Minnet – (Erol Göka)

0
130

Minnet edebilen insan, sevgiyi yaşayabilmesinin yanında mütevazılığı de başarabildiğini gösterir.

"Minnet” diyor Andre Comte-Sponville, “erdemlerin en hoşudur ama en kolayı değildir.” Bu etkileyici cümleden, bizim hep psikolojik bir kavram olarak ele aldığımız “minnet”in aynı zamanda bir erdem olduğunu, hoş olmakla birlikte pek de kolay olmadığını öğreniyoruz. Comte-Sponville, devamında minnetin bir “haz” olduğunu da söyleyerek psikolojik bakışa yaklaşıyor. Ona göre minnet, “hissedilen sevincin yankısı olan bir sevinç gibidir, fazla bir mutluluğa eklenen bir mutluluk daha gibidir.” Ve minnet hakkında güzel bir başka güzel cümlesi: “Erdemlerin en hoşu ve hazların en erdemlisidir.”

Minnet hem ahlaki hem psikolojik niteliklere sahipse, psikolojik boyutundan önce ahlaki olanı ele almak daha elzem. Minnet bir erdem zira bir insani davranışa verilen bir karşılık o. Minnetle karşılık veririz ama bizden bir şey alıp götüren bir verme değildir tam tersine yaşantının doyumsuz bir usaresi geriye bizde kalır.
Minnettarlığı, iyiliğe iyilikle karşılık vermekle karıştırmamalıyız. İyiliğe iyilikle mukabelede bulunmak, şüphesiz insan ilişkilerinin devamlılık kazanmasında, bağların güçlenmesinde çok önemli bir pekiştirici ama minnet hissetmek onunla birebir aynı değil. Minnet hisseden, bir karşılık verir ama ölçülebilir, maddi bir karşılık, somut bir beklenti değildir o. Öylece yapılan, iç-dünyamızda kendiliğinden ortaya çıkan, oluverendir.

Sadece samimiyetle sevinçli bir karşılık vermekle de sınırlı değil minnet. Minnet duyduğumuzda, şükran hissettiğimizde ya da içten bir teşekkür ettiğimizde, böyle bir yaşantıya vesile olan kimseyle paylaşıyoruzdur mutluluğumuzu. O bizim iyi hissetmemize neden olmuştur biz de “ona madem öyle sen de benim bu vesileyle yaşadığım şu hoşluktan buyur” der, paylaşırız iyi hissedişimizi. “Sevgi”nin bu alışverişten, sevinç yankılanmasından daha net gözüktüğü bir başka insani hal var mıdır? Sanmıyorum. Başka türlü olsaydı, bizim için yapılanı görmezden geldiğimiz, yaşantı vadisinde bir iyiliği sevinçle yankılamadığımız halleri, “nankörlük” gibi sevginin tam karşısında yer alan bir sözle adlandırmazdık.

Nankör, almış, almayı becermiş ama vermeyi bir türlü başaramayandır. “Nankör!”, “Nankörlük etme!”…Bir insana sevgiden, sağlıklı insan iletişiminden bihaber olduğunu, sadece kendisini ve sadece geleceği düşündüğünü bunlardan daha berrak ifade edebilen başka kelime yoktur. Bunları söylediğimizde, söz de bitmiştir zaten, dahası gerekmez. Bencilin de bencilidir nankör; bencillikte nankörlükten daha öteye gidilemez. Minnet edebilen insan, sevgiyi yaşayabilmesinin yanında mütevazılığı de başarabildiğini gösterir. Onun sayesinde her sevginin aynı zamanda bir mütevazılık içerdiğini de idrak ederiz.

Peki, hep kendini ve geleceğini düşünür, kimseyi, kendisine yapılan iyilikleri görmeden, sürekli alacaklıymış gibi yaşayıp giden, nankörlüğü hayat stratejisi olarak benimsemiş insan, mutlu mudur? Belki bazıları öyleymiş gibi görünebilir ama nankörlerin asla başaramayacakları bir şey varsa o da mutlu ve huzurlu olabilmektir. Minneti, sevgiyi, mütevazılığı becerebilmiş, bu sayede mutluluğu, sükûnu yakalayabilmiş insanlardan farklı olarak nankörler, hep tedirgin ve endişe içindedir. Her an yeni bir hesabın, yeni bir alacak peşine düşmenin tatmin olmaz şeytanı dolaşır zihinlerinde. Hayattan da insanlardan da alacakları hiç bitmez; yaşamayı alacaklarını tahsil ettikleri asla gelmeyecek bir yarına erteler dururlar. O kadar gelecekle ilgilidirler ki ne şimdiyi ne geçmişi akıllarının ucundan bile geçirmezler, hasislikleri dinmez, tamahkârlıkları yatışmaz. İyilik etmek amacıyla yaşayan, gördüğü iyiliklerin karşısında minnet hissedebilen insanların yaşama sevincinin zerresi nankörlerin semtine bile uğramaz. Hayatları hayat değildir.

Minnet duyabilen, hiçbir karşılıksız beklemeksizin iyilik için çabalamanın hayattaki en güçlü neşe kaynaklarından olduğunu idrak etmiş insan, nankör gibi hayatı borç olarak yaşamaz. Kendisine yapılan iyiliklerin kıymetini bildiği içindir ki, en büyük lütfun hayat olduğunu derinden kavramıştır. Hep şükür kapısının eşiğindedir, hep huzurdadır. Böyle olduğu için daha kolay baş eder hayatın derdiyle, mihnetiyle. Daha kolay bastırır, sol yanındaki endişenin her an vesvese veren tıpırtısını. Kalp atışlarını duymadan, nefes alışlarını fark etmeden, sağlık ve huzur içinde yaşar gider.

Ama dalkavuklukla minneti de karıştırmamalı, kula kulluğu minnet sanmamalıyız. Dalkavukluk, minnet değil, ahlaksızlıktır. Hakiki minnet, her zaman adalet ve iyi niyet ile birlikte olur, ancak hepsi birlikte sevince sevinç, sevgiye sevgi ekleyebilir.

Haber10

———————————-

Erol Göka

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI