MİT krizinin yapısal ve hukuksal boyutu! – (Osman Can)

0
89

Bir kere MİT Kanunu 2937 numarasını ve 1.11.1983 tarihini taşıyor. Evet dikkatli gözler, bu kanunun 12 Eylül Darbe rejiminin demokrasiye geçmeden (!) önce seçilmiş hükümete yaptığı son “iyilik”lerden olduğunu fark eder.

MİT Kanunu’nda başka hiçbir yasada geçmeyen “görevin niteliğinden doğan” ibaresi yer alır. Bu nedenle CMK 251’in dışındadır. KCK Savcıları Başbakan’ın izni olmaksızın MİT yöneticileri hakkında soruşturma yapamaz.

MİT Müsteşarı ve beraberinden bir kaç üst düzey MİT görevlisinin şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılması ve ifadeye gitmeyenler hakkında yakalama kararı çıkarılması krizi derinleştirmiş görünüyor. Cepheler yeniden karılıyor, pozisyonlar yeniden belirleniyor. Muhalefet ise her zamanki gibi felaket…  Hükümet bu krizi, Bülent Arınç’ın ifadesiyle “kanunda yazılı olanın daha büyük harflerle ve anlaşılır bir dille yazılması” mahiyetinde bir kanun çalışmasıyla aşma düşüncesinde… Gerekli mi bu?

MİT’i tartışıyoruz da, bu kurumun yasal kurgusunu tartışıyor muyuz? Hayır!

Bir kere MİT Kanunu 2937 numarasını ve 1.11.1983 tarihini taşıyor. Evet dikkatli gözler, bu kanunun 12 Eylül Darbe rejiminin demokrasiye geçmeden (!) önce  seçilmiş hükümete yaptığı son “iyilik”lerden olduğunu fark eder. Bu iyilik kanunun tümüne yansımakta. Kanunun 2. Maddesine göre teşkilatta memurlar, sözleşmeli personel ve TSK tarafından görevlendirilenler biçiminde üç tip personel bulunur.

 

Kanunun 3. Maddesinde amaç, 12 Eylül Darbecilerinin keşfedip başta Anayasa olmak üzere tüm hukuk düzenine enjekte ettikleri klasik “ülkesi ve milletiyle bütünlüğü” veciz sözüyle başlıyor ve Türkiye’nin yüzyıllık siyasal kabul ve varsayımlarının tamamını kuşatıyor. Toplanan istihbaratın yalnızca siyasi iradeye değil, metnin tamamına bakıldığında, esas itibariyle Genelkurmay Başkanlığı, Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliği gibi askeri iradeye verilmesi öngörülüyor. Kanunda sayılmamış diğer “ucu açık” görevleri tayin edecek merci ise Milli Güvenlik Kurulu.

Bakanlıklar ve diğer kamu kurum ve kuruluşları bu şekilde kurgulanmış MİT’in istihbarat ihtiyacına cevap vermekle yükümlü kılınıyor. MİT kurul toplantısının hiyerarşisine bakıldığında “Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri veya Yardımcısı, Genelkurmay İstihbarat Başkanı veya Yardımcısı” diye başlıyor, sonra Bakanlık müsteşarlarıyla devam ediyor.

İstihbari sınırların çarpıklığı

MİT Müsteşarının atanması Milli Güvenlik Kurulu’nda görüşülüp karara bağlanıyor, sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanının imzalarıyla tamamlanıyor. MİT bünyesinde görevlendirilecek askeri personel Genelkurmay Başkanlığı ve MİT Müsteşarlığı’nca ortaklaşa belirleniyor. Ve kanuna göre bu görevlendirmelerde Bakanlar Kurulu Kararı şartı aranmıyor! Yani ülkenin en hassas kurumlarından biri olan MİT’te görevlendirilecek askeri personel için sivil irade devre dışı bırakılıyor.

Kabul edelim, bu kurumun iskeleti sivil iradeye değil, bürokratik iradeye göre işleyecek tarzda kurgulanmış durumda. Dolayısıyla tehdit algısı, dost veya düşman nitelendirmeleri, bunu algılayacak antenleri, elde edilecek verilerin değerlendirilmesi ve nihayetinde bu bilgilerin aktarılacağı otorite, bütünüyle bu iskeletin inşasına göre belirlenmiş durumda. Bu otorite sivil irade değil. Fatura ise “siyasi sorumluluk ilkesi gereği” tabii ki her zaman hükümete çıkarılır/çıkarılmıştır.

Bunu bilelim.

Böyle olunca da “neden darbeleri haber vermedi” veya “neden darbeleri önlemedi” biçimindeki sorular anlamsızlaşıyor. Bu kurum zaten darbeleri haber vermemek için inşa edilmiş durumda.

Yani eskinin tüm araçları ortada dururken, bu araçları istisnai olarak hükümet de kullanabilir, ama hükümet ile çıkarı çatışan derin, yaygın, örgün, içkin vs tüm güç odakları da kullanabilir. Üstelik hükümete, muhalefete veya topluma karşı da kullanılabilir bu araçlar… Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu çarpıklığı görmemizi sağladıkları için KCK Savcılarına teşekkür borçluyuz.

Ama dikkat edelim, KCK Savcılarınca MİT Müsteşarının ve Başbakan’ın iradesiyle hareket eden bir kaç kişinin bu şekilde etkisizleştirilmeye çalışılması, bu kurguya zarar vermediği gibi, aksine MİT’in demokratik toplumsal talepler dışında her amaca yönelik olarak kullanılmasının imkanlarını da genişletmekte. Üstelik bu üst kadro, siyasi iradenin yansıdığı neredeyse tek alan…

Gelelim yetki sorununa… Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girdi. MİT Kanunu ise 1983’te. CMK 251. Maddeye 0göre, savcılar 250. Madde kapsamına giren suçları doğrudan soruştururlar. MİT Kanunu 26. Madde ise MİT Mensuplarının soruşturulmasını Başbakanın iznine tabi kılmakta. Savcılar CMK yeni kanun olduğundan dolayı izne gerek yok diyor. Buna karşı ise MİT Kanunu’nun özel kanun olduğu ve 26. Maddenin uygulanacağı söylenmekte.  Evet CMK Haziran 2005’te yürürlüğe girdi, ancak Temmuz ayında 5397 sayılı Kanun ile tartışma konusu MİT Kanunu’nda da uyum değişiklikleri yapıldı. Eğer bununla MİT Kanunu’ndaki B
aşbakanın izninin gerekli olmadığına yönelik bir yasa koyucu iradesi olmuş olsaydı,  MİT Kanunu’nda pek çok düzenleme yapılırken gerekli adımlar atılırdı. Dinlemelere ilişkin kısımda CMK 251. Maddeye uyum sağlanırken, MİT Kanunu 26. Maddedeki soruşturmanın Başbakan’ın iznine tabi tutulması kuralına dokunulmamış olması, yasa koyucunun bu izni korumak istediğinin kanıtıdır. MİT Kanunu’nda 2007 yılında da (5651 sayılı Kanunla) değişiklik yapılmış olup, izin mevzuna yine dokunulmamaktadır. Buradan hareketle CMK 251. Maddenin sonraki kanun olması nedeniyle 26. Maddeyi ilga ettiği tezi temelden yoksundur. Savcılık Başbakan’ın izni olmaksızın soruşturma yapamaz.

26. maddedeki kilit ibare

Diğer bir nokta da uyum çerçevesinde MİT Kanunu’nda yapılan değişiklikle savcılara doğrudan soruşturma yetkisi verilmiş. Ancak bu soruşturma, dinleme faaliyeti yapan ve elde edilen bilgilerin saklanması ve korunmasındaki kurallara aykırı davranan kişilerle sınırlanmış durumda. Bu kişilerin MİT içinde politika belirleyip icra edenlerle ilgisi olmadığı açık. Yani doğrudan soruşturmaya tabi olanlar, MİT bünyesinde çalışmakla birlikte askerde, poliste veya sair kamu kurumlarındaki uygulayıcı memurlardan farklı olmayanlardır. Bu açıdan bakıldığında dahi KCK Savcılarının söz konusu üst düzey MİT mensuplarını Başbakan’ın izni olmaksızın çağırması hukuken mümkün değildir.

Diğer bir önemli nokta ise, Kurumun ordu, polis ve sair devlet kurumlardan farklı olarak istihbari niteliğiyle ilgilidir. Kural olarak bizatihi suç örgütlerinin içinde eleman bulundurmak zorunda olan bir kurumdur. Muhtemelen başka hiçbir kanunda geçmeyen “Görevin niteliğinden doğan” ibaresi bu nedenle MİT Kanunu 26. Maddede yer almaktadır. CMK 251. Madde ise bunu kapsamamaktadır. İşte MİT kanunundaki bu ayrık ifade CMK karşısında onu özel kural haline getirmekte ve Başbakan’ın izin şartının devam ettiğini kanıtlamaktadır.

Star

———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI