Meral Okay`ın Ölümüyle Açığa Çıkan Beni İsrail Karakteri – (Ömer Altaş)

0
240

Bu nedenle Yahudiler için Yahudi olmayan “ötekidir”, “adidir.” Beni İsrail olmayan “yabancıdır”, “düşmandır.” Sadece kutsal topraklar vardır. Geri kalan toprakların “önemi yoktur”. Ayak bastıkları her toprak parçası sadece Yahudilerin yaşaması gereken topraklardır

Beni İsrail, İsrailoğulları anlamındadır. Tevrat’a göre Tanrı, Yakup peygambere İsrail adını vermiştir. İsrail kelimesinin kökeni budur. Yahudiler kendilerini İsrailoğulları olarak tarif ederler.

İslam inancına sahip olan insanlar Yahudiliğin kutsal metni Tevrat’ı da baştan sona okumalıdırlar.

Tevrat’a göre Tanrı sadece İsrail halkına ait bir Tanrı’dır:

“Ben sizin tanrınızım diyor Rab Yahova.” (Sh.240)

Tevrat bunu, hem İsrail oğullarına hem peygamberlere hem de Yahudi Tanrısı’na söyletir.

Rab de İsrail halkını bir garip sever:

“Yahova kavmini bir kocanın karısını sevdiği gibi sever” (Sh.195)

Seçilmiş oldukları sık sık ve açıkça vurgulanır:

“Vaat ettiğim gibi krallığının tahtını İsrail’de ebediyen

sürdüreceğim” (Sh.160)

İsrailoğulları ve Yahudiler Tanrı tarafından kutsanmış özel bir kavimdir. Bütün topluluklardan üstündürler:

“Onlar ve onlarla birlikte onların çocukları Rab tarafından kutsanmış bir halk

olacaklardır.” (S.220)

İsrailoğullarına hitaben harfi harfine şu da vardır:

“Ulusların zenginliklerini yiyeceksiniz. Ve onların görkemi ile süsleneceksiniz.” (Sh. 218)

Tanrı’nın halkı İsrail diğer halklara karşı daima üstün gelmeye çalışır. Tarih sadece bu çelişkiden ibarettir:

“Hangi halk senin halkına, tanrının onu kendi halkı yapmak için kurtarmaya gelmiş olduğu, dünyadaki tek ulus olan İsrail’e benzer?” (Sh. 148)

Beni İsrail olarak tanımlanmayı en fazla sevindikleri şey haline getiren Yahudiler yeryüzünde bir Tanrı’nın olduğunu bilir ve ona inanırlar. Ancak bu Tanrı yalnızca onlar için “çalışır”.

Peygamberlerin olduğuna da inanırlar. Ancak bu peygamberlerin tamamı İsrailoğulları için gelmiştir. Ve bu sonsuza kadar böyle kalacaktır. Bu nedenle Hahamlar evrensellik vurgusuyla gelen Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i ‘kıskançlıkla’ topluluklarında uzak tutmuşlardır.

Onlara tanrıların vaat ettiği ama bir türlü tamamına sahip olamadıkları, feth edemedikleri vaat edilmiş topraklar vardır.

Tevrat’ı okuduğunuzda baştan sona bu mantığı vermeye çalıştığına ibret ve şaşkınlıkla tanıklık edeceksiniz.

Bu nedenle Yahudiler için Yahudi olmayan “ötekidir”, “adidir.” Beni İsrail olmayan “yabancıdır”, “düşmandır.” Sadece kutsal topraklar vardır. Geri kalan toprakların “önemi yoktur”. Ayak bastıkları her toprak parçası sadece Yahudilerin yaşaması gereken topraklardır.

Din de Allah da peygamber de sadece onlarındır. Diğerleri “sahtedir”, “yok edilmelidir.” Çünkü Tevrat’ın tanrısı ısrarla tekrarlandığı gibi “kıskanç bir tanrıdır.”

Yahudi olmayan “diğerleri” şeytandır, ayak takımıdırlar, hizmet için kullanılırlar, hatta ölmeleri ve öldürülmelerinin sakıncası yoktur, fazlalıktırlar çünkü. Malları ve canları gerektiği zaman helaldir.

Çılgınlığın kaynağını fark ettiniz mi?

Gerçekte Yahudilerin dünyanın geri kalanına mantıksız gelen bütün söylem ve davranışları kutsal metin önermeleridir.

Kadim dönemde Pers politiğin manipülasyonu olan, modern dönemde de Anglo Sakson politiğin manipülasyonu olan Beni İsrail’in kıyamete kadar iflah olmayacağı algısının temellerini gördünüz mü?

Yahudilerde ‘kurumsallaşan ve kutsallaşan ötekileştirici, aşağılayıcı, zavallılaştırıcı’ mantık aslında, günümüzde de yeryüzünün en büyük açmazlarından biridir.

İnanışlar, doktrinler, ideolojiler, partiler, organizasyonlar, uluslar, devletler, gruplar ve cemaatler bu sosyal psikolojik “Beni İsrail karakteristiğinin” çoğunlukla kölesi olurlar.

İslam coğrafyası olarak kabul gören bölgelerde de bu mantığın izlerine yoğun olarak rastlanmaktadır. Bu izler kendini takiyyecilik, sahteleşmiş tevazu ve şişkin bir kibir olarak kendini gösterdiği gibi bazen de büyük bir aymazlıkla açıkça yapılmaktadır.

“İnanıyorsanız en üstünü sizsiniz” gibi ayeti kerimeleri, bağlamından ve genel içindeki konumundan kopartarak olgunlaşmamış kişiliklerine narsist temel yapan zavallılara sıkça rastlanır.

Kur’an’ın ve sünnetin sıcak savaş terminolojisini bilgisizce ele alarak nedenselliğine, sosyal, psikolojik, hatta jeopolitik koşullarına bakmadan olur olmaz yer ve zamanlarda tedavüle sokanları, dinin modern dönemlere cevap güçlüğü çekmesinin en önemli enstrümanları olarak göze çarpar.

İslam’ın yaşandığı bölgelerde öyle Müslüman oluşumları var ki, sadece kendi yapısını, tarikatını, mezhebini, hareketini ve cemaatini “hak, gerçek” olarak görürler. Geri kalan çeşit çeşit toplumsal katmanlar hakikate ulaşamamış ve batıldırlar. Fısk, fücür, bağy, necaset ya da cahiliyet içinde yüzmektedirler.

O bedbaht, cahili, nankör, ortak koşan, nifakçı ve ahlak yoksunu büyük kitle “emri bil maruf ve nehyi anil münker” (iyiliği emredip kötülükten sakındırılacak insanlar) hükmüne muhataptır.

Hidayete ulaşmaları için tebliği elden bırakmamalıdır.

Bunlardan bazıları kendi aralarında özel bir terminoloji geliştirmişlerdir. Birbirlerinden bahsederken “Müslümanlar” şeklinde tanımlamalara başvururlar. Geri kalanları ne olduğu ise genellikle gündeme gelmez. Bunlardan kasıt ya kendi grubudur, ya kendi hareketidir ya da kendi cemaatidir. Bu ayrıştırmaya kimin karar verdiği de araştırmaya gerek olmayacak kadar teferruat bir konudur.

Söz konusu tipolojiler, bu davranışın toplumu nasıl kamplara böldüğünü zerre kadar önemsenmeden hayatlarını sürdürürler.

Bu tür oluşumlara göre toplum müşrik bir toplumdur. Bu paradoksal zihin sapması hazıra alışmış kolaycı akılları tarafından ciddiye alınmaz.

Toplumu yüzyıllar öncesinde yaşanan ortamlarla özdeşleştirerek “fıkhı” kilitleyenler, dini temel kavramları günümüze çekip her şeye genelleyenler, karmaşık toplumsal ilişkileri ‘kutsal’ argümanın etrafında çözümlemeye çalışanlar; siyasal, sosyal hatta uluslararası ilişkileri dinin dilemmatik metodolojisine hapsedenler, bugünün Türkiye’sinin problemlerinden biridir.

Bunlara göre İslam da Müslümanlık da din de iman da Allah da peygamber de adeta sadece kendilerinindir. Dinci, Allahçı ve Muhammedçi bir tavrı dış dünyaya yansıtırlar.

Bu tarz yapıların, insanların kalplerinin, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e ve Allah katındaki tek din olan İslam’a ısınmasına mani oldukları ve dini daha fazla yaşamlarından uzaklaştırmalarına sebep oldukları artık aşikâr.

Kendilerinden başkası bu kutsallara da sahip çıkamaz. Hakkında fikir yürütemez. Bu anlamda ki terminolojiyi ağızlarına bile almamalıdırlar.

İslami değerlerin tapusu kendilerindeymiş gibi davranırlar. Oysa İslam dünyasında değişik toplumlarda farklı gruplara “dinin sahibi” olduklarına dair sertifika, patent ya da temsil hakkı veren, tanrı tarafından atanmış, meşru bir kurum yoktur.

Ancak onlar jest ve mimikleriyle, eda ve üsluplarıyla, yaklaşım ve imalarıyla bu hakların tartışmasız sahibi olduklarında kuşku duymamaktadırlar.

Kur’an’ın en güçlü reddedişlerinden biri olan “Ben-i İsrail karakteristiğini” taklit ettiklerinin farkında değiller.

Yahudiler için yukarıda kurduğumuz cümleyi dönüştürerek ifade etmenin tam zamanı; Müslüman dünyada kurumsallaşan ve kutsallaşan ötekileştirici, aşağılayıcı, zavallılaştırıcı mantık, aslında günümüzde de İslam coğrafyasının en büyük açmazlarından biridir. Bunun sosyo – psikolojik bir aşağılık kompleksinin de habercisi olduğunu konumuz dışına bırakıyoruz.

Söz konusu bağnaz bakışın izlerini, modern toplumun demokratik, liberal nimetlerinden sonuna kadar yararlanan muhafazakâr ve dindar oluşumlarda da görüyoruz.

Ak Parti iktidarının bu soğuk savaş döneminden kalma köhne mantığı formatlayarak iktidara taşıdığına tanık oluyoruz. Ak Parti, iktidarda ve güçlü olmasına rağmen “biz ve ötekiler” ayrışmasını son limitine kadar kullanıyor.

Toplum içinde birlikte yaşadığımız insanları aşağılayarak yaptıkları politika kendilerini “küçültür”. İkiyüzlü bir şekilde; özgürlüklerin, sosyal ve siyasal hakların verilmesi konusunu gündeme getiren yeni Türkiye’nin burjuva oligarşisinin gizli ajandalarında yakışıksız bir şekilde; “onlar Alevi, onlar Laik, onlar Kürt, onlar Solcu, onlar Ermeni” şeklinde politik, propagandif söylem ve eylemlerin bulunması düşündürücü.

Türkiye’deki kapalı cemaatlerin de son yıllarda demokratik ve liberal ekonomik sistemin iliklerindeki yerlerini almalarına / kapmalarına rağmen bu “kapalı dönem doktrinasyonunu”, “sıcak zamanlar şiarlarını”, “soğuk savaş müdafaa araçlarını” ve bunların söylemlerini olduğu gibi sosyal ilişkiler alanına taşımaları bir garabettir.

Özeleştiri yapma gibi geleneği olmayan “ukala” Müslüman toplulukların bu tutumlarının, hitap ettikleri insanları sağlıksız psikolojilere ittiğin
i bilmeleri bir şey değiştirir mi dersiniz?

“İsrailoğullarının karakteristiğini” adeta insanların gözlerinin içine sokarak yaşayan fanatik Müslüman oluşumlar sosyal, siyasal ve ekonomik olayları bahane ederek kendilerini topluma göstermeye çalışıyorlar.

Allahın adını kullanarak, Kuran’daki ayetleri sorumsuzca dile getirerek kendi politik duruşlarına meşruiyet zemini kazandırıyorlar.

Kişisel gelişmemişliklerini, toplumsal düzlemdeki geriliklerini ve tutunamamışlıklarını provokatif bir çatışma ortamında gizlemeye çalışıyorlar.

Yoksa elinden ve dilinden “emin” olunması gerekenler neden durup dururken etraflarındakilere ateş püskürsünler!

“İnciterek ve başa kakarak yaptığınız iyilikleri boşa çıkarmayın” (2/254) öğretisini okuyanlar neden dinlerini başa kaksınlar ve insanları incitmek için birbirleriyle yarışsınlar!

İyi bir senaryo yazarı olan ve kişiliğiyle çevresinde sevilen Meral Okay’ın vefatı Müslümanlığı kendine referans alan bazı gruplar ve kişiler arasında işte böyle bir ‘Beni İsrail karakteristiğinin” kendini ele vermesine neden oldu.

Uzun zamandır akciğer kanseri tedavisi gören Okay’ın ölümünün hemen ardından bazı gazetelerin sürmanşetten verdiği; “İşte o kadın, camiye mi gidecek fırına mı?” haberiyle kendi kutsal değerlerinden, toplumlarının örf ve adetlerinden ve sıradan insani etikten kopmuş olmaları sadece kendilerini bağlar.

Ayrıca Din Günü’nün, Ahiret’in ve cennetin ve cehennemin tek karar vericisi sadece Allah’tır.

Meral Okay bize ait bir değerdir, bizimdir.

Henüz cenazesi kalkmadan arkasından onu, ailesini ve sevenlerini “incitecek” sözler söyleyenler, bu davranışlarıyla kendilerini peygamberimizin güzel ahlakına değil “İsrailoğulları karakterine” biraz daha yaklaştırdılar.

Mağrurluğa bakın ki, Allah’ın seçilmiş kulları gibi onun dinini ondan daha fazla savunma içgüdüsüyle hareket edenler, yaptıkları tahribatın farkında bile değiller.

İslami değerler, iktidarın İslam doktrinasyonunu kullanmadaki hoyratlığı ve yandaşlarının dini bağnazlığı arasında ezilecek kadar sahipsiz değil.

Toplum, kişisel menfaatlerine, tutucu çevrelerine şirin görünmeye ve bir reel dinamiğin sözcülüğünü yapmaya bu kadar hevesli olan oluşumların yapaylığını görmeyecek kadar kör değil.

Bu toplumun tüm renkleri bize ait bir değerdir, bizimdir.

Ölçümüz şudur; dış güçler ve iç oluşumları tarafından “parayla” satın alınmamış, cana ve kamu hakkına kastetmemiş ve bu nedenle hain olmayan bütün renkler; Ülkücüler, Solcular, Aleviler, Ermeniler, dağdaki Kürt çocuklar, KCK sanıkları, düşünce suçundan içeride yatanlar, Sünniler, Caferiler, Türkçü ulusalcılar, Ateistler, Laikler, Kemalistler, Muhafazakârlar, Liberaller ve Dindarlar hep beraber biziz.

Bunlardan birine “yapılan saldırı” aslında hepimize yapılmıştır. Meral Okay’a yapılan da bu nedenle canımızı yakmıştır.

Hepimiz bu bakış açısını içselleştirdiğimizde nice güzelliklerin kapıda beklediğine tanık olacağız.

Not: Tevrat’tan yapılan alıntılar Dr. Jur. Hakkı Demirel’in tercüme ettiği İstanbul 2008 tarihli Tevrat baskısından alınmıştır.

omeraltass@gmail.com

Haber10

———————————-
Ömer Altaş
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI