Mehmet Akif'i Rahmetle Anıyoruz

0
252

Vefatının 75. yıldönümünde Mehmet Akif’i rahmetle anarken hakkında yazılmış değerli birkaç yazıyı değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz

Açık Mektup: ‘Mehmet Akif’

Vefatının 75. yıldönümünde Akif’imizi rahmetle anarken, 2004 yılında o’na yazmış olduğum mektubumu yeniden okuyucuyla paylaşmak istedim… A.Özcan…


Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile…
Alem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse: Hep Makberde’dir
Müslümanlık bilmem amma, galiba göklerdedir!
İstemem dursun o payansız mefahir bir yana…
Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar!
Çok değil ancak! Necip evlada layık tek şiar.
Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa-kahraman eslafınız ?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi, bi- perva, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz ağlamazsan, bari gülmekten utan!
“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından taşmazdı bu gün sarhoş na’resi!

Davranın haykırmadan nakuus-i izmihlaliniz..
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira haliniz:
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın, zira gülünç olduk bütün bir aleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah intikam;
Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdadımızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa: İstikbalinizden korkulur, pek korkulur!

Mehmet Akif Ersoy

Muhterem Mehmet Akif Ersoy,

Evvela, samimi özürlerimi kabul etmenizi rica ediyorum. Mazeret değil ama, ne zaman size ‘cevap yazmak’ için elime kalemi alsam, kelimeler hep boğazımda düğümlendi. Nedenini tam olarak bilmiyorum, belki, onurlu hayatın ve aydınlık zihnini kendime yakın bulmama rağmen, küserek çekip gitmiş olmanı tasvip etmemekle acaba sana haksızlık mı yapıyorum diye, karar veremediğim içindir. Çünkü, diyebilirim ki, Sen’in şahsında bütün bir dindar-muhafazakar damar’ın yüzyıllık kaderini görüyorum. Öyle ya da böyle, seninle paradoksal bir ilişkim oldu her zaman.
Bilirsin, bizim konuşmalarımız, konuşabildiklerimizdir. Asıl duygu ve düşüncelerimizi hep saklarız. Söylediklerimiz söylemediklerimizin şifreleri ile doludur. Ama açık ve net konuşmayı sevmeyiz. O yüzden en iyi şairlerimiz en şifreli şiirlerin yazarlarıdır.
Müsaadenle, ben seninle açık konuşmayı deneyeceğim.

Akif Bey,
Diyalektiğin kuralıdır, yeni eskiden doğar ve onu tasfiye eder. Cumhuriyet kurulacaksa Osmanlı, M. Kemal yaşayacaksa Enver Paşa, Kemalizm egemen olacaksa İttihatçılık ‘ölecektir’.
1908’de İttihat Terakki cemiyetine, 1915’te Teşkilat- Mahsusa’ya üye olan, 1916-1921 arası aktif olarak Milli Mücadeleye katılan, yani büyük çöküşün bütün aşamalarını içerden yaşayan birisi olarak, 1923’te bu diyalektiği görememiş olduğunu sanmıyorum. Üstelik Lozan görüşmelerinin tamamlandığı, yani “yeni”nin, yenilen taraf olarak metazori benimseneceğinin anlaşıldığı bir dönemde, küserek ülkeyi terk etmiş olmanı bütün açıklığıyla analiz etmek gerekiyor.
1925’te ülkeyi terk ederken, bir arkadaşına, “arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum” diyorsun.

1923’te Meclisteki muhalif guruptan Ali Şükrü Bey‘in öldürülmesiyle başlayan “yeni düzenin yerleşimi” senin gibi birçok İttihatçı ve Teşkilat-ı Mahsusa kökenli insanı ürkütüyor. Üstelik sen Teşkilat’ın kurucu liderlerinden ve Enver Paşa’nın sağ kolu Kuşcubaşı Eşref Sencer‘in en yakın arkadaşısın. Yani, tıpkı 1925 ve 1926’daki İstiklal Mahkemelerinde yargılananların kimliğine, geçmişine, vatanseverliğine, hizmetlerine, ‘gözünün yaşına’ bakılmadığı gibi, senin de İstiklal Marşı şairi olmanın, keskin dönüşüm anlarında pek de ehemmiyeti olmadığı görülüyor. 1923-1926 arasında yeni düzen ve yeni kadrolara sadakat ve eski düzen ve kadroların biat etmeyenlerinin tasfiyesi, tek geçerli kural durumunda. Şimdi benim anlamadığım şu; Kuşcubaşı Eşref, Said Halim Paşa ailesi ve benzeri namlı İttihatçılar ile bu kadar yakın olup da, benim arkamda hafiye gezdiriyorlar, diye hayret etmeni ve üzülmeni nasıl yorumlamalıyız? Hayret etmen, siyaseti sevmeyen tabiatındaki saflığının, üzülmen ise dindarane ve şairane ruhundaki inceliğin mi ürünü? Yoksa, bu kadar iktidar oyununun tam ortasında durup da, sadece memlekete, amme hizmetine çalışan ve hiçbir oyunu görmeyen bir garip adanmışlığın timsali misin? Bu soruları senin 1925-1936 arası Mısır’a gönüllü sürgün gidişin ve suskunlaşmanın gerisindeki küskünlüğünden dolayı soruyorum. Neden ve kime küstün Akif Bey? Ne olacağını bekliyordun? Ne istiyordun? Savaştan sonra masaya oturan ve müzakereye katılanlar anlaşmaların gereğini yapar, bunu bilmiyor muydun? Ya masaya oturanlardan olacaktın, ya da onların “gereğini yapma”larına bu kadar hayret etmeyecektin. Sana sormak istediğim asıl soru, işte bu tutumuna yönelik. Masaya başkalarının oturmasına izin veren halet-i ruhiye nedir? Bugün dahi cevabı üzerinde düşünülmeyen ama her tasfiyeden sonra kendini dayatan soru budur. İktidar oyununa kenarından bulaşıp, ortasında olmamak? Siyaset yapıp siyasetin hiçbir kuralına ve donanımına sahip olmamak? Kavgaya girip kavga etmiyor gibi yapmak? Yenilince üzülmek? Kime ve neden yenildiğini dahi kavrayamamak?

Akif Bey, sizin bu tutumunuzun şahsında, bütün bir siyasi tarihimizin kaybedenlerini görüyorum. Lütfen alınmayın!
Acaba diyorum, o temiz ve içten dindarlığınızın da kaynağı olan fazla mütevazi ve iyi niyetli kişiliğiniz, bu politik yeteneksizliğin nedenlerinden biri olabilir mi? Bu kişiliğe dayalı olarak gelişen bir tür dindarlık, insan bünyesini daima sınırlar, sınırlamalar ve mecburiyetler içinde yaşamaya alıştırıyor galiba. Ancak, sınırları ve kuralları, ‘hedefe ulaşma hırsı’yla belirlenen politika sanatı bu inceliği tabii ki kaldırmıyor. Basit kuralları bile çiğneyince cezalandırılacağına ve cehennemde yanacağına inanan “korku”ya dayalı suçluluk psikozu, somut gerçeklerin ve acımasız gelişmelerin karşısında kıvraklık gerektiren manevraları yapamayacak bir hantallık ve ağırlık çökertiyor insanın üzerine! Bütün her şeyi Tanrı’yla birlikte algılayan, onunla açıklayan, onunla yaşayan insanlar, içinde Tanrı olmayan bir politik “oyun”da, ne yapacağını şaşıran, elleri ayakları birbirine dolaşan acemi figüran durumuna düşüyor, doğal olarak. Yani, acaba diyorum Akif Bey, sizin şahsınız da, bu tür dindarlıkla politik yeteneksizlik ilişkisi kurulabilir mi? Bilemiyorum, belki haksızlık ediyorum, ama şiirlerinizde dile getirdiğiniz Asım nesilleri yetiştirip, aydınlık günlere kavuşmak için, yani sizin hedeflerinize ulaşmak için, sizi eleştirerek aşmak gerektiğini düşünüyorum. İnşallah hatıranıza saygısızlık olarak anlamazsınız, çünkü ben tam tersine sizin gerçek hatıranıza nasıl sahip çıkılabileceğinin cevabını arıyorum.Ya da şöyle söyleyeyim; millet evlatlarının, bitmeyen ideolojik, etnik yada dini görünümlü oyunlarda figüran olmayı bırakıp muktedir bir siyasetin aktörleri olmalarının, sizlerin makus talihinizi yenmekle mümkün olduğuna inanıyorum.

Bunun dışında, emin olun ki, acılı, trajik ama onurlu yaşam öykünüz, daima bizim ve çocuklarımızın rehberi olacak. Bir dava sahibi olmak nedir, vatanseverlik nedir, kalemini satmamak, onurunu açlığa tercih etmek, özü sözü bir olmak, inançlarından, değerlerinden vazgeçmemek, doğru düşünmek, aydın fikirli bir mümin olmak, nedir? diye soranlara, hep sizi göstereceğiz.

“Akif” diyeceğiz, ona bakın, onu okuyun, onun mahzun mezarındaki çiçeğe su verin. O, bu milletin içinden çıkarmakla iftihar edeceği bir gerçek insandı, diyeceğiz.

Aydın‘ kimdir diye soranlara seni göstereceğiz; Bütün ömrü boyunca parasızlık çekmiş, İstiklal Marşı’nın parasını dahi almamış, zorla verilince bir hayır kurumuna bağışlamış olan “Akif”e bakın. Her esen rüzgara dönen, fikrini parasını verenlerden alan, kendi ülkesine dahi beşinci kol ağzıyla düşmanlık yapan, milletini aşağılayan, kimliğinden utanan, Tüccar-Aydın‘lardan olmayın, diyeceğiz.

‘Adam gibi adam’ kimdir diyenlere seni göstereceğiz. “Akif” gibi olun diyeceğiz. Hasta eşine ömrü boyunca hizmet eden Akif gibi olun, eşi için:

“Seni bir nura çıkarsam diye koştum, durdum
Ey, bütün dalgalı ömründe hayat arkadaşım
Dağ mıdır, karşı gelen taş mı hep aştım, lakin
Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!

diye şiirler yazan ‘Akif’ gibi olun,

İnançlarına ve değerlerine bağlılık nasıl olur? diyenlere seni göstereceğiz; Kuşcubaşı Eşref’in 1931’de sana yazdığı bir mektubunda, “Akif’ciğim, Kıbrıs’ta bir Rum komşum var, mübadele de Aydın’dan göçmüş. Geçenlerde İstanbul’a gitmiş. Dönüşünde bana, ‘sizin Türkler bize benzemeye karar vermişler. Madem bize benzeyeceklerdi bu kadar kan niye döküldü, bize bıraksalardı biz daha kolay yollarla onları kendimize benzetirdik’, dedi.” Şeklindeki satırlarını okuyunca hüngür hüngür ağlayan Akif’i göstereceğiz. Yazdığı Meal’i, dini deforme etme çabalarına alet olmaması için yaktıran,
“ilahi pek bunaldım, nerde nurun? Nerde güfranın?
Cehennem gezdirip dursunmu afakında hicranın?,
diyen Akif’i.

Vatanseverlik nedir, adanmışlık nasıl olur? diyenlere seni göstereceğiz; 1916’da Teşkilat-ı Mahsusa adına Şerif Hüseyin’e karşı İbn Reşit’i örgütlemek amacıyla Necid seyahatine çıkarken evine bırakması için teklif edilen parayı geri çeviren, “hayrına inandığımız bir hizmeti altınla vurarak öldürelim mi?, diyen Akif’i ; “iki gözüm Eşref’ciğim, bizler maddi manevi yapımızı kendi öz hislerimiz ve müsbeti, hayrı, doğruyu arayan hasbi duygularımızla inşaya çalışmıştık. Beşerde en ali hisde işte bu imiş: Cemiyete rağmen, kendi vicdanının ve hissi selimin istikametini bulup yürüyebilmek” diyen, Akif’i.

Bir ülkenin evlatlarına nankörlük etmesi nedir?, büyük bir devletin “küçük adam”ların eline düşmesi nasıldır?, diye soranlara senin cenaze törenini göstereceğiz, Akif Bey?
27 Aralık 1936’da hastalıktan maada vatanında geçirdiğin son günlerinde dahi evinin gözetlenmesini, vefatından sonra resmi makamların hiçbirşey yapmadığı gibi, cenazene sahip çıkan, Kabe örtüsü ve bayrağa sarılı tabutunu eller üstünde Edirnekapı’ya taşıyan üniversiteli “Asım”ların teker teker tespit edilip okul idarelerince azarlanmasını göstereceğiz. Yoksulluğunu bile bile, üstelik Meclis’de Mebusluk yapmış olmana rağmen sana maaş bağlanmamış olmasını, herhangi bir iş dahi verilmemiş olmasını göstereceğiz. Sen Milli Mücadele’de, M. Kemal’in emriyle Burdur, Kastamonu, Konya, Afyon, Eskişehirlerde dolaşıp hutbelerle halkı mücadeleye çağırırken ortalıkta görünmeyen, tanınmayan kişilerin 1923’lerde yeni düzenin sahibi imiş gibi Ankara’dayken seni azarlayıp, “küsmene” neden olan ‘Akif, devir değişti, artık Ankara’da senin gibilerede, arap yavelerinede yer yok‘ diyen o alçakça tavırlarını göstereceğiz.

Bir insanın anlaşılamaması yada yanlış anlaşılması nasıl olur? diye soranlara, senin Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi akıl ve yenilenmeye vurgu yapan müslüman aydınları örnek almanı hazmedemeyen tam anlamıyla “mürteci” muhafazakarları göstereceğiz. “Safahat”ını basıp da, önsözünde seni senden kayırmaya kalkan, “o İttihatçı değildi” diyerek, kafasındaki “sağcı” İttihatçı düşmanlığı sayıklamalarından güya Akif’i beri tutmaya çalışan o müzmin “sağcı”ları göstereceğiz. Eşref Edip’le çıkardığınız Sebilürreşat ve Sırat-ı Müstakim gazetelerinin İttihat Terakki’nin İslamcı kanadının yayın organı olduğunu ‘kavrayamayan’ sözde İslamcıları göstereceğiz.

Bir milletin İstiklal Marşı’nın şairine nasıl haksızlık edilebilir?, diyenlere seni göstereceğiz;
Darbe günlerinde zindanlarda dipçik zoruyla, okullarda eziyet olarak İstiklal Marşı okutulmasını, içeriği ve anlamından kopartılmış eski kelimelerden ibaret resmi bir seramoniye indirgenmesini, İstiklal ruhunu hazmedemeyen ama İstiklal’in nimetlerinden de vazgeçemeyenlerin Onuncu Yıl Marşı’nı sana karşı kullanmalarını göstereceğiz.

Seni hep seveceğiz ve seni çocuklarımıza da öğreteceğiz, Akif Bey.
İşte bu yüzden “seni” eleştirmenin ve içererek aşmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü sen, hiç de aynı yerde durmadığın ve sonradan çıkma bir garip sağcı-dindarlığın, hep kaybetmek ve kazananları muktedir kılmak üzerine kurulu kof siyasetinin malzemesi yapıldın. Muhalifliği kader olarak benimseyen, kazansa da kaybetmiş sayılan, suçluluk ve gayri meşruluk psikolojisini üzerinden atamayan, çekinik ve utangaç bir kişilikle, ürkek ve aşağıdan bakan bir ruhla, ikiyüzlü bir dille varolmaya çalışan bu “badem bıyıklı“ların elinden seni kurtarmak boynumuzun borcu.

Senin küserek terkettiğin yerden, yapmadan yapamadan bıraktığın yerden alıp ilhamı, asrın idrakine konuşturmakta boynumuzun borcu…

Birde o Ankara’da, seni azarlamış olanların torunlarını görmekte borcumuz.

Sana borcumuz çok, anlayacağın. Sakın o merhametli yanınla, alacaklarını silme… ne olur, bu konuda “şahin”ol. öfkeni esirgeme…

Ve Biz, senin eksikliğini ve eksikliklerini telafi etmeden hakkını bu ülkeye, bu millete, Biz’e helal etme, ne olursun Akif Bey...!

Ellerinden öper; seni Hüda’nın birliğine emanet ederim, rahmetle kal!

Kaynaklar:Safahat, M.Akif Ersoy, E. Düzdağ, İst. 1992
Tarih sohbetleri,1,2,3,Cemal Kutay, İst. 1967

Açık Mektuplar, Ahmet Özcan, Yarın yay. İst.2010

Mehmet akif: bir inanç abidesi, bir büyük mütefekkir!…

“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım

Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım”

M.Akif ERSOY

Büyük mütefekkir, aksiyon adamı, hafız, milletin vekili, Kur’an tercümanı, Ku’ran şairi…

Bir başka dünyanın insanı. Zamanın havsalasının çok ötesinde bir hayat. Günümüzün hedonist, bencil, bireyci dilinin ve anlam dünyasının anlamakta zorluk çektiği, anlayamadığı cins bir kafa. Bir seçkin insan. Bir seçilmiş…

Mehmet Akif. Modern lisanın fersah fersah ötesinde bir adam. Üzerinde konuşmaya başlarken kelamın utandığı, kelimelerin anlatmaya mecalsiz kaldığı; yazının sınırlarına sığmayan uçsuz bucaksız, baştan ayağa bir Ademoğlu. Ademin sonsuz iklimi. Adanmışlığın, fedakarlığın, vefanın uç beyi.

“Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak” için bir ömür boyu çırpınan; koca çınarın kuruyuşunu, yıkılışını iliklerine kadar hisseden ve yaşayan gerçek vatansever. Uğrunda ömrünü harab edecek derecede vatanını seven…

Gerçek bir kahraman. Bütün nümayişlerin ötesinde… Her türlü süsten, gösterişten, gürültüden alabildiğine uzak. Bütün gerçek kahramanların hikayesi trajiktir aslında. Akif’in hikayesi de…

1873’de bir kış günü Payitaht’ta doğmuş Akif. Koca İmparatorluk karlı kışını yaşarken. Karla kaplanırken bir milletin kaderi. Akif doğuyor, sonrasızca bir kışta konaklamaya mahkum olmuşken Devlet-i Ali Osmaniye.

Korkuyla cesaretin, karamsarlıkla umudun, teslim olmayla direnmenin, çözülüşle yeniden toparlanmanın birbirine karıştığı, birbirinden ayrıldığı dönemlerdir bu dönemler. İşte böyle bir dönemde doğuyor Akif.

Sezai KARAKOÇ: “Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih: Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk” olarak tanımlamaktadır büyük şairi. İlk terbiyesini annesinden, eğitimini babasından; hayata dair pratik bilgileri ise doğduğu yer İstanbul’un içinde bir İstanbul olan Fatih semtinden alacaktır. Bir inanç ikliminin temiz ve saf havasını bütün iliklerine kadar soluyacaktır.

Herkes gibi, herkesten farklı bir eğitim hayatı, başarılı bir çalışma hayatı, şiirle yakınlaşma, şiirle ünsiyet bağı kurma. Sonrasında her namuslu vatan evladının yaptığı gibi bir yangın yerine dönmüş memleketin kurtuluşu için inanılmaz mücadele, gayret, ceht…

Yokluklar, yoksulluklar içinde dik bir duruş. Vakarından, samimiyetinden zerre kadar ödün vermemek. Baştan ayağa namus. Namuslu olmanın ete kemiğe bürünmüşlüğü.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üyelik. Sırat-ı Müstakim ve Sebil’ür-Reşat dergilerinde baş yazarlık. Vicdanın, vatan severliğin, İslam’ın gür sesi olmak. Hiçbir karşılık gözetmeksizin ter dökmek. Yol açmak, yol olmak. Aklını, ruhunu, beynini, yüreğini bir ideal uğruna ortaya koymak, çok beklediğimiz ama bir daha hiç gelmeyecek olan bir ideal adamı. Adanmışlığın remzi.

1915’de Teşkilat-ı Mahsusa üyeliği. Enver’in ve yakın arkadaşı Kuşçubaşı Eşref’in yanında omuz omuza bir savaşım. Bir ölüm kalım kavgasında en ön saflarda, bütün cephelerde kıyasıya mücadele. Akif; kanını, canını, olmayan malını mülkünü istiklal ruhuna adayan büyük adanmış.

Şeyhülislam’a bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti’nde başkatiplik. Anadolu’da ateşlenen istiklal ateşine gönülden bağlılık. Balıkesir’de coşkun bir hutbe. Ateşli vaazlar. Nitekim Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti’nden azlediliş ve Milli Mücadeleye katılma.

Milli Mücadele’nin şairi, gezgini, hatibi, gazetecisi, siyasetçisi. I.Meclis’te Burdur Mebusu. Türkiye Cumhuriyeti’nin milli marşını yazan irade.

Evet. Akif bir devletin yıkılışından yeni bir cumhuriyetin kuruluşuna kadar ki bütün süreçlerde en önde yer almış olan biri. Kaynağın başında duran…

Osmanlı’nın külleri arasından doğan ve harcında Akif’in alın teri, gözyaşı, kanı, canı olan Cumhuriyet her nedense Akif ve arkadaşlarını, İttihatçıları, Teşkilat-ı Mahsusa kökenlileri birer birer tasfiye hareketine girişti. Tek gayeleri, gayretleri vatanı salim bir limana yanaştırmak olan namuslu ve saf adamlar siyasetin ve iktidarın kirli dünyasında kendilerine yer bulamayarak meydanı siyaset simsarlarının eline bıraktılar. İstiklal Marşı’nı yazmış olmak bile Akif’in peşine ajanlar taktırılıp takip edilmesini engelleyemedi. Evet yeni Cumhuriyet kendi adamlarının peşlerinde hafiyeler gezdirerek onları derinden yaraladı. Her zaman ki gibi siyasetin kirli tezgahı bir kez daha iyilerin iyilikleri ve saflıklarından dolayı kendini tekrar sahneye çıkardı.

Bir memleketin namusu, vicdanı ve derin hafızası olan nice adamlar imamesi kopmuş tespih taneleri gibi oraya buraya saçıldılar. Gidenler gitti… Kalanlar derin bir hüsrana gark eyledi Osmanlı Bakiye’sini. Yürek burkan, acıtan bir serüven kaldı kala kala.

Asıl iş Akif ve onun gibi gerçek vatanseverlerin tasfiyesiyle başladı aslında. Yada Akif’in ve arkadaşlarının olan biten karşısındaki suskunluklarından. Coğrafyamızın kaderi bir kez daha kendini tekrar eyledi. Asıl mücadele edenlerin mücadele bittiğinde kaybolup gitmeleri… Dönmelerin, döneklerin, kılıç artıklarının, savaş kaçaklarının iş başına gelip memleketin kaderini belirlemeleri… Olan biten bu aslında.

Bütün gerçek kahramanların hikayesi trajiktir demiştik. Akif’in hikayesi daha da trajiktir. Onun bütün hayatı ve eserleri resmi ideoloji tarafından dezenformasyona uğratılarak piyasaya sürülmüştür. Kendisi milliyetçi olmamasına hatta milliyetçiliğin zehirli oklarının açtığı yarayı bizzat görmüş olmasına rağmen resmi ideoloji tarafından sınırları emperyalistlerce belirlenmiş bir vatanın şairi haline getirilmiştir. Vatan şairi denirken Osmanlı Bakiyesi bu vatan kavramının dışına atılmıştır. Bir milletin bağımsızlık sembolü olarak kaleme aldığı İstiklal Marşı bu milletin evlatlarına hapishanelerde işkence aleti olarak kullanılmıştır. Darbecilerin, milletin kanına girenlerin silah zoruyla millete ezberlettikleri bir ritüel haline getirilmiştir. Bağımsızlık ve istiklal ruhundan yoksun ruhsuzlar Akif’in mirasını paramparça etmişler.

Yeni sistemin, resmi ideolojinin gazabından payını yalnız Akif almamıştır. Ailesi de bu gazaptan payına düşeni almıştır. Hem de fazlasıyla… Mısır’a sürgün edilmiş, cebinde beş parasız günlerce dolaşmıştır. Aynı şekilde çocukları da büyük fakru zaruret içinde yaşam sürmüşlerdir. Bugün ki siyasilerin yedi ceddinin zengin olmasının aksine Akif’in oğlu bir çöplükte ölü olarak bulunmuş. Kızı ise kendine tahsis edilen bir gecekonduda çilesini doldurmuştur.

Ne hazin resmi ideoloji Akif’i ve hayat hikayesini hiç sevmedi ama onun eserlerini, mirasını dibine kadar kullandı. Hem de hiç yüzü kızarmadan.

Akif’i anlatmak cüreti. Kelimelerin anlamını yitirdiği, anlatılmak istenilenin boğazda düğümlendiği bir zorluktur.

O şarlatanlara, düşünce simsarlarına, ideoloji rantçılarına en büyük cevabı dosdoğru yaşantısıyla vermiştir. Eza çeken, acı çeken, sıkıntı çeken bir Beni Adem. Kara kışların adamı. Kışta gelen. Avuçlarında baharın müjdesini saklayan. Kara kışlarda baharlar müjdeleyen namusun ve vicdanın gür sesi. Hakkın gür sedası.

Hayat hikayesini her duyduğumuzda boğazımız düğümlenen, yumruğumuz sıkılan büyük mazlum. Hz. Fahrikainat gibi, Ali gibi, Ebu Zer gibi, Huseyn gibi, İmam-ı Azam gibi mazlumların yolunu yol eyleyen, mazlumların sığınağı olan mazlum.

Akif’in resmi ideoloji ve onun taraftarlarıyla arası hiç iyi olmamıştır. Yeni düzen kurucular O’nun varlığından hep rahatsız olmuşlardır. Çünkü o hiç eğilip bükülmemiş. Makam mansıp kavgasına girerek inandığı hakikatlerden ödün vermemiştir. Doğaldır ki her şeyini döneklik üzerine kurmuş bir siyasal ortamda kabul görmeyecektir.

Akif’i anlayamamanın, mücadelesinin niteliği hakkında doğru bir fikre varılamayışının en büyük sebeplerinden biri belki de tek sebebi O’nu ülkemizde sağcıların ve muhafazakarların sahiplenmiş olmasıdır. Parasızlık içinde kıvranmasına rağmen yazdığı marşın parasını almayan Akif’e bugün düşüncesini rant haline getiren, her esen rüzgara göre yön değiştiren adamlar sahip çıkmakta. Mirası sağcı muhafazakar yağmacılar tarafından yağmalanmakta. Her şeyi tüketen ve her şeye rant gözüyle bakan bunlar Akif’i rantlarının nesnesi kılmaktalar. Zalimlerle her dem işbirliği içinde olan, zulme duyarsız kalan bu kesimler Akif’i nasıl anlayabilir ki?

“Âkif büyük şair, inanmış adam” diye söylüyordu Nazım Hikmet Akif için. Akif de şöyle söylüyor aşağıdaki şiirinde:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı,hatta boğarım!…

-Boğamazsın ki!

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…

İrticanın şu sizin lehçede ma’nası bu mu?

Muaz Ergü / Haber10.com

 

İstiklal Marşı’nın vatan cüda şairi

Milli Mücadele’de Âkif, halkı birliğe ve savaşa çağırmak için İstanbul’un büyük camilerinde vaazlar verir. Cephelerde ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde aynı misyonu yüklenir. İstiklâl Marşı kabul edilir ama İkinci Meclis’te aday bile gösterilmez. Âkif’in görevi bitmiştir, yeni kurulacak devlette ona ve fikirlerine ihtiyaç yoktur. Kırgındır Âkif. Gönlü o kadar kırıktır ki, gönüllü sürgünü seçmiştir.

İstiklal Marşı’nın yazılış hikâyesi çok geniş bir biçimde merhum âlimlerimizden Hasan Basri Çantay’ın Akifname isimli kitabında uzun uzun anlatılmış, bir ibret vesikası olarak tarihe emanet edilmiştir. Ne var ki, yıllardan beri bu marşın yazılışıyla alakalı bir anektod dilden dile anlatıla gelmektedir. Akif’i anlamak için bu anektod bile kâfidir ama ne çare ki, İstiklal Marşı’nı yazmasını talep eden irade bile onu anlamamıştır.

İstiklal Marşı şairimiz, milli mücadelenin camilerde yükselen, milletimizin manevi dinamiklerini canlı tutan ve harekete geçiren mev’izelerin sesi, meb