Memleketimde Barış Yeşeriyor – (Yusuf Tosun)

0
141

“Memleket isterim Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.”

(Cahit Sıtkı TARANCI)

Bu sene iklimsel koşullardan değil, barış çağrılarından dolayı memleketime bahar erken geldi. Dağlardan, kırlardan, ovalardan önce; içimizde yer eden buzullar erimeye, sert, fırtınalı, ayazlı havalar yumuşamaya, çiçekler yeşerme sinyalleri vermeye başladı. Umarız bu baharda da çiçekler dona yakalanmaz, ağaçlar tomurcuklanmadan kurumaz, sular tekrar durulmadan buzullanmaz.

Tarihe kara bir leke olarak geçen ve bin yıl sürmesi beklenen 28 Şubat’ın bireyde ve toplumda açtığı yaralar üzerine değerlendirmelerin yapıldığı bir günde yüreklere bir cemre daha düştü. Bu sefer toplum yüreğine düşen barış cemresiydi. Otuz yıldır otuz binden fazla insanın hayatını kaybettiği kirli bir savaşın barış müjdesi yani.

Son iki yıldır konuşulan, tartışılan, kapalı kapılar ardında müzakeresi yapılan ama bir türlü deklare edilemeyen açıklama yapıldı ve taraflar tarihi bir mekânda bir araya gelip ortak bir açıklama ile son otuz yılın tarihi müjdesini verdiler. Açıklamayı Öcalan adına İmralı Heyeti ile Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan yaptı. Özetle; “silahlı mücadeleden demokratik mücadeleye geçiş” için PKK’ya silahları bırakın çağrısı yapıyordu Öcalan. Kongrede on maddenin görüşülmesini salık veriyordu. Sanırım en önemlisi onuncu ve son madde idi: “Demokratik hamleleri içselleştirme ve yeni bir anayasa” İlk izlenim; diğer maddelerin soyut ve genel olduğu hususu. Zamanla altlıkları ve arka niyetler ortaya çıkacaktır muhakkak.

Sonuç olarak nereye gelindi? Bu kadar insanın kanına girmeye değer miydi? Hani “bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş” gibi olmuyor mu? Otuz yıl sonra membaya ancak gelebiliyoruz. Büyük bir kayıp ve yıkım yaşadık bunca zaman. Kırk bin civarında can kaybının yanı sıra dört yüz bin civarında da göç yaşandı bölgede. Yetim çocuklar, yaslı anneler, dul kadınlar, işsiz gençler, ekonomik ve psikolojik problemler ise işin cabası.

Her şeye rağmen otuz yıl sonra da olsa silahların bırakılma çağrısı bir milattır bu savaşımda. Bu barış sürecinde elini taşın altına koymayı yeterli bulmayıp başını bile taşın altına koymayı göze alanların alnından öpmek lazım. Diyarbakır’da bölge insanıyla yapılan göz temasının bu süreçte rolü büyüktür. Dostça, kardeşçe ama içten sıkılan ellerin, yapılan duaların hürmetine toplum her geçen gün huzura daha yakın oluyor. Yüz yıldan fazladır darbelerden, faili meçhullerden, ekonomik darboğazlardan, kardeş kanı akıtılmasından… başını kaldıramayan ancak son on yıldır kendine gelme belirtileri gösteren zavallı halkım! Umutlu, mutlu, huzurlu bir gelecek için ne badirelerden geçmedi ki?

Millet olarak umudu canlı tuttuk ve hep canlı da tutmalıyız. Ama son dönmelerde ülkemde tarihi anlar yaşanıyor ve millet olarak bu şanlı yürüyüşe herkes ve her kesimin katkı sağlaması da boyunlarının borcudur. Özellikle de cemaat, sivil toplum kuruluşları ve aydınlar… Sadece kendi kuşağımız için değil, gelecek nesiller için, İslam dünyası için iyi şeyler yapmak ve yapılanlara destek olmak zorundayız. Çünkü bu topraklarda İslam mayası vardır ve gelecekle ilgili yapılacak yol haritalarında bu husus merkeze alınarak çözüm üretilmelidir. Bu süreçte önerilen diğer talepleri işin teknik kısmı olarak görmek lazım.

Çünkü İslam fıtratına uygun olmayan hiçbir çözüm kalıcı olamaz. Bu topraklarda Kürtler, Türkler, Çerkezler, Lazlar, Gürcüler, Ermeniler… yüzyıllarca hep kardeşçe huzur içinde yaşadılar ve yine yaşamak istiyorlar. Halkın sesine kulak vermek gerekir. Aslında normalleşme öteden beri halklar arasında yaşanıyor. Asıl sıkıntı, halklar üzerinden proje üretip savaşım verenlerde var. Oysa toplum fersah fersah onların önünde. İşin doğrusu normalleşen onlar. Biz zaten normal hal yaşıyoruz. Toplum onlardan daha olgun. Gerçekte bu savaşımın kazananı-kaybedeni de yok. Bütün kazanımlar halka aittir. Yani kazanan hepimiziz!

Bütün bu yaşanan barış gelişmelerinde kardeşlik hassasiyetiyle olaya yaklaşım sergileyen yüreklerin emekleri inkâr edilemez. Akil insanlar aracılığıyla bu sürecin halk üzerinden yürütülmesi artık barış ve huzurun tesis edilmesini kaçınılmaz kılmıştır. Yapılanlar Allah rızası kabilindendir ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Ama yetmez, devamının da gelmesi lazım. Bütün bu yaşananlar olağanüstü bir durum değil, sadece normalleşme!…

Unutmamak gerekir ki; bölgenin temel dinamiği İslamdır ve bu hassasiyetin yer almadığı hiçbir çözümün başarıya ulaşma şansı da yoktur. Her şeye rağmen geçmişte ve şimdilerde de yaşanan bütün olumsuzluklara karşın halkın tepkisi, yöneticilerin davranışlarından daha olgunca olmuştur. Halk bunca yaşanan badirelere rağmen sağduyuyu elden bırakmamıştır. Bu davranışın altında ise İslamla yoğrulan ahlak yatmaktadır hiç şüphesiz..

Bir özeleştiri yapmak gerekirse; öteden beri bölgenin en dinamik kesimi olması gereken Müslüman Cemaatler “kürt meselesinde” bu sınavı maalesef kaybettiler. Üniversitede okuduğumuz 1980-90’lı yıllarda bile bu durumu çok bariz bir şekilde yaşadık. Maalesef Müslüman Cemaatler durumun bu derece vahim sonuçlar doğurabileceklerini tahmin edemiyorlardı ve görenlere de tahammülleri olmadı. Doğudaki Kürt sorununu tartışıp çözüm üretmeye çalışan duyarlı Müslümanları hemen “Kürtçü Müslüman” yaftasıyla bir kenara ayırdılar. Doğuda yaşanan zulmü sırf ırkçı bir bakışla irdeleyenler ise sınavı kaybetti Marksist-Leninist tezgaha terk etti bölge halkını. İki ateş arasında bir derede… Devletin bölgedeki yanlış politikası ise tümden benzine ateşle yaklaşmak oldu. İki ateş arasına sıkışıp kaldı böylece bölge halkı. Neticede yaşanalar içler acısı bir manzara ortaya koydu. Tablo ortada!

Velhasıl bölgede söz konusu durum İslam esaslı huzur ve barış tesis etmek yerine cemaat taassubu fitnesiyle tohum henüz filiz vermeden donakaldı. Batıdaki Müslüman grup ve cemaatler ise mevzuya yeterli duyarlığı göstermedi. Olayı lokal bir problem olarak gördü hep ve ötekileştirmeyi yeğledi. Ve böylece hep ümmetin yetimleri olarak anıldı Kürtler.

Duyarlı yürekler tarafından yapılan bütün bu gayret ve çalışmalar boşa gitmedi şüphesiz. Siyaset bütün irili ufaklı bu İslami yapılanma ve çalışmaları da içine alacak bir dil geliştirdi ve aldı başını gitti. Bütün Müslüman Cemaatler ise 28 Şubat kasırgası ile dağılıp gittiler. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra ancak toprak altında sağlam kalan tohumlar yeniden neşv-ü nema buldu ve bugün sivil toplum kuruluşları adı altında faaliyetlerini sürdürüyorlar. Fakat geç kalınmış bir yeni başlangıçla… Umarız geçmişten ders almış vaziyette, kardeşlik hukuku çerçevesinde olur bu kıymetli faaliyetler. Yani hala tren kaçmış değil!

Geç kalınmış olsa da hayırlı bir adım daha atılıyor. Geçenlerde Anadolu Platformundan bir davet aldım: "Kürt Meselesine İslami Çözüm" başlıklı bir çalıştay… 7-8 Mart tarihlerinde Diyarbakır'da gerçekleşecek. Bölgedeki birçok Sivil Toplum Kuruluşu, Mollalar, Medreseler, Manevi mimarlar, Barış anneleri, yeni Türkiye’nin mimarı olan gençler ve Türkiye geneli üst çatı olan birçok Sivil Toplum Kuruluşunun desteğini alan bir sivil inisiyatiften bahsediliyordu bu davette. “Onbeş- yirmi sene önce nerelerdeydiniz be iki gözüm” diyesim geldi. Oysa Cahit Sıtkı Tarancı gibi “memleket isterken” bunca zaman Ahmet Arif’in deyişiyle “hasretinden prangalar eskittim.”

Yine de takdir ve teşekkürü hak ediyor bu girişim. Belki de ilk defa Kürt Meselesinde böylesi bir konseptte bir araya gelip tartışabilecekler İslami Cemaatler Ve Sivil Toplum Kuruluşları. Diyarbakır halkı başta olmak üzere duyarlı herkesi bu tarihi ana şahitlik etmeye davet ediyor ve bu girişimin hayırlara vesile olmasını diliyorum.

———————————-

Yusuf Tosun

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI