"Müslümanlar Başka Çağda Kültürleri Başka Bir Çağda"

0
185

Müslümanlar büyük bir fikri kriz yaşıyorlar. Çünkü onlar bir çağda kültürleri ise başka bir çağda yaşıyor. İlk kültürlerini 4. ve 5. yüzyıllarda zafer çağında inşa ettiler.

Prof.Dr.Hasan Hanefi ile söyleşi..

Sayın Dr. Hanefi öncelikle İstanbul’a hoşgeldiniz. Çeşitli sempozyumlar vesilesiyle Türkiye’de sizleri dinleme imkânını buldum. Bugün de bize söyleşi imkânı verdiniz. Bu gerçekten çok büyük bir onur. Uzun süredir, yıllardır sizinle böyle bir söyleşi yapmayı arzuluyordum. Ortaya koyduğunuz fikirlerin; gerçekten Müslüman dünya açısından, dünyamız açısından ve sadece sorunsalı tespitte değil, bu sorunsallara dair sunduğunuz çözümlerin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çağdaş İslam düşüncesinin problemlerini, genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu noktadan söyleşiye başlamak isterim.

Müslümanlar büyük bir fikri kriz yaşıyorlar. Çünkü onlar bir çağda kültürleri ise başka bir çağda yaşıyor. İlk kültürlerini 4. ve 5. yüzyıllarda zafer çağında inşa ettiler.  O zamanlar galip olan bizdik. Ordularımız; Batı’da Endülüs, Doğu’da Çin’e kadar olan yerleri fethetmişti. İlimler, kültürler ve kavramlar zafer çerçevesinde ortaya çıktı. Şuan biz yenilgi çağındayız. Filistin, Irak, Afganistan, Lübnan ve Suriye işgal altında ve bizler, yenilgi çağında galibiyet kültürünü yaşıyoruz fakat bu uygun olmuyor. Biz, yenilgi çağına uygun ama eskilerin kültüründe olmayan toprak, halk, insanlar ve özgürlüğü dikkate alan yeni bir kültür oluşturmak istiyoruz. Mevcut kriz; bedenimizin bir çağda, kültürümüzün ise başka bir çağda oluşudur.

Buradan devam etmek istiyorum… İslami ilimler alanında, içinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için, çok ciddi bir projenizin olduğunu biliyoruz. Bu projenizi anlatan kitap, ‘et-Türas ve’t-Tecdid’ (Gelenek ve Yenilenme) yakın zamanda çok değerli bir yayınevi tarafından Türkçeye kazandırıldı. Projenizi açmanızı rica etsek sayın hocam.

‘et-Türas ve’t-Tecdid’ projesi, çok sayıda araştırmacının iştirak ettiği büyük fikri bir projedir ve üç cephe üzerine kuruludur. Birinci cephe; kadim gelenek/miras cephesidir. Kadim gelenek için ne yapmalıyız? Onu çağın şartlarıyla uyumlu olacak şekilde yeniden nasıl inşa ederiz, tevil ve tefsir ederiz? İkinci cephe ise Batı cephesidir. Batı’yla olan durumum nedir? 200 yıldır bize Batı kültürü aktarılıyor. Hal böyle olunca, kendi oluşturmadığım bir kültürü tüketmiş oluyorum. Aynı şekilde, geliştirilmesine katkıda bulunmadığım kadim kültürü naklediyorum. Üçüncü cephe ise içinde yaşadığım gerçekliktir.

Zira birinci ve ikinci cephe naslardan oluşmaktadır. Birincisi, kadim ulemadan ikincisi ise Batılılardan nakledilen naslardır. Üçüncü cephe ise nas değil yaşanılan gerçekliktir: İşgal, yenilgi, parçalanma, geri kalmışlık, fakirlik ve bağımlılık. Bu nedenle üçüncü cephe; bana bu konularda, ister kadim ulemanın ister Batılıların olsun, kadim nasların yorumlayıcısı olmadan yeni naslar yazmada yardımcı oluyor. Mahmud Derviş adlı şair şöyle diyor:’ Atan naslarla kendini korumaya çalıştı lakin içeri hırsızlar girdi.’ Yani sürekli olarak nas okumakla meşgul olursam, realiteyle kim ilgilenecek? Vakıayı nassa dönüştüren Batı’dır, ben de vakıayı nassa dönüştürmek istiyorum. ‘et-Türas ve’t-Tecdid’ projesini oluşturan üç cephe bundan ibarettir.

Çalışmalarınızda, İslami ilimlerin yeniden inşasından bahsediyorsunuz. Bu konuda tefsir, fıkıh, kelam… Tabi ki projenizle alakalı bunların tamamı. Bunları somutlaştırıyorsunuz ve bu konularda kitaplarınızın olduğunu da biliyoruz. Örneğin; ‘Min’el-Akide ile’s-Sevra’ , ‘Min’en-Nakli ile’l-İbda’ , ‘Min’en-Nakli ile’l-Akli’ , ‘Min’en-Nassi ile’l-Vakı’ , ‘ Min’el-Fena ile’l-Beka’. Açabilir misiniz hocam, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bizler, kadim ilimleri üç grup halinde miras aldık. Nakli-akli ilimler; nakil ve aklı birleştirir ve bunlar, kelam, felsefe, tasavvuf ve fıkıh usulüdür. Saf nakli ilimler ise sadece nakle dayanırlar. Kuran, hadis, tefsir, siyer ve fıkıh. Saf akli ilimler de matematik, aritmetik, geometri, astronomi, müzik, fizik, kimya, biyoloji, botanik, zooloji, tıb ,dil- edebiyat, coğrafya ve tarih gibi insan bilimleri. Ulemanın bize bıraktıkları bunlardır.

Peki, ‘ Ben ne yapmalıyım?’ dedim ve dört nakli-akli ilmi ele aldım. Kelam ilmini; eskiler, tevhit ilmi olarak adlandırmıştır. Ama ben, akidenin insanların kalbinde yeniden canlanmasını istiyorum ve yabancı güçler tarafından işgal altında olduğumuz için kelam ilmini insanların kalbinde devrim yaratması temelinde yeniden inşaa etmek istedim; böylelikle ‘ Min’el-Akide ile’s-Sevra’yı yazdım. Yeni bir kelam ilmi. Felsefe konusunda; oryantalistler, bizim Yunan’ı nakleden, şerh eden ve yorumlayanlar olduğumuzu ve yeni bir şey ortaya koymadığımızı, Aristo’nun öğrencisi olduğumuzu söylediler. Ben de ‘ Min’en-Nakli ile’l-İbda’yı yazdım ve -doğrudur- eski felsefecilerin tercüme yaptıklarını, yorumladıklarını, açıkladıklarını, yazdıklarını ve özetlediklerini ama bir dönem de yeni bir mantık, yeni doğal ilimler, ilahi ilimler, yeni psikolojik ilimler vs… geliştirdiklerini açıkladım. Fıkıh usulünde ise kadim ulemadan usulün kaynaklarının Kuran, sünnet, icma ve kıyas olduğunu; dilin, nassın anlaşılmasını sağlayan bir araç ve şeri kuralların makasid ve hükümler olduğunu söyleyen bir ilim miras aldık. Ben de bu ilmi aldım ve yeniden inşa’ ettim ve açıkladım. Ben, neden kadim âlimlerin sıralamasına yani kitap, sünnet, icma ve kıyas sıralamasına tabi oluyorum. Ben bu yukarıdan aşağıya sıralamayı neden aşağıdan yukarıya bir sıralama haline getirmiyorum? Yani içtihattan, icmaya, sünnet ve sonrasında kitaba giden bir sıralama. Böyle yaparsam realiteyle ilişki kurabilir ve insani olgulara hâkim olan sebepleri analiz edebilirim.

Kadim ulema, zayıflık anında tasavvufu ortaya attı. Sultana direnmediler çünkü sultan direnen herkesi kılıçtan geçiriyordu. Bunun sonucunda sufiler kendi içlerine döndüler ve kendilerini kurtarmak için göğe yükseldiler ve mürtet oldular. Ama şimdi direnişten ümit kesilmiş değil. Arap özgürlük hareketleri, Filistin direnişi, Lübnan direnişi diye bir şey var. O halde direniş neden yeniden doğmuyor, Allah’tan insanlara inmiyor ve oradan da dünyaya yayılmıyor dedim ve bunun için ‘Min’el-Fena ile’l-Beka’yı yazdım. Çünkü sufizmdeki korku, huşu, sabır, vakar ve zühd; devrim, öfke, isyan, itiraz vb. durumlarda başka hallere ve makamlara dönüşüyor. Ve son olarak beş nakli ilim, yani Kuran, hadis, tefsir, siyer ve fıkıh. Bu ilimler insanların hayatına ve mescitlere en çok etki eden ilimlerdir. Kuran ilimlerini ele aldım ve taşınanı değil taşıyanı, vahyi değil zaman ve mekânı, Allah’ın Cebrail aracılığıyla resulullaha söylediklerini değil nüzul sebepleri, nasih mensuh, dil ve rivayeti incelemek istedim. Hadisi ele aldım. Ulema senet tenkidini sınıflandırmıştır. Senet doğru ama metin yanlış olabilir. Ben de metin tenkidi için kurallar koydum. Aynı şekilde siyer ilminde ulema resulullahın hayatından onun şahsına, meseleden şahsa yöneldi. Ben de siyeri, şahıslara kulluk etmeksizin yeniden mesaja dönüşecek şekilde inşa’ ettim. Çünkü dinde şahıslara kul olmak, siyasette şahıslara kul olmanın ön aşamasıdır.

Ve son olarak tefsir ilminde,ulemanın hepsi Kuran’ı baştan alıp sona gitmek suretiyle tefsir etti. Sure sure, ayet ayet, Fatiha, Bakara, Ali İmran’dan başlayıp Nas suresiyle bitirdiler. Ben Kuran’ı konularına göre tefsir ediyorum. Bütün ayetleri tek bir konu; insan, toplum ve dünya etrafında topluyorum ve İslam’ın dünya ve fıkıh konusundaki görüşünü açıklıyorum. Fıkıh kitaplarında halen ganimetler, esirler, kölelik ve uzun zaman önce bit
miş konulardan bahsetmem akıllıca olur mu? Ben bu tür kitaplarda küreselleşme, kapitalizm ve bunun gibi şeylerden bahsediyorum. Böylelikle müslümanların yaşantılarında faydalanacakları bir şey yapmış oluyorum. O halde benim sorumluluğum, kadim ilimleri çağın ruhuyla uyum sağlayacak şekilde yeniden yapılandırmaya çalışmaktır.

Değerli hocam Prof.Dr. Hayri Kırbaşoğlu da bizimle birlikte. Kendisine hoşgeldiniz diyorum, çok teşekkür ediyorum. Hocam rica etsek genel olarak söylenilenler noktasında…

Üstadımız Hasan Hanefi’nin projesi, hedefleri ve bu çerçevede yazmış olduğu dev eserler giderek Arap dünyasında da İslam dünyasında da dikkat çektiği için… Şuan da Arap dünyasında tartışılan şu; Hasan Hanefi artık Kadı Abdulcabbar’la mukayese edilmektedir. Acaba büyük ansiklopedist Kadı Abdulcabbar’ı geçecek mi geçmeyecek mi? Tartışmalar bu noktaya gelmiştir. Biz de Türkiye’de Hasan Hanefi’nin kendi şahsına münhasır çizgisini Türk entelektüellerine, Türk entelijansyasına, İslam düşüncesine önem veren kesimlere aktarmak için elimizden geleni yapmanın, en azından bir İslami ilimler ve İslam düşüncesiyle ilgilenen bir akademisyen olarak görevimiz olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla Hasan Hanefi’nin fikirlerinin bu toplum için ufuk açıcı ve bizlerin düşünce dünyasını zenginleştirici bir yönü olduğu hiç kuşkusuz, fakat bu düşünceler sadece papağan gibi tekrarlamakla kaldığı takdirde en başta Hasan Hanefi’nin mirasına sadakatsizlik anlamına gelir. Bu düşünceler mutlaka tartışılmalı, mutlaka geliştirilmeli. Tabi bunu yapabilmek için de Hasan Hanefi’nin düşüncelerinin daha yakından bilinmesi lazım. Onun bütün bu projelerinin yani geleneğin içinden yenilenme temelindeki projelerinin özlü biçimde ifade edildiği en temel eseri ‘et-Türas ve’t-Tecdid’ ( Gelenek ve Yenilenme ) eseri, şansımıza bundan bir hafta on gün önce Türkçesi yayınlanmış bulunmaktadır, Otto  Yayınları tarafından. Bunun akabinde diğer eserlerinin de peyderpey yayınlanması -inşallah- mutlaka gerçekletirilmelidir.

Daha önce İslamiyat Dergisi ve Kitabiyat yayınları içerisinde Hasan Hanefi’nin eserlerinin Türkçe’ye kazandırılması projesinin sorumlusu aslında bendeniz idi. Fakat çeşitli sebeplerden ve Türkiye’de İslami kesimin yaşamış olduğu dünyevileşme sürecinden dolayı dergimiz maalesef şuanda tekrar çıkacak durumda değil. Yayın faaliyetimiz de şuanda durma noktasına gelmiştir. Tekrar yayın faaliyetine geçinceye kadar Hasan Hanefi’nin eselerinin çeşitli faaliyetler çerçevesinde Türk okuyucusuna, ülkemiz okuyucusuna kazandırılması bu alanda yapılacak ilk iş olmalıdır. Ayrıca Hasan Hanefi’nin Türkiye’deki çeşitli toplantılara sık sık katılması ve bu vesileyle ülkemize gelmesi de bizim için büyük bir şans. Nitekim bugün de İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin düzenlediği’Doğu’dan Batıdan Düşünürler’toplantısında bizlere çok güzel bir konferans sundu Sultanbeyli’de. Bu fikri ziyafetler devam ettiği sürece Hasan Hanefi’nin İslam dünyasını yeniden ayağa kaldırmayı amaçlayan, yeniden ilim, düşünce, direniş, eylem ve sosyal adalet temeli üzerine oluşturmaya, kurmaya çalıştığı dünya ve geliştirmeye çalıştığı fikirler bizden sonraki nesiller için özellikle yeni nesiler için son derece ilham verici olacaktır.

Özetle benim söylemek istediğim, Hasan Hanefi kadar çağdaş İslam düşüncesinin sorunları üzerine aydınlatıcı çok az isim vardır. Bunlardan biri Fazlur Rahman ise bir diğeri benim nazarımda Hasan Hanefi’dir. Tabiki Ali Şeriati, Roger Garaudy, Aliya ve başka düşünürler var ama Hasan Hanefi kadar sistemli ve kapsamlı yazan, onun kadar velüt bir başka İslam entelektüeli bulmak sanırım çok zordur. O bakımdan, hem bütün İslam dünyasının hem de ülkemiz entelektüellerinin Hasan Hanefi’nin kadrini bilmesi lazım. Cenabı haktan da kendisine sağlıklı uzun bir ömür vermesini ve bundan sonra yazacağı eserleriyle yolumuzu aydınlatmasını niyaz ediyorum.

Çok teşekkür ediyorum hocam katkılarınızdan dolayı. Ben kaldığımız yerden devam etmek istiyorum müsadenizle. Sayın Hanefi, oryantalizm yerine oksidentalizmi öneriyorsunuz. Biraz açıklama yapmanızı rica etsek. Gerçekten bu konuda çalışmalar başladı mı, oksidentalizm konusunda ciddi çalışmalar başladı mı?

Oryantalizm yerine değil de ona ilaveten oksidentalizmden bahsediyorum. Batı kalkınma çağına girdiğinde, yani yaklaşık 5 asır önce, Afrika, Asya ve Latin Amerika’ya nesne olarak bakmaya başladı, tabi onu sömürmek için. Onun dilini bilmek, halklarının sayısını, fikirlerini, tarihini bilmek istedi ve oryantalizm sömürgeci ülkelerden üç kıta hakkında bilgi vermeye yöneldi. Bu böyle devam etti. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki halklar nesneye dönüştü, Batı bilen özne oldu, ben de bilginin konusu. Bütün Avrupa başkentlerinde müzeler, Afrika, Asya, Çin, Hindistan, Araplar, Müslümanlar ve Latin Amerika müzeleri kuruldu. Bu sebeple Batı’da bir çeşit bilgi gururu oluştu. Sorulacak soru şudur: ‘ Ulusal kurtuluş hareketlerinin ikmali için ulusal, ekonomik, siyasi özgürlük yeterli olur mu yoksa kültürel özgürlüğe de ihtiyacımız var mı?’  Yani görülenden görene, nesneden özneye; bir araştırmanın konusu olmaktan araştıran bir özneye dönüşmeliyim.

Aynı şekilde beni sömüren Batı’yı medeniyet, kaynaklar, başlangıç, gelişme ve sonuç olarak analiz edebilmeliyim ve İslam – Arap başkentlerinde de Batı’ya ait müzeler olmalı. Çünkü Batı’da Batı’ya ait müze bulamazsınız. Çünkü özne kendisini nesneye çevirmez. Bu nedenle ona karşı bizde oluşan aşağılık kompleksinden kurtulmalıyım, Batı’nın da içinde bulunduğu üstünlük kompleksine sınır getirilmeli. Bu nedenle oksidentalizm bilgi teorisinde bir değişim, yani nesnenin özne olmasından sonra öznenin nesne olmasıdır. Böylelikle bilgi teorisine katkıda bulunur ve Batı’nın benim için verdiği hükümlerden ilkel zihniyet, ilkel düşünce, vahşi zihniyet, Afrika ve Asya zihniyeti gibi hükümlerden kurtulur ve Batı araştırmasında daha tarafsız olurum ve uluslararası kültür efsanesine son verir ve Batı kültürünün diğer kültürler gibi tarihi bir kültür olduğunu açıklarım.

Son dönem dünyadaki bir takım olaylarla ilgili bir soru yöneltmek istiyorum Dr. Hanefi’ye. Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’de ortaya çıkan hareketler sizce kendi iç dinamiklerinden doğan bağımsız hareketler mi yoksa yeni sömürgecilik anlayışının bir ürünü mü? Sizin tabirinizle bu ülkelerdeki hareketler Batı’ya karşı ikinci bağımsızlık savaşını mı veriyor?

İkisi birden; yani, bu mu yoksa o mu şeklinde soru sormak Batı’ya has bir metottur. Burada bir alternatiflik ya da çelişki durumu değil eş zamanlılık söz konusudur. Bu hareketlerin iç sebepleri; baskı, fakirlik, işsizlik, aşağılanma ve haysiyet kaybı olduğu gibi dış sebepleri; Amerika’ya bağlılık, İsrail’le barış, Dünya Bankası’na bağımlı olmak, küreselleşme, yolsuzluk, rüşvet alma vb. Bu hareketlerin iç ve dış kaynakları vardır ama çoğunluk iç kaynaklarındır. Çünkü Araplar son 40 yıldır baskı ve fakirlik aşamasına gelmişler ve insan onurunu yitirdiğini hissetmeye başlamıştır. Ve hiç beklenmedik bir anda Tunus’ta bir Tunuslu, polis suratına kalemle vurduğu ve aşağılandığını hissettiği için isyan etmiş ve kendisini yakmıştır. Bunun sonucunda insanlar Tunus’un farklı semtlerinde sokaklara dökülmüş, olaylar buradan Mısır’a, Yemen’e ve Bahreyn’e sıçramıştır. Bu durum Arap dünyasının tutuşacak bir kıvılcıma muhtaç olduğunu göstermektedir. O halde şu an olanlar Arap halklarının devrimidir.

50’li yıllarda Arap ordularının devrimi vardı, halklar bu devrimlere tabi olmuştu. Şimdi ise Arap halklarının devrimi var ve ordular buna tabi oluyor. Bu nedenle Arap dünyasının birliğinden ve bütünlüğünden şüphe edenler, Arap dünyasının 3-4 ay zarfında tek bir Arap devr
imini temsil ettiğini gördüler. Belki de bu devrimler halklar için daha fazla hak ve kralın otoritesinin azaltılması talebinde bulunan anayasal ve reformist hareketler kanalıyla krallıklara da sıçrar. Belki de bu devrim Asya’ya, Orta Asya’ya, Endonezya’ya, Malezya’ya sıçrar. İspanya’da vatandaşın onurunu savunma talebinde bulunan halk hareketleri başladı. Bizler şuan Arap halklarının gerçek Fransız devrimini yaşadığını görüyoruz. Halklar sıkıntı, fakirlik sebebiyle harekete geçtiğinde devrim oldu. Asıl güçlük bu devrimi teori olarak nasıl temellendireceğimiz, felsefi olarak nasıl destekleyeceğimizdir. Fransız devrimi patlak vermeden önce Voltaire, Rousseau ve Montesquieu Fransız devrimine öncülük etti. Aynı şekilde Rus devriminde Marks ve Lenin vardı. Amerika devrimi de aynı şekilde. Ancak Arap devriminde devrim fikrin önüne geçmiştir. Bu nedenle düşünürler önündeki zorluk, devrimin zaferle sonuçlanması için onu hürriyet, onur, demokrasi, çoğulculuk ve siyasi kavramlarla fikri olarak nasıl besleyecekleri ve temellendirecekleridir.

Dr. Hanefi’ye iki sorum daha var. Onunla bitirmek istiyorum çünkü çok önemli olduğunu düşünüyorum.’İslami Sol’ diye nitelendirilen teorinin fikir babasısınız. Bu teorinin İslam ve Batı dünyasında yankıları oldu mu? Bu konuda nelerle karşılaştınız?

Ne yazık ki İslam dünyası hâlâ laiklerle selefiler, İslamcılarla modernistler arasında şiddetli bir kutuplaşma dönemini yaşıyor. Hiç kimse,Türkiye’de AKP, Tunus’ta Nahda Hareketi, Malezya’da Mahathir ve Mısır’da İhvan-ı Müslimin kanalıyla yeni kurulan Özgürlük ve Adalet Partisi örneğinde olduğu gibi üçüncü bir yol bulmak istemiyor. Bizler iki söylemle karşı karşıyayız. Birincisi; nasıl söyleyeceğini bilen, İslam miras dilini kullanan ama ne söyleyeceğini bilmeyen, ibadetler ve bunun gibi şeylerden bahseden söylemdir. Bu selefilerin söylemidir. İkinci söylem laiklerin söylemidir; ne söyleyeceğini bilir; demokrasi, özgürlük ve toplumsal adaletten bahseder. Ama o da nasıl söyleyeceğini bilmez. Bazen Marks’tan bazen Lenin’den bahseder. İslami sol, pratik bir uyum bulma çalışmasıdır. Nasıl söyleyeceğini bilir, geleneğin dilini kullanır ve insanların yararı için ne söyleyeceğini de bilir. Ama hiç kimse ilgilenmiyor, herkes bir partiye bağlı olmak, birbirleriyle çatışmak istiyor. Ama gelecekle ilgili olarak ‘İslami Sol’ yeni genel bir kitlesel isteğe dönüşebilir. Kitleler İslami kimliklerini korumak ve tarihle ilişkisini kesmemek ama aynı zamanda kamusal menfaatlerini de korumak istiyor ve mirasla yenilenmeyi birleştiren bu üçüncü söylemi arıyor.

Aslında ben daha çok konuşmak isterdim ama vaktiniz dar. Bize zaman ayırdınız. Şahsım ve medeniyetmektebi.org adına çok teşekkür ediyorum. Hayri Kırbaşoğlu hocam sizlere de çok teşekkür ediyorum. Çevirmenimiz Gülşen Topçu’ya da teşekkür ediyorum. Arkadaşlarımız bu noktada gerçekten gereken gayreti ortaya koydular.  Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Son olarak, izleyicilerimize, okuyucularımıza neler söylemek istersiniz? Son sözlerinizi alabilir miyim sayın hocam.

Evet, çok önemli bir şey eklemek istiyorum. Batı, Müslümanların önündeki tek seçenek değildir. Çok sayıda seçenek var önümüzde. AB, Türkiye için ölüm kalım meselesi değildir.  Türkiye’nin saygınlık, kültür, bilim ve medeniyet alanında Arapların ve Müslümanların kalbinde büyük bir yeri var. Orta Asya’da İslam cumhuriyetini müdafaa eden Türkiye’ydi, Kuzey Batı Afrika’yı Batı sömürgeciliğine karşı savunan o idi. Bizler Türklerin bu varlığını Arapların kalbinde, Arapların varlığını da Türklerin kalbinde yeşertmek istiyoruz. 500 milyonu aşkın nüfusuyla Arap-Türk-İran tarzı bir çeşit eksen düşünelim, askeri, iktisadi, siyasi, nüfus, kültür ve ilimden oluşan devasa bir sermaye. Bununla Amerika ve İsrail yerine bölgedeki boşluğu doldurabiliriz.

Çok teşekkürler…

Medeniyet Mektebi/Mustafa SEKİLİ