüyordu. 

                                                Rusya’yla ilişki 
            Mustafa Kemal ise daha sınırlı bir hedefe, Anadolu’da kurulacak bir Türk ulus devletine odaklanmıştı. Gerçi Mustafa Kemal de Rusya’nın silah ve para desteğine güveniyordu. Hatta, Kazım Karabekir’in iddia ettiği gibi bu uğurda, ‘Bolşevik prensipleri’ kabul etmeyi bile düşünmüştü. Ancak askeri başarılar geldikçe, bu planı uygulamasına gerek kalmadı. 
            Nitekim, Ocak 1921’de, önce ülkedeki sol muhalefeti tasfiye etti, ardından Moskova’ya, “Anadolu Büyük Millet Meclisi Hükümeti namına hiçbir suretle mezun olmadıklarının Enver, Talat ve Cemal Paşalara tebliği” konulu bir mektup yolladı. Mustafa Kemal, Talat-Enver ikilisi ile arasındaki farkı, TBMM’de 1 Aralık 1921’de yaptığı konuşmada şöyle koydu: “Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar görünen sahtekâr insanlar değiliz. Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislâmizm yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlar da ‘yaptırmamak için bir an evvel öldürelim’ dediler. Panturanizm yapmadık. ‘Yaparız, yapıyoruz’ dedik ve yine ‘öldürelim’ dediler. (.) Bütün dava bundan ibarettir. (.) Haddimizi bilelim!” 

                                                Berlin ve Türkistan 
            ‘Haddini bilen’ Mustafa Kemal ülkede olmanın avantajıyla ipleri yavaş yavaş elinde toplarken, sürgünde onun bunun himmetiyle hareket etmeye çalışan Talat, 15 Mart 1921’de Berlin’de bir Ermeni tarafından; Cemal, 21 Temmuz 1922’de Tiflis’te Rus veya İngiliz istihbaratı için çalışan Ermeni veya Gürcü eylemciler tarafından; Enver ise 4 Ağustos 1922’de Türkistan’da Kızıl Ordu tarafından öldürüldüler. Mustafa Kemal, dikkatini içerideki muhaliflerine vermeye başladı. Sonuçta Mustafa Kemal’in ‘gerçekçi’ politikaları uygulandı. Bazı tarihçiler Rusya’nın Enver’i Mustafa Kemal’i kontrol etmek için kullandığını söylerken, bazı tarihçiler ise, Mustafa Kemal’in hiç de imkânsız olmadığı halde Musul’u bile bırakmasıyla sonuçlanan gerçekçiliğinin, İttihatçı önderlere duyduğu kişisel antipatiyle çizilmiş dar görüşlülük sınırında gezindiğini söylerler. Onlara öre, Enver’in ütopik planlarının aslında İngilizleri ve Rusları, Mustafa Kemal’in ‘gerçekçi’ planına razı etmekte önemli bir rol oynamıştır. Kazım Karabekir de, farklı yollardan, benzer iddialarda bulunur. 

                                    Mustafa Kemal-Enver Çekişmesi 
Enver Paşa, Harbiye Nazırı Vekiliyken Naciye Sultan’la evlendi. Sabiha Sultan’sa Mustafa Kemal’in evlenme talebini geri çevirmişti. 

            Mustafa Kemal’in bildiğimiz ilk muhalifi Enver’dir. Hırslı kişiliğine rağmen II. Meşrutiyet’in önderliğini Enver’e kaptıran Mustafa Kemal, 31 Mart Olayı’ndan sonra askerlerin siyasete karışmaması yolundaki tavsiyesi ile Enver’i kızdırınca, kendisine Trablusgarp yolu görünmüştü. 

                                                Balkan Savaşları 
            Balkan Savaşları sırasında düşman, Edirne önlerinde boy gösterince, Mustafa Kemal İstanbul’a döndü ama Edirne’nin düşmana bırakılmasını önlemek için Mustafa Kemal’in itirazına rağmen Babıali Baskını’nı yapan ve bir süre sonra Edirne’nin geri alınmasıyla stratejisinin doğru olduğu anlaşılan Enver’in yıldızı tekrar parlayıp Harbiye Nazırı olduğunda, ilk işi, Edirne’ye ilk giren birliklerin başında bulunduğu için kıskandığı Mustafa Kemal’i pasif Sofya Askeri Ataşeliği’ne göndermek oldu. 
            Bir süre sonra Genelkurmay Başkanlığı’na talip olan Mustafa Kemal’e itiraz yine Enver’den geldi. Mustafa Kemal’in şansı ancak Sarıkamış faciasından sonra döndü, fakat Enver, Çanakkale ziyaretinde, Anafartalar’daki başarısından sonra bile Mustafa Kemal’in grubuna uğramadı. 
            Bu çekişmeye bir de, Mustafa Kemal’in Enver Paşa gibi padişah damadı olmak için Vahidettin’in kızı Sabiha Sultan’a talip olması, ancak reddedilmesinin yarattığı burukluğu eklersek, ikili arasındaki çekişmenin hiç de sıradan olmadığını tahmin edebiliriz. 

                                   Mustafa Kemal ve Muhalifleri (2)

 

            Tarihimizin her açıdan karanlıkta kalmış bir döneminin belki de en karanlık figürlerinden biridir ‘Çerkes’ Ethem Bey. Mustafa Kemal’e, Yunus Nadi’ye ve Nâzım Hikmet’e göre ‘vatan haini’dir. Cemal Kutay’a göre ‘büyük Turancı’, ‘milli kahraman’; Doğan Avcıoğlu’na göre ‘başıbozuk’, ‘çeteci’; Bolşeviklere göre “Kemalistlerin solun içine yerleştirdiği provokatör”; İngilizlere göre ‘Alman ajanı’, Almanlara göre ‘Antant ajanı’dır. Kendisi ise “Belki çok hatalarım oldu; fakat asla vatan haini olmadım” demişti. Üstelik bu tanımlardan hangisinin doğru olduğuna bugün de karar verilemedi. Peki, Milli Mücadele’ye katıldığı 1919 yılından Yunanlılara sığındığı 1921 yılına kadarki dönemde ne olmuştu ki, Ethem Bey böylesine tartışmalı bir figür haline geldi? 
            Kafkasya’dan göç eden Çerkes boylarından Adigelerin, Şapsığ Oymağı’nın Dipşov Ailesi’nden gelen Ethem Bey, 1886’da bugün Balıkesir’e bağlı olan Emreköy’de doğdu. Ziraat ve değirmencilikle geçinen ailenin beş oğlunun en küçüğüydü. İki ağabeyi Rum çetecilerle savaşırken ölmüş, Reşit ve Tevfik beylerse Askeri Okul’dan mezun olmuştu. 19 yaşında evden kaçıp İstanbul’a gelen Ethem, Bakırköy Süvari Küçük Zabit Mektebi’nden mezun olduktan sonra Bulgar cephesinde savaştı. I. Dünya Savaşı sırasında, daha önce babasının da üye olduğu İTF’ye ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya katıldı. Kardeşi Reşit’le kendisini Milli Mücadele’ye davet eden kişinin yine Çerkes asıllı Rauf (Orbay) Bey’e bağlı görev yapan Bekir Sami Bey olduğu sanılır. 
                                                ‘Düzenli’ Güç Yokluğu 
Ankara’ya karşı isyanların bastırılmasında önemli rol oynayan Çerkes Ethem (Atatürk’ün solunda) hizmetleri için Mustafa Kemal’den bir tebrik telgrafı da almıştı. 

            Ethem Bey, hapishanelerden salıverdiği suçluların ağırlığını oluşturduğu 3-4 bin kişilik birliğiyle Salihli Cephesi’ni kurduğunda, ortada Ege’yi işgal eden Yunan kuvvetleriyle savaşacak düzenli ordu diye bir şey yoktu. Dahası yıllardır süren savaşların verdiği büyük bıkkınlık yüzünden sayıları 300 bine ulaşan asker kaçakları ciddi bir sorun haline gelmişti. Nitekim Meclis tarafından, ‘Kuvva-i Seyyare ve Kuvva-yı Tedibiye Umum Kumandanı’ ilan edilen Ethem Bey’in birlikleri Bolu, Adapazarı, Düzce ve Anzavur Ahmet ayaklanmalarını bastırdıktan sonra Mustafa Kemal, 2 Mayıs 1920’de Ali Fuad Paşa aracılığı ile çektiği telgrafta, “Başarıları ve hizmetleri kurtuluş tarihimizde en parlak satırları işgal edecektir” diyerek ondan övgüyle bahsetti, Meclis’teki bazı mebuslar kendisine ‘Ümid-i Halas’ (Kurtuluş Ümidi), ‘Münci-i Millet’ (Milletin Kurtarıcısı), ‘Kahraman-ı Millet’ diye övgüler düzdü. 
Ankara hesabına yazılacak tek bir başarının olmadığı o karanlık günlerde, Ethem Bey Yozgat’ta patlak veren Çapanoğlu İsyanı’nı bastırması için davet yapıldığında Meclis’e hitap ederek, “…Orta Anadolu’da ve bir köşede hiçbir ecnebi ve İstanbul Hükümeti ile irtibatı kalmayan Yozgat İsyanı’nı söndürmekten acizsiniz. Anladığım şudur ki, bidayetten beri hâlâ vaziyeti kavrayamadınız ve yahut da şahsi ve daha ehemmiyetsiz şeylerle meşgul oluyorsunuz. Ve belki de (.) tamimler, tebliğler, konferanslarla her şey olup bitiverecek sandınız ve aldandınız, af buyurunuz. Bu serzenişten muradım, bu gafletler tekerrür etmesin temenniyatına mebnidir. Ben bu kalan isyan meselesini emriniz üzerine uhdeme alıyorum. Ve sizleri bu gaileden kurtaracağımı ümit ediyorum” diye böbürlenmekten kendini alamadı. 

                                                Mustafa Kemal’in Kutlaması 
            Meclis’in ‘Ethemci’ olduğunu bilen Mustafa Kemal bu sözleri sineye çekmiş, hatta Ethem Bey isyanı bastırıp Ankara’yı büyük bir beladan kurtardıktan sonra, kendisine, “Bütün kalbimle zatıalilerinizi ve kahraman savaş arkadaşlarınızı kutlarım” şeklinde bir telgraf yollamıştı, ama artık Milli Mücadele’nin liderliğini Ethem Bey’e kaptırdığının farkındaydı. Bu yüzden, Ethem Bey, isyanda kusurlu gördüğü Ankara Valisi Yahya Bey ve Refet (Bele) Bey’in, cezalandırılmak üzere Yozgat’a gönderilmesini istediğinde, bu talebe ‘hayır’ dedi. Bu tavra sinirlenip, “Ankara’ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı Meclis önünde asacağım” dediği rivayet olunan Ethem Bey’in, Yozgat dönüşü, Sovyet Rusya’nın gözüne girmek için Mustafa Kemal tarafından eski İttihatçılara kurdurulan ‘İslamcı-bolşevik’ Yeşil Ordu Cemiyeti ile temasa geçmesi ise alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Mustafa Kemal ilk iş olarak Yeşil Ordu Cemiyeti’nin kapatılmasını emretti. 

                                    Nasihat Heyeti 
            Sıra askeri başarıların sorgulanmasına gelmişti. 24 Ekim 1920’de, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuad (Cebesoy) Paşa’nın emrindeki iki piyade tümeni ve Ethem Bey’in Kuva-yı Seyyâresi, Ankara’nın itirazlarına rağmen, Gediz’de konuşlanmış olan Yunan tümenine bir baskın yaptı. Baskın, Ethem Bey’e göre ‘başarılı’, Ankara’ya göre ‘başarısız’ idi. Daha sonradan, o sırada Ertuğrul Grubu Kumandanı olan Kazım (Özalp) Bey, her iki tarafın da aynı zamanda geri çekildiğini, yani ortada ne yenilgi ne de yengi olduğunu söyledi. Ne var ki Ankara’nın yorumu belirleyici olduğundan Ali Fuad Paşa, Moskova’ya elçi olarak gönderildi, yerine Ethem Bey’in hiç sevmediği Albay İsmet Bey getirildi. Sonunun yaklaştığını hisseden Ethem Bey, önce İsmet Paşa’nın karargahına silahlı baskın düzenledi. Ardından, Mustafa Kemal’in İstanbul’dan gelen Yusuf İzzet Paşa’yla buluşma bahanesiyle kendisini Bilecik’te öldürtmeye teşebbüs ettiğini ileri sürerek Kütahya’ya geçti. 
            Bundan sonrası çok açık değildir. Ethem Bey, 9 Aralık 1920’de, Mustafa Kemal’e, “Paşam, hayatınız ve mevkiiniz bendenizce son dereceye kadar mukaddesattan sayılır.(.) İnsan hatasız olmak, ikaz etsinler. Ben, memleketin selameti için amir kabul ettiğimin değil, en aciz mensupların bile mütalaasına müracaat ediyorum” demiş, fakat kendisiyle görüşmek üzere Meclis tarafından gönderilen Nasihat Heyeti’nin iyimser raporlarına rağmen, Mustafa Kemal, 27 Aralık 1920’de, meselenin ‘kuvvet yoluyla hallolması’ için Batı ve Güney Cephesi komutanlarına birer telgraf çekmiştir. 
            Meclis zabıtlarına bakılırsa, Ethem Bey, bu telgraftan iki gün sonra, yani 29 Aralık’ta Meclis’e ağır bir telgraf çekti. 

            &