Ana Sayfa Kategoriler Dosyalar Muhammed İkbal’in Vefatının 77. Yılı

Muhammed İkbal’in Vefatının 77. Yılı

0
Muhammed İkbal’in Vefatının 77. Yılı

Hindistan’daki Müslümanlara özgürlük fikirleri aşılayarak Pakistan’ın kuruluşuna öncülük eden, Doğu’nun sesi, Pakistan’ın fikir babası Muhammed İkbal’in vefatının 77. yılı…

20. asırda insanlık âleminin semasına doğan ve hâlihazırda bizlere yol göstermekte olan doğunun sönmeyen yıldızı, filozof, aydın, mütefekkir, şair İkbal Lahuri (Muhammed İkbal) 'te Hindistan'ın Lahor şehrinde doğdu. Babası Nur Muhammed, sevilen, takva sahibi bir insandı. İkbal'in ilk hocası ve onun hayatında büyük etkileri olan bir şahsiyetti.

İkbal, hayatını İslamî çerçevede sürdürebilmesini sağlayan cevheri çocukluk yıllarında aldı ve bu cevher onu batıdaki tüm pisliklerden korudu. 4 yaşındayken cami hocası Gulam Hüseyin’den ve sonra Keşmir mollası Mescid Hisamuddin’den temel İslamî ilimleri aldı. Mir Hasan’dan Farsça, Arapça ve şiir sanatı üzerine dersler aldı. Hocalarının ve babasının etkisiyle İkbal’in yüreğine irfan tohumları saçıldı.

İkbal, ilk ve ortaöğrenimini bugün Pakistan’ın Pencap eyaletinde bulunan Siyalkot’ta tamamladı. Yüksek öğrenimine Lahor’da bulunan Lahor Üniversitesi Felsefe bölümünde başladı ve 1899 yılında Pencab üniversitesinden birincilikle mezun oldu. Sonra İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde felsefe ve iktisat tahsil etti. Daha sonra ise Almanya Münih Üniversitesi’nde “İslam öncesi ve İslam sonrasında İran’da felsefi düşünce” teziyle doktora yaptı.

Özellikle batıyı ve batılı aydınları iyi tanıdı hatta batıda kaldığı yıllarda birçoğuyla tanışma imkânı buldu. Nietzsche, Marx, Freud gibi batı düşünce dünyasının dinamiklerini okudu ve eleştiriler getirdi. Girdiği fırtınalı düşünce okyanusundan tek bir damla su yutmadan çıktı. Onların fikirlerinden halkı için kullanabileceklerini aldı ve onu sundu.

İkbal doğuyla batının, gelenekle yeniliğin arasında bir köprü kurdu ve adeta bu köprüden mücevherler ulaştırdı bizlere. İbn Teymiye’den Gazali’ye, Mevlana’dan Nietzsche’ye uzanan geniş bir ağdan istifade etti, bu kişilerin fikirlerini sentezleyip kendi dünyasında erittikten sonra ortaya yepyeni düşünce kıvılcımları saçtı.

1908’de Hindistan’a döndü ve bundan sonra daima fikirleriyle halkı aydınlattı. 1934 yılına kadar avukatlık yaptı bir yandan da eser üretti, şiir yazdı ve konferanslar verdi.

O, toplumunun hem şairi hem de filozofu olma yükünü tek başına sırtladı. 1908’den sonra keşfettiği Mevlana onun için bir Şems oldu.

M. İkbal aynı zamanda batıya karşı tavrını koymuş doğulu büyük bir aydındı. Batılılaşma hastalığına dikkat çeken şu sözleri bugün de değerini yitirmemiştir:

“Hakkı tutan zümre ile sürekli savaş halinde olan dinsiz medeniyete dikkat et! Bu medeniyete tutkunluk, fitneler doğurur ve Lat ile Uzza’yı yeniden Harem’e sokar. Kalp, onun büyüsünün tesiriyle kör olur ve ruh susuzluktan onun serabında helak olur. O, gönül şevkini öldürüyor, hatta kalbi kalıptan koparıp atıyor. Öyle usta bir hırsız ki güpegündüz soygun yapıyor! Bu medeniyet insanı ruhsuz ve kıymetsiz bir halde ortada bırakır.”

Bir müslümanın kendisine daima güvenmesini isterdi. Bir şiirinde bu konuya şöyle değinir:

“Mollanın yanında hakkı inkâr kâfirliktir

Benim yanımda kendini inkâr daha da kâfirliktir.”

O, kargaşalı ortamlardan nemalanmak ya da böyle zamanlarda bir köşelere sinmek yerine kendini daha güzel günlere adamış bir fikir işçisiydi. Sorunlara çözüm üretmek derdindeydi. Kuraklaşan ve çoraklaşan bir düşünce dünyasına yeni fidanlar dikmek gayretindeydi. Daha doğruya ulaşmaya yönlendirilen bir tecessüsün sembolüydü. İnancın hayata geçtiği takdirde bir anlam kazanacağını anlatmak peşindeydi. Aydının fildişi kulesinde değil halkın bağrında olması gerektiğini göstermiş ve kendisi de bu vazifeyi tüketmeye değil üretmeye sevk etmişti.

İkbal, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Hilafet Ordusu’nun bir neferiydi ki o dönemde İngiliz sömürücülere karşı göğüs göğse çarpışmış bir mücahiddi. Pakistan’ın kuruluşu için de mücadele etmiş ve fikir işçiliğini üstlenmişti. Pakistan’ı İslam’ın egemen olduğu bir toprak parçası haline getirmek için Muhammed Ali Cinnah (1876-1949, İngiltere’de hukuk tahsil etmiş, Pakistan’a dönünce de Gandi ile İngilizlerle mücadele etmiş İslam hukuku esaslı bir anayasa kaleme almış ve Pakistan’ı kurmuştur) ile çalışmıştı.

İkbal sade ve mütevazı bir hayat yaşadı. İsteyen herkes, istediği zaman kendisiyle görüşebilirdi. Fakrı, kâmil bir mümin olmanın şartlarından biri olarak görmüştür. Oğluna tasarrufu/kanaati tavsiye eder ve bir şarklı gibi giyinip kuşanmasını isterdi. Kendisine 1922’de Nobel ödülü vermek isteseler de O müstağni bir tavırla namzetliğini koymamıştır.

1926 yılında siyasî faaliyetlerine başlar. Ali Şeriatî O’nu bize şöyle anlatır:

“İkbal bir din ve dünya insanı, iman ve ilmin, akıl ve duygunun, felsefe ve edebiyatın, irfan ve siyasetin, Allah ve halkın, ibadet ve cihadın, inanç ve kültürün, dünün ve bugünün kişisi, gecelerin abidi, gündüzlerin arslanı idi, tek bir kelime ile müslümandı.”

Okumaya büyük önem verirdi. Bazen bu sebeple yemeyi içmeyi bile unuttuğu olurdu.

Kur’an onun için en temel dinamikti. Kur’an’ı ezberlemişti. Bir şiirinde de şöyle der:

“Bizim varımız yoğumuz kitap(Kur’an) ve hikmettir

Bu iki kuvvet millete itibar kudret verir”

Kurduğu benlik felsefesini de 3 temele oturtur:

1-Kur’an 2- Hz. Muhammed 3- Mevlana…

Doğu milletlerini uyandırmaya çalışmış ve bir şiirinde şöyle seslenmiştir:

“Bütün doğu dünyası ne hâle geldi bir bak

Külü göğe savrulmuş bir ateş sanki

Boğulmuş bir inilti, susuyor, eseri yok

Bu kaybolmuş bir feryat

Uyan derin uykudan

Derin uykudan uyan!”

1938 YILINDA ÖLDÜ

1934 yılında hastalandı. Boğazında başlayıp tüm vücudunu saran hastalık kanserdi. 1935-1937 yılları arasında Bhopal’da tedavi oldu ama iyileşemedi. Son sene gözleri de katarakttan kapandı. Okumalarına oğlu Cavid yardımıyla devam etti.

1938 yılında hastalığı iyice arttı. 21 Nisan 1938’de gözlerini hayata kapadı. Ölümünden yarım saat önce şunları söylüyordu:

“Ölüm bir müslüman için korkulacak bir şey değildir. Ölüm bu cihan işlerinin bir tekâmülüdür ve yeni bir hayatın kapılarını açar. İnanmış bir müslüman, ölümü tebessümle karşılamalıdır.” Cenazesi 70 bin kişiyle kılındı ve Lahor’da defnedildi. Öldüğünde 61 yaşındaydı. Allah onun gayretini kabul etsin

MUHAMMED İKBAL'İN ESERLERİ

Cavidname: Farsça olarak yazdığı bu esere 1929 yılında başlayan İkbal, 1932 yılında yazımını tamamlamıştır. Eserde, Dante'nin İlahi Komedyası, Fütühat-ı Mekkiye ve Risaletü'l-Gufran gibi eserlerden yararlanılsa da, ana temel Hz. Peygamber'in Miraç mucizesidir. Eserde, İkbal Mevlana'nın refakatinde yolculuğa çıkarak, gezegenleri kat eder, cenneti gezer, her safhada çeşitli siyaset, fikir ve kültür adamları ile sohbet eder.

Eserin adı İkbal'in oğlu Cavid'in adını taşısa da 'cavid' kelime olarak ebedi, sürekli, daimi anlamlarını da taşır. Bu sebepten eser, ebedilik mektubu anlamına da gelmektedir. Cavidname'nin bir diğer dikkat çeken yönü de İkbal'in kendi adını kullanmayıp, İsfahan'dan geçen meşhur bir Irmak olan "Zayenderud"a benzeyen "Zinderûd" mahlasını kullanmıştır.

İslam Felsefesine bir katkı: İkbal bu kitapta, İran felsefi düşüncesinin tarihi bir dökümünü sunmaktadır. Eser, İkbal'in düşünce sisteminin ilk bölümü olan fikri tekamül sürecini yansıtır. İkbal, eseri, daha sonra tamamen reddedeceği "vahdet-i vücud" görüşüne bağlı kalarak yazmıştır. Eserin, giriş bölümünde İbn-i Arabi'den övgüyle bahsetmesi ve kendisine ilerleyen yıllarda yol gösterecek Mevlana'dan hiç bahsetmemesi dikkat çekicidir.

Esrar ve Rumuz: İkbal'in Farsça olarak yazdığı ilk eserdir. Esrar ve Rumuz, İkbal'in en önemli eserlerinden biri olup, İslam'ın ruhundaki faziletleri anlatır ve yurttaşlarını esaretten kurtarmak isteyen bir fikir adamının açtığı bayrak niteliğini taşır.

Armağan-ı Hicaz: İkbal'in vefatına yakın yazdığı şiirlerden oluşur. Farsça ve Urduca yazılmıştır. İkbal, Hacc yolunda, çöllerde deve üzerinde yol alırken, bu eserini kaleme almıştır.

Gülşen-i Râz-ı Cedîd: İkbal, bu eserini, Şeyh Mahmud Şebüsteri'nin meşhur eseri Gülşen-i Râz'a nazire biçiminde yazmıştır.

Bendegînâme: Kölelik ve esarete karşı bir savaş ilanı niteliğindedir. İkbal, giriş bölümünde köleliğe değinir, ilerleyen bölümlerde esir milletlerin güzel sanat dallarındaki gelişimini inceler ve özgür insanların mimari eserlerinin anlatıldığı bölümle eser son bulur.

Darb-ı Kelîm: İkbal'in Urduca yayınlanan son şiir dergisidir. İkbal, bu eserini yanında kaldığı Nuvvab Hamidullah Han'a teşekkür etmek maksadıyla yazmıştır.

Peyâm-ı Maşrık: Alman şair Goethe'nin Doğu-Batı Divanı eserine cevap olarak yazılmıştır. Goethe'nin Batı'ya yönelttiği eleştirilere benzer bir tarzda, Avrupa'ya, Batı insanına ahlaki değerler üzerine tavsiyelerde bulunmuştur.

MUHAMMED İKBAL'İN RÜYASI

Çanakkale'de savaşın en kızgın anlarının yaşandığı sıralarda, Pakistan'ın Lahor kentinde, en büyük alanlardan birinde , halkın büyük bir teveccüh gösterdiği muhteşem bir miting düzenlenir. Mitingin amacı Çanakkale 'de çarpışan Türklere yardım ve gönüllü toplamaktır. Halkın büyük çoğunluğunun fakir olmasına rağmen, meydanlara serilen yardım sergilerine, kulaklarında ki küpelerini, parmaklarında ki alyansları, evdeki eşyalarını satarak elde ettikleri paraları atarlar kadim dostlarımız. Muhammed İKBAL çıkar kürsüye ve birkaç gün önce gördüğü rüyayı anlatır mahçubiyet içerisinde.

İKBAL ile birlikte meydanda ki herkes hüngür hüngür ağlamaktadır. Gönderilen maddi yardımların yanında bir de içten dualar ederler Çanakkale'de ki kardeşlerine. İçlerinden bazıları son kuruşlarını da verdikleri yetmezmiş gibi cephede savaşmak üzere gönüllü yazılırlar. Bütün bunların hepsi bir yana sessizce gerçekleşen bir olay daha yaşanır o gün. Yürekleri parçalayan, işte inanç bu, kardeşlik bu dedirten olay şöyledir ;

Meydanda ki bu muhteşem mitinge kucağında ki yeni doğmuş bebeği ile iştirak eden bir anne, yeni dul kalmış ve verecek bir şeyide olmadığından eziklik içerisinde kıvranmaktadır. Fakat birden hızlı ve emin adımlarla uzaklaşır oradan. Nihayetinde zengin bir efendinin konağının önünde durur. Kapıyı çalar ve efendi ile görüşmek istediğini söyler hizmetkarlara. Dilenci olduğunu düşünerek almak istemezler bu kadını. Fakat ısrar eder kadın ve çıkarırlar zengin efendinin karşısına. Efendi sorar ne istiyorsun diye. Cevap verir kadın ; Bebeğimi sana satmak istiyorum. O devir de hizmetçi olabilecek küçük yaşta çocuklar satılmaktadır. Fakat bu yeni doğmuş bir bebektir. Hangi anne, canından çok sevdiği yavrusunu ve hangi sebeple satmak istemektedir. Zengin efendi sorar ama cevap alamaz kadından. Merak eden efendi çocuğu alır. Parayı verir kadına ve takip etmelerini emreder hizmetkarlarına. Lahor'da ki miting meydanına kadar takip ederler kadını. Çocuğunu satarak elde ettiği parayı kuruşuna kadar meydanda ki sergiye bırakır kadın. Hizmetkarlar efendiye anlatırlar olayı. Şaşkınlık içerisinde kalan efendi, bulup getirin o kadını der. Bulur, huzuruna getirirler kadını. Efendi ; Sen söylemedin ama ben seni takip ettirdim ve paranı Çanakkale'ye gönderilmek üzere bağışladığını öğrendim. Bunu niçin yaptığını bana anlatmak zorundasın der. Kadın, efendiye dönerek, işte İslam Kadını bu dedirtecek ve oradakileri yüreğinden vuracak sözleri söyler ;

Şimdi sen diyorsun ki ; Çanakkale'ye gönderilecek bir silah için koklamaya doyamadığın yavrunu niye sattın öylemi ? Osmanlı zayıf düştüğünden beridir, yanıbaşımıza kadar gelen İngilizlerin yaptığı zulümler ortada. Bu gün Muhammed İkbal dedi ki ; Eğer Osmanlının son kalesi olan Çanakkale'de geçilirse, Hilafet kalmaz ve iyi bilin ki sıra sizdedir. Eğer İngiliz burayada gelir, namuzumuza el uzanır, bayrak iner, vatan toprağı düşmanın pis çizmeleri altında çiğnenirse, çocuğum olsa ne olur, olmasa ne olur. İşte bu yüzden hiç tereddüt etmeden sattım yavrumu. İngilizlere köle olacağına size hizmetkar olsun.

Anadolu kadınından farklı düşünmeyen bu Pakistanlı kadında böylece bize ve zengin efendiye güzel bir ders vermiş oldu. İsterseniz hikayeyi güzel bir şekilde bağlıyalım. Bu sözler üzerine duygulanan efendi, hizmetkarlarına derhal çocuğu kadına geri vermelerini emreder. Ardından yüklü bir miktar daha parayı miting meydanına gönderir.

Muhammed İkbal’in Eserlerinde Hadis Kültürü

Fikir ve düşünceleri yaşadığı dönemde kalmayıp etkileri günümüzde de görülen önemli şahsiyetlerden birisi de Pakistanlı şair, düşünür ve filozof Mu¬hammed İkbal (ö.1357/1938) dir. Ona olan ilgi her zaman artarak devam etmiştir. O, bu ilgiyi ortaya koyduğu fikir ve düşünceleriyle elde etmiştir. Çünkü Muhammed İkbal’in hayatı incelendiğinde onun ilme, düşünceye ve bilhassa da dini düşünce katkı noktasında önemli gayret ve çabalar içinde olduğu görülür. Onun düşünce sistemini şekillendiren pek çok unsur bulun¬maktadır. Bunlar arasında Hz. Peygamber’in şahsiyeti, vizyonu ve ilahi misyo¬nuna saygı yanında bilhassa O’nun hadis/sünnetleri önemli olmuştur. Ayrıca Muhammed İkbal’in Hz. Peygamber’e karşı özel bir sevgi içerisinde olduğu adını duyduğunda sık sık ağladığı bilinmektedir. O’nun güzel ahlâkını kendi¬sine örnek alan Muhammed İkbal, eserlerinde insanlara hak, hakikat, fazilet ve meziyet yollarını öğretme gayreti içinde olmuştur. Onun eserleri arasında yer alan İslâmda Dinî Düşüncenin Yeninde Doğuşu adlı eserinde bilhassa Hz. Peygamber (s.a.v) ve hadis kültürüyle ilgili önemli bilgilere yer verildiği görü¬lür. İşte biz de bu tebliğimizde;

1- Genel olarak eserlerinde hadis/sünnet kültürüyle ilgili neler vardır, nelere temas edilmiştir?

2- Muhammed İkbal’de nübüvvet ve peygamber anlayışı nasıldır? Bununla birlikte nübüvvet ve peygamber anlayışıyla ilgili olarak eserlerinde özet olarak söylenenler nelerdir?

3- Hz. Peygamber’e saygısı, sevgisi ve bağlılığı nasıldı? Muhammed İkbal’e göre sünnet/hadisin dindeki yeri nedir? Eserlerinde sünnet/hadis deyince ne anlaşılmıştır? Kaynak olarak sünnet nasıl değerlendirilmiş ve düşünce¬lerine ne kadar tesir etmiştir? Muhammed İkbal hadîsleri nasıl anlamış ve yorumlamıştır?

4- Hadis kaynakları ve hadîslerin kaynakları, kaynak bilincinin olup olmadı¬ğı, referans problemi nedir?

5- Zayıf ve mevzu hadîsleri kullanma durumu nedir? Sıhhat yönüyle hadisler arasında ayrım yapmış mıdır?

Konunun açıklığa kavuşturulması açısından belirtilen hususların cevap¬larının verilmesi gerekmektedir. Bu ve buna benzer konular tebliğ sınırları çerçevesinde incelenmeye çalışılacak, varılan neticeler ve tespitler genel bir değerlendirme ile ortaya konacaktır.

Muhammed İkbal’de İslâm Birliği

Müslüman filozof, şair ve siyasi lider Allâme Muhammed İkbal (1877-1938) Hindistan’da Siyalkot’ta (şimdiki Pakistan) doğdu. 1927 yılında Pencab eyaleti meclisine seçildi. 1930 yılında da Müslüman Birliği Partisi’nin (Muslim League) başkanlığını üstlendi. Başlangıçta Hint ve Müslüman birliğini taraf¬tarıydı, fakat daha sonra bağımsız bir Müslüman devleti kurulması görüşünü savundu, bu düşüncesi daha sonra Pakistan’ın kurulmasıyla gerçekleşti.

İkbal, siyasi düşünce ve faaliyetlerinin dışında döneminde en büyük İslâm düşünürü sayılıyordu. Urduca, İngilizce ve Farsça yayınladığı edebî ve fel¬sefi eserlerinin temelini, bireysel özgürlük ve ahlaki olgunlukla İslâmî diri¬liş esasına dayandırmıştır. Benliğin Sırları, Doğunun Mesajı ve İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Teşekkülü gibi eserler ortaya koydu. Her ne kadar İkbal, Pakistan’ın kuruluşunu görecek kadar uzun yaşamamışsa da Pakistan’ın manevî babası ve kurucusu sayılmaktadır.

İkbal’e Göre Sosyal Yaşamda Kadının Statüsü

Şair-filozof İkbal, dinamik ve güçlü bir toplum yapısının oluşması için toplumda ve dini düşüncede köklü bir reformun gerekli olduğuna inanır. Bu sebeple dinamik bir toplum yapısının oluşması için, temelde gücünü dinden alan benlik ve bunu destekleyecek felsefi görüşler ortaya koyar. Ancak toplu¬mun en önemli parçası olarak gördüğü kadına bu felsefede verdiği yer sınır¬lıdır; oluşturduğu terimler, tanımlar erkek merkezlidir. Kadının, geleneksel kalıplar çerçevesinde eğitilmesinin yeterli olacağı kanısındadır. Onun için öngördüğü sosyal statünün, annelik ev işleri gibi konularda bilgi ve beceri sağlamaktan öteye geçmediği görülmektedir

İkbal’in Felsefesinde Mücadele ve İhtilaf Kavramı

Birçok hakiki düşünür ve filozof gibi İkbal’de karmaşık ve çelişkili konu¬ları, teorileri kendi içinde birleştirmiştir. Yaşam sonsuz bir meydan okuma, yükselişe ya da düşüşe geçen bir milletin ya da bir insanın bulmacasının bir parçasıdır. İkbal’in ortaya attığı teoriler bireysel ve toplumsal uygulamalar olmak üzere bunların her ikisini de niteler, çünkü bunlar, bir ulus içinolduğu kadar, bir bireye de yaşamak için gerekli imkânı sağlar.

Muhammed İkbal ve İdeal İnsanın Ana Çizgileri

İkbal, İslâm Medeniyeti’nin yeniden dirilişi için tasarladığı dünyanın yapıcı ve merkez unsuru olarak insanı tanımlamaya çalışmaktadır. Onun düşünce ve irfan dünyasının kalkış noktası da, zirve noktası da insandır. Yaratılmış olan her insan bireyi İkbal’in yeniden inşa etmeye çalıştığı insan örgüsünde yer almakta¬dır; ancak İkbal, insanlık kervanına mihmandar olabilecek “ideal insan” kavramı ve bu kavramın açılımlarını öncelemektedir. Çünkü İkbal, kuvvetli idrak pro¬jektörünü böyle bir insana çevirince onda mucizeler içinde mucizeler görür.

İkbal’in çilesi, aslında, İslâm Medeniyeti’nin bir çöküşle karşı karşıya kal¬masından ve bu çöküşten kurtulma çözümlerinin netleşmemesinden kaynak¬lanmaktadır. Biz, İkbal’in hayatında, büyük dinlerde zaman zaman vuku bulan yeniden canlanmanın tek bir insanın kalbinden nasıl kaynaklandığını görürüz.

“Lahorlu İkbal’de İnsan-ı Kamil

Lahorlu İkbal, düşüncelerini, ideallerini bütünlüklü bir sistem halinde toplayıp sunan bir Müslüman düşünürdür. İkbal, bunun için düşünce yapı¬sında birkaç noktayı merkeze almış, bunlar etrafında düşüncesini örmüştür. İkbal’in düşüncesinin en önemli unsurlarından biri insan-ı kâmil ve insan-ı kâmilin edebiyattaki rolüdür.

İkbal’e göre insanın kendini yetiştirmek, yüksekliklere eriştirmek gibi çabaları umut, aşk, toplumsal hayattaki ihtiyaçlarını ve sorumluluklarını bilme şeklinde insan-ı kâmili oluşturmaktadır. İkbal, insan-ı kâmili anlatmak için tarihî ve coğrafi etkilerden, tasavvufun insan-ı kâmil portresinden bahseder. İkbal’in insan-ı kâmil’inin en iyi ve en yüksek örneğini Hazreti Peygamber’in büyük şahsiyetidir. İnsan-ı kâmil benliğin olgunlaşmasının en yüksek noktaları nefsin arzularından, bencil düşüncelerden geçmek, varlığın ve toplumun anlamını iyi kavrayıp Hakk’ın varlığıyla ilişki kurmakla olunur.

İkbal ve Ortadoğu

Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından itibaren üzerinde irili ufaklı, onlarca belki yüzlerce devletler ortaya çıktı. Dağılma sürecinde olduğu gibi paylaşım sırasında da çatışmalar ve katliamlar hız kesmeden devam etmiştir. Osmanlı döneminden sonrada da iç çekişmeler bazı Arap ülkelerinin birçoğu en azından belli bir döneme kadar belli